Yıkmak ve Yeniden Yapmak Üzerine…

Yıkarak Yok Etme Eylemi Neye İşaret Eder?

 

İki akademisyenin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Mimarî Restorasyon Programı Bölüm Başkanı Doç. Dr. Esma İgüs ile Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulu Mimarî Restorasyon Bölümü uzmanlarından Hayriye İsmailoğlu’nun birlikte kaleme aldıkları bir çalışma var; “Osmanlı Kenti İstanbul’u Yıkmak ve Yeniden Yapmak Paradoksu: Menderes Yıkımları”(*) başlıklı çalışmanın giriş bölümünde yer alan “yıkım olgusu”nun yol açtığı duruma ilişkin şu ifade pek can alıcı: 

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Ne O, Ağlıyor musun?

İstanbul’a Bakınca…

 

İlgi çekici, ilgi çekiciliği kadar da zengin bir yer (hesap, alan) var Facebook’ta (FB): Eski İstanbullular İstanbul’un Nostaljik Güzel Fotoğrafları.(1) Bir de, bu hesaba benzeyen –belki de iç içedirler– “Eski Zamanlarda İstanbul’un En Güzel Fotoğrafları ve Resimleri” adlı bir alan da yer alıyor FB’de.(2) Buralarda insanlar, –tabii, çoğu İstanbullu olmalı, –gerçi, saf, yani, katışıksız, halis, has, atadan gelme, doğup büyüme İstanbullu pek var mıdır, bilemem, sözün gelişi işte… Hoş, herkes İstanbullu ya bu devirde– yeni yeni görseller koyarak, var olanlar dolayısıyla da anılarından söz ederek, düşüncelerini dile getirerek katkılarda bulunuyorlar… İkisi de gezilmeye değer yerler; tavsiye ederim. 

Bu vesileyle, günden güne elden kayıp giden tek şehrimizin İstanbul olmadığı gerçeği bir kere daha içimizi yakıyordur. Şiddetle… Gerçi, araştırsak yukarıda sözünü ettiğim alanlara benzeyen daha niceleri vardır; olmalı da… Ama ya yaygın değiller ya da pek o gözle bakmıyoruz, o yüzden de görmüyoruz, bilmiyoruz; kendi hesabıma bu böyle… Evet, Genelağ’da (Internet), şehirler için açılmış olsun, kasabalar ya da küçük yerler için, birçok tanıtım alanı var. Ancak bunlar, kamusal yönetim birimlerinin (valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler vb.) eliyle kurulan ve işletilmekte olan alanlar. Hemen hepsi de o kuruluşça verilen hizmete, turizme yönelik şeyler. Hiçbirinde de insanların, en azından o yer hemşerilerinin etkileşimli katılımları sağlanmış değil. 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

‘Lozan’ Kahvehaneye Düşerse…

Bir Teşbihin Teşrihi

  

“Kahve Yemen’den gelir.” Bu türkülerde böyle de, konu bu değil. Konu, kahvede geğirerek tespih çekmek’… Söz, Prof. İlber Ortaylı’ya ait. ‘Kahve’den kastı ‘kahvehane’. Bugün kahvehanelerin yerini Avrupaîleri aldı ama yine de çok yerde erkek milletinin devam ettiği gözde ‘vakit öldürme’ mekânları buralar. ‘Kahvehane kültürü’[1] mü?… 

Kahvehaneye vaktiyle ‘kıraathane’ de denirdi; yani, ‘okumaevleri’. Biri yüksek sesle gazete okuyor, insanlar onun çevresinde halkalanmış, dikkatle dinliyorlar… (Bir parantez: Ben yetiştim o günlere; Tokat’taki kahvehanelerin ikisi çok ünlüydü: biri ‘Yüksek Kahve’, öbürü de ‘Büyük Kahve’ dediğimiz kahveler. Yüksek Kahve, Saat Kulesi’nin yakınında, Yeşilırmak Çayı’nın kıyısındaydı; merdivenle iki kat çıkılan bir yer… Büyük Kahve de, şehrin merkezinde, bir yanı Atatürk Meydanı’na [adı, ‘Cumhuriyet Meydanı’ da olabilir; Atatürk heykelinin olduğu alan], bir yanı da şehrin ana cadddesi olan Behzat Caddesine bakan, adı üstünde çok büyük bir salondu. Bir keresinde Zati Sungur gelmişti de, bütün Tokat oradaydı. Gösterisini orada yapmıştı üstat; demek, şehirdeki en büyük kapalı yer orasıymış…) Sonraları, o gazete okuyanın yerini radyolar aldı ve insanlar onun da çevresinde halkalandılar. Cihan harbi yılları… Öğlen ajansı, akşam ajansı; ‘acans haberleri’… Ve ne olduysa memlekette, zaten bu II. Dünya Harbi’nden sonra olmadı mı? NATO’dan BOP’a giden yolun döşenişini de biz kahvehanelerde ‘izledik’. 

*    *    *

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Improve the web with Nofollow Reciprocity.