Kankalılar Arasında

 

Bir Kankasız Âdem

 

 

Benim kankam yok. Olamazdı da… İki lafın başında bu sözü edenler bana hep itici geldiklerinden, bu bir… Bu yüzden öğrenmeye de heveslenmedim; yalnzca, olsa olsa kan kardeşi demeye geliyordur, diye bir düşünce vardı kafamda, o kadar. Bu düşünce bile uzak durmama yeterdi o şeye, bu da iki… Yani, kan kardeşim de olmadı. Bunu da açıklayayım: pek çok kimsenin okumuş olduğunu sanırım, Ömer Seyfettin’in Ant adlı bir öyküsü vardır, -ilkokulun ortalarındayken okumuştum- işte bu öyküdeki anlatıcınının yerinde olmak hiç istemediğimden kan kardeşim olmadı… Öyküde, anlatıcının kan kardeşi Mıstık, kendilerine saldıran kuduz köpekten kan kardeşini korumak için onun önüne geçer, aldığı ısırıklar sonucunda da o kötü sonla karşılaşır. Ant, şu tümcelerle son bulmakta*:

“Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da çocukluğumu hatırlatır. Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve hep, farkında olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm.”

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Improve the web with Nofollow Reciprocity.