Siyasetin Hâlleri

Ve Düşünceler ve Teoriler…

  

Kim ne kadar yakınırsa yakınsın ve hor bakarsa baksın, çoktandır hayatımızda ‘medya’ denen şey de var; basın-yayın… Eskiden bizde, olayları (hadiseleri, vakaları) kaydetmek için bir devlet görevlisi olarak vakanüvisler varmış, şimdi medya var; toplumun tarihi buraya bakılarak yazılacak.

‘Gelecek zaman’ kipiyle ‘yazılacak’ dedim; ama aslında tarih günü gününe yazılıyor; taze taze… Medya sayesinde işler kolaylaştı artık. Buna bir de ‘sosyal medya’yı ekleyin, tarihe geçmekten kurtuluş yok. Resmî tarih de tarih oldu hâliyle… Bu durumda, ağzından çıkanı kulağın duyacak. 

*

Vaziyet bu durumdayken bir ‘hadise’ vuku buldu: siyasetin muhalefet kanadından beklenmedik bir ses yükseldi. Bu, MHP Genel Başkanı’nın sesiydi, ve bunun üzerine kafamda, “Bahçeli neden öyle kükredi? Oysa, dikensiz gül bahçesinde gibiydiler; ‘al gülüm – ver gülüm’ gidiyorlardı” diye bir soru belirdi. Tarih, bu ayın 1’iydi. 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Uğur Dündar Televizyon Haberciliğine Dönüyormuş

Umarım, Vaktiyle Star’da Uygulamış Olduğu Gürültülü Patırtılı Yöntemi Yeni İşine Taşımaz

 

 

2009’un Aralığında genelağdaki alanım İlgilik’te bir yazı yayımlamıştım: “TV Haberciliğimizde Son Buluş – Milletin Kafasına Vura Vura”.* Gazeteci-televizyoncu Uğur Dündar’ın o tarihlerde çalışmakta olduğu Star televizyonunda yapmakta olduğu “Uğur Dündar’la Star Haber” izlencesinden yakınmalarımı da dile getirmiştim o yazıda. Star, bu izlencenin tanıtımını, bozuk bir anlatım olan “40 yılı aşkın meslek hayatına 2000 ödül sığdıran ve gerek habercilikte, gerek soruşturmacı gazetecilikte marka olan Uğur Dündar, kuvvetli haber kadrosu ile en güvenilir Ana Haber olmaya devam ediyor” sözleriyle yapmaktaydı.

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Beyhude Didiklemeler

Ey Muhalifler, Ne Diyeyim Size…

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 17’nci Akdeniz Oyunları’nın açılış törenindeki konuşmasında Akdeniz’in adına ilişkin yaptığı açıklamada “Akdeniz, ‘Beyaz Deniz’, yani ‘White See’ olarak adlandırılır”* dedi ya, muhaliflere gün doğdu.

 

Bir gazetenin** bu konuşmanın haberine attığı başlık, bu konuda yüce medyamıza hâkim olan genel algıyı görüp anlamak için yeterli:

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Şu ‘Medya’ Dediğin…

Hep Başa Bela Bir Güç

 

 

‘Medya’ lafını sevmem de kullanmam da… ‘Basın-yayın’ tanımlaması neyime yetmez… ‘Gazete-dergi-radyo-televizyon’ dörtlüsünden söz edeceksem ‘basın-yayın’dan daha uygununu bulamam. Yerine göre, kullanım bağlamına göre ‘iletişim ortamı’, ‘iletişim araçları’ sözlerini de kullandığım olur.

 

Bugün basın-yayın dendi mi, ilk akla gelen, elimizle tuttuğumuz gazeteler ile dergiler… Günü geçince kaldırıp attığımız gazeteler ile bazılarımızın evin bir kuytu yerinde biriktirdiği –bazen yer kapladığından bazen de içindeki zararlı (!) şeylerden ötürü başa bela olan– dergiler… Eskiden “Eski gazeteler alıyorum” diye dolaşan, bu işten ekmek yiyenler vardı. Şimdi nereye atacağımızı bilemiyoruz. Bunlara ‘yazılı basın’ diyenler de var; televizyon haberciliğine de ‘görsel basın’ diyorlar… Pek tuhafıma giden bu yeni adlandırmaları da kullanmam. Bu arada radyo, yine radyo; Allah’tan, bu ada dokunan olmadı; ‘işitsel basın’ falan deme densizliğini eden çıkmadı yani.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Ah Şu Sosyal Medya…

İşin Önünde Arkasında Ne Var?

 

 

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım:

 

Ne yapılıyor? Alınıyor bir muhteremin bir tarihte bir yerde bir vesileyle yaptığı açıklamadan bir bölüm ya da bir cümle, birkaç söz, “bakın bu kişi şunu şunu dedi” diye veryansın ediliyor. O sözlerin ne zaman, ne münasebetle söylenmiş olduğunu, yani, hangi bağlamda denmiş olduğunu belirtmek yok… Bunu malum medya hep yapıyor; ayıptır, günahtır. Adına ‘sosyal medya’ denen şey de eklendi mi sana… Çık çıkabilirsen işin içinden.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

12 Eylül’den 28 Şubat’a Uzanan Çizgide

“Ispaha Olmadan Alaybeyi Olunmaz!…”

 

Geçen yüzyılın son çeyreğinde 12 Eylül’e bir kala, orta boy bir kasabada dar gelirli bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Orada büyümüş, ilk ve ortaokulu başarılı bir öğrenci olarak orada bitirmişti.

Murad’ın başarılı bir öğrenci oluşu birilerinin dikkatini çekmişti; ve gizli bir el, liseyi çok çok özel bir okulda okumasını sağlamıştı. Aynı gizli el, cebine harçlık da koyarak ona yükseköğretimin kapılarını da açmıştı. İletişim okuması istenmişti; bu dalda yetişmiş gençlere ihtiyacı vardı o birilerinin. Emir yüksek yerden geliyordu; o da, aynı tezgâhta dokunmakta olan birçok okuldaşı gibi bu isteğe boyun eğmek zorunda kalmıştı.

*

İletişimci diplomasını aldığı gün, artık bir yol ayrımında olduğunun bilincindeydi: 28 Şubat süreci işlemeye başlayalı dört yıl olmuştu; ya o birilerinin göstereceği işlere sarılıp artık çok iyi tanıdığı bir ‘makine’nin herhangi bir parçası olacaktı ya da diplomalı işsizler ordusuna katılıp bir an önce askere alınmayı bekleyecekti. Bundan bir adım ötesine ilişkin bir öngörüde bulunamıyordu. Belki de ileriyi düşünmekten korkuyordu. Lise ve üniversite yıllarında, üst gelir grubundan pek çok tanıdığı olmuştu. Ve onlar için bir ‘öteki’ olmaktan başka bir anlam taşımadığını görmekte gecikmemişti. Çok iyi biliyordu, madem ‘berikiler’ makinenin sahipleriydi, o, yalnızca ve yalnızca bu düzenin her an değiştirilebilir bir parçası olabilecekti. İleriyi düşünmekten korkması bundandı.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.