Geleneksel Müziğimizde Kadın Eli, Kadın Ruhu

Bugün Günlerden 26 Kasım…

 

Bugün günlerden 26 Kasım 2020; dün akşam TV’lerin haber izlencelerini gezinirken, birinde öne çıkarılan bir haber vardı, görenleriniz olmuştur, iki hanım arkadaş oto tamirciliği yapıyormuş… Erkek işiymiş bu, nasıl olmuş da bu işi yapmaya karar vermişler ve benzer sorular; kızların bu sorulara cevapları ve sair soslarla süslenmiş bir haber… Taksi şoförlüğü, belediye otobüsü şoförlüğü yapan kadınlaın görüntüleri de eklenmiş. Öte yanda, kim vurduya giden kadın-kız haberleri… Ne oluyoruz!?…  Kadınlarımıza, gaspedilmiş hayat haklarının iadesi yıllar önce yerine getirilmemiş miydi bu ülkede? Amerika’yı yeniden mi keşfediyoruz!? Bir âlem bu son zaman habercileri… Ama yine de, bir salgına dönüşmekte olan çoğu dış kaynaklı oradan buradan derleme saçma sapan “komik” görüntü yayımlama komikliğinden evladır böyle haberler… Ben razıyım; devam etsinler. 

*

Bu sabah gazeteler arasında dolaşrken Cumhuriyet’ten Evin İlyasoğlu’nun dünkü yazısı: Gölgedeki kadın besteciler. (1) Müzik öğrenimi yapmış bir gazete yazarından beklenmesi gerekeni yapmış İlyasoğlu, Ama ben, madem evrensel bir dil müzik, yazardan –hiç olmazsa iki satırla, hadi bilemediniz bir tek cümlecikle– bizim yerli ve millî bestecilerimizden de söz etmesini beklerdim. “Yerli ve millî” dediklerim, bizim makamsal Türk müziği (ya da “Türk makamsal müziği”) kadın bestecileri. Bu müziğimiz için “Türk sanat müziği” diyenler de var gerçi, ama bu adlandırma (niteleme), az biraz ayrımcılık kokmuyor mu sizce de? 

Ben, bu müziğimiz için epeydir inatla “makamsal Türk müziği (ya da “Türk makamsal müziği”)” diyorum, Ve benim bildiğim, yedincisi sinema olan [güzel] sanat dallarından (şiir, resim , müzik, sinema, heykel, mimarlık, tiyatro) biri de müzik. Bunlara grafiğin de katılmasıyla sekiz ana sanat dalı var –şimdilik–; ve günlerin daha neler getireceği belli değil. Ama siz, isterseniz, mesela aşçılığı, cerrahlığı ve öncelikle de estetik operatörlüğünü (estetisyenlik) ve hatta diyetisyenliği buna ekleyebilirsiniz. Benim ekleyeceğim ise, olsa olsa “siyasetçilik” olur; yakışmaz mı? 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Münekkitin Yaptığı İş: Tenkit

“Tenkit” Üzerine Birkaç Söz

 

“Tenkit”, münekkitin yaptığı iş; Türkçesi “eleştiri”. Buradan da “münekkit”, “eleştirmen” demek oluyor; açıklama yapmak gerekirse, “tenkitçi, eleştirme yapan (kimse), eleştirmeci, eleştirici” demek, yeterlidir sanırım. Bu iki kelime bize Arapçadan gelmiş.

 

“Münekkit” özel olarak bir edebiyat terimi.

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

“Müjde” Olayı mı “Müjde Olayı” mı?

Ya da “Müjde Vakası”?

 

Kelimelere takılmayalım; noktalama işine de. Asıl mesele, olayın “pandemik vakaaa”yı yerinden etmiş olmasıdır. Bu arada, “Yunan”ın da tarihi tekerrür ettirme sevdasıyla “kıta sahanlığı” lafınına sığınma çabaları gösterirken farkında olmadan bizdeki günceli parlatmış olmasıdır; böyle düşman dostlar başına…

Aklıma gelen 

Bu durum, siyasî tarihimiz ile coğrafî literatürümüzdeki “kıta sahanlığı” terimini hatırlamamı sağlıyor; ve Ecevit’i… 

Konuyu dağıtmadan, ve tabiî, ek bilgiler aktarma telaşına düşmeden, Bülent Ecevit’in –saygıyla, rahmetle anıyorum– Demokratik Sol Parti Genel Başkanlığı sırasında Başbakan Yardımcılığı görevindeyken 28 Nisan 1998 günü Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde yaptığı konuşmadan küçük bir alıntı yapmak istiyorum (meraklıları için de konuşmanın tam metninin yer aldığı bağlantıyı sunayım: http://dtcfdergisi.ankara.edu.tr/index.php/dtcf/article/view/4696/4945 ):

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Derdimiz Hep Yazım Kuralları mı Olmalı?

Ya Noktalama!…

 

“Artık doğduğu iklime dönemeyecek olsa da insan, ona eskileri hatırlatacak olan dağları / ovaları / kümbetleri / nehirleri / çayları / dereleri / köprüleri / hanları / hamamları bulabileceği, hiç değilse onların izlerini keşfedebileceği yolculuklara çıkmalı. Eskinin, o gerilerde kalmış tarihin / coğrafyanın / insanın / toplum hayatının / çevrenin hayaline dalmak az şey mi; bunları sağlamaya bile değmez mi çıkılacak yolculuklar?” 

Yukarıda iki cümlelik bir yazı parçası var. Orada dile getirenlere benzer duygu ve düşünceler ileten ya da kelimesi kelimesine aynı ya da benzer sözler içeren bir cümleyle, bir metinle karşılaşmışınızdır. Burada dikkatleri çekmek istediğim şey, kelimeler arasındaki sağa yatık eğik çizgiler (/). Bu metin şöyle de yazılmış olabilirdi: “Artık doğduğu iklime dönemeyecek olsa da insan, ona eskileri hatırlatacak olan dağları/ovaları/kümbetleri/(…) kalmış tarihin/coğrafyanın/insanın (…) bile değmez mi çıkılacak yolculuklar?” Bunun ilkinden farkı, eğik çizgiler ile aralarına geldikleri kelimeler arasında birer vuruşluk boşluk bulunmaması. Oysa, ilk metinde var.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Güzel Tablo: Beş-Altı Tomurcuk, Ön Planda da Açmış Koca Bir Sarı Gül…

Sarı Gülüm Var Benim…

 

Geçen gün Facebook'ta dolaşırken bir kullanıcının sayfasındaki güller çekti dikkatimi: beş-altı tomurcuk, ön planda da açmış koca bir sarı gül…

Renkler arasında sarının yeri başkaymış benim için; bunun pek farkında değildim. Bunu geç anladım; on yıl kadar oluyor… Sarı renkli giysiler…

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Doğrusu Ne?

Bir Fotoğrafın Ardından…

 

Gözde yazışmalıklardan Facebook’ta bir kullanıcı, Mehmet Emin Atik, Eski İstanbullular İstanbul’un Nostaljik Güzel Fotoğrafları sayfasında 23 Kasım günü bir fotoğraf paylaştı: İkbal Kütüpanesi’nin fotoğrafı. Dışardan çekilmiş… Zamanı için Mehmet Emin Bey, “1940’lı yıllar” demiş. Mesele şu: “‘İkbal Kütüpanesi.’ O zamanlar kütüphane böyle mi yazılıyordu?” 

Tabelasında öyle yazdığına göre, öyledir zahir. Benim düşüncem bu oldu. Hem, ‘İkbal Kütüpanesi’nin kurucusu ve o yıllardaki sahibi olan Hüseyin Bey’in (Kitapçı) cahil bir kimse olmadığı biliniyor, tabelasında yanlışlık olabilir mi hiç? Demek, o zamanlar böyleymiş… 

İkbal, bir adı da Babıâli Caddesi olan (eski yazılışıyla Bâb-ı Âli Cad.) Ankara Caddesi’ndedir; Vilayet’e çıkarken sağda, 157 numara… Gençliğimde gitmişliğim çok olmuştur; en son, kızım grafikerlik okumaya başladığında, ona, çizimlerini taşıması için bu işe mahsus plastik dar çantalardan almak için 1986'da olmuştu; sanıyorum, birkaç çeşit resim kâğıdı ile özel boya, fırça, kalem gibi şeyler de almıştım. O tarihte, artık kitapçılık işlerini bırakmış, kırtasiyeye dönmüştü dükkân.

Bu girişten sonra hemen asıl konuya geleyim. Benim bu kütüpane – kütüphane sorus(n)undaki görüşüm (düşüncem) şöyle:

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.