«“Yazar-Çizerlerimiz” Tarihi» Sayfalarından Bir Yaprak

Gazete Sütunlarından İhsan Ünlüer Adı da Geçmişti…

 

 

Böyle uzun bir başlığa gerek var mıydı? Evet, vardı ve zira İhsan Ünlüer (1926 – 1990), aslında daha da kapsayıcı bir başlığı hak eden bir kişi: Bir müzik adamı, bir hekim, bir köşe yazarı ve dahası…

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Hikâyeleri Gerçek

İki Şarkı Üzerine…

Müzik eserlerinin, –türü ne olursa olsun hepsinin, ama her birinin– birer hikâyesi olduğuna inanırım ben; bu, bizde de böyle.

Bakın, müzik alanımızdaki araştırmalarıyla tanınan Suat Yener (1973), Altın Koza Yayınları’nda çıkan Şarkıların Gözyaşları adlı eserinde, Ekrem ve Müzehher Güyer çiftine de yer vermiş (s.156; https://www.nadirkitap.com/sarkilarin-gozyaslari-her-sarkinin-bir-hikayesi-var-suat-yener-kitap22013161.html ).

Yener, kitabında, bu iki müzik insanımızın biri diğerine cevap niteliğinde olan aşk şarkılarından söz eder: Unutturamaz Seni Hiçbir Şey, Unutulsam da Ben (Nihavent şarkı: beste E. Güyer, söz Rıfat Ayaydın) ile Unutmadım Seni Ben şarkılarından (Karcığar şarkı: Müzehher Güyerin şiiri üzerine Ş. Ayhan Özışık’ın bestesi)…[*]

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Bir Tabir, Bir Müzisyen ve Ondan Bir Örnek

Ve Elbette Önce O Tabir: “Levanten”

  

Dilde özleşme akımı sonucunda “tabir” kelimesini pek kullanmıyoruz; pek kullanmadığımız gibi, bunun ne demek olduğunu bilenlerimiz de epey azaldı. Eskilere takılı kalanlar ile bazı meraklılar, bu kelimenin yerine “deyim” dendiğini biliyorlardır ancak… Bir de, “rüya yorumlama” anlamına gelir ki bu kelime, bunu en iyi, rüyalarıyla yaşayanlar bilirler. Eskiden “rüya tabirleri” diye kitaplar vardı; bu da “eski günler”den aklımda kalmış bir ayrıntı… 

*

Konudan uzaklaşmayayım; “levanten”de kalmıştım, devam:

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Hazan da Bir Bahar Ayıdır: “Sonbahar”; Ama, …

Ve Şarkıların Dili

 

 

Şarkıların dili her zaman günlük hayatın dilinden farklı şeyler anlatır; daha anlaşılır biçimde söylemeye çalışayım: şarkılar bizlere, günlük hayatın dile getirdiklerinden farklı şeyler anlatmaya çalışır.

 

Bir örnek vermem gerekirse, alalım Melahat Pars’ın (d. 1918) Ben Gamlı Hazan şarkısını; bakın, ne diyor:

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Müziğin Dünya Üzerindeki Önlenemeyen Dolaşımı

Çerkez Mızıkası –Bir Müzik Aleti– Dolayısıyla…

 

Yazımın asıl konusu olan “Çerkez Mızıkası”na girmezden önce, bu çalgının adında tamlayan konumundaki “Çerkez” sözüne biraz yakından bakalım, diyorum: 

Ülkemizin insanları arasında pek çoğumuzun bu özel adla bir ilgisi, ilişkisi ya da yakınlığı olmuştur sanıyorum: ya ailesinde genellikle bir hanımla, bazen bir beyle, ya bulunduğu yerdeki halkla ve dolayısıyla konu komşuyla…

Atatürk’ün anlatımını hatırlayalım: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk”ı oluşturan ve kendilerine “Türk” denen insanlar («Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına “Türk milleti” denir.»), yani Türkiye halkı, tek bir kökenden, kökten gelmiyor. Osmanlı’nın ülkesi küçüldükçe halkı daha da çeşitlenmiş: elde kalan toprak, kaybolan toprakların insanlarına kucak açmış. Ve bu gelenek, kendisinden olanlara olsun, olmayanlara olsun kucak açma olgusu, “başka bir anlayış” diyebileceğimiz özü aynı olan bir kabulle Cumhuriyet döneminde de sürmüş… Sürmekte de…   

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

“Cevrin Yetişir!…”

Ortak Yönleri Çok İki Şarkı

 

Biliyoruz, Türkçeye doğu dillerinden, “doğu” deyince de Arapça ile Farsçadan –tabiî bunda din etmenini, etkenini göz ardı edemeyiz– pek çok kelimeye buyur etmişiz. Gerçi, kendi kültürüne yabancılaşmanın da etkisiyle Batı’dan da olur-olmaz kelimeler eklemişiz buna… Bu olgu(lar)da münevver (aydın) geçinenlerin gühahı çok ya; o da başlı başına bir dert… 

İşte Arapçadan gelme bir kelime de “cevr”dir Türkçede. Daha da vardır ya, başta, “eziyet, zulüm, acımasızlık, haksızlık; adaletin zıddı durumlar, kötü durum; üzgü, üzme, üzülme” diye sıralayabileceğim bir yığın anlama geliyor… Biz, Türkçenin yapısından olsa gerek, böyle son iki harfi de ünsüz olan dört harfli kelimelere kafadan bir ünlü ekleyiveriyoruz: “cevr” de “cevir”e yakın çıkar ağzımızdan. Bir de “cevretmek” (“cevreylemek”) diye bir fiilimiz var; kendi icadımız… 

Bitti mi? Biter mi hiç? Kızlarına “Cevriye” adını koyanlar bile var; sade anlamı “eziyet, sıkıntıyla ilgili (olan)” olan Cevriye’nin asıl anlamının, “cevr eden”, yani, “eziyet eden; zulüm, acımasızlık, haksızlık yapan; üzgü veren” olduğunu, olabileceğini düşünmüşümdür hep… Evet, böyle düşünürüm; zira, beni bu düşünceye yönlendiren iki şarkı sözü var; kapı gibi: 

İlki şu: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.