Müziğin Dünya Üzerindeki Önlenemeyen Dolaşımı

Çerkez Mızıkası –Bir Müzik Aleti– Dolayısıyla…

 

Yazımın asıl konusu olan “Çerkez Mızıkası”na girmezden önce, bu çalgının adında tamlayan konumundaki “Çerkez” sözüne biraz yakından bakalım, diyorum: 

Ülkemizin insanları arasında pek çoğumuzun bu özel adla bir ilgisi, ilişkisi ya da yakınlığı olmuştur sanıyorum: ya ailesinde genellikle bir hanımla, bazen bir beyle, ya bulunduğu yerdeki halkla ve dolayısıyla konu komşuyla…

Atatürk’ün anlatımını hatırlayalım: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk”ı oluşturan ve kendilerine “Türk” denen insanlar («Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına “Türk milleti” denir.»), yani Türkiye halkı, tek bir kökenden, kökten gelmiyor. Osmanlı’nın ülkesi küçüldükçe halkı daha da çeşitlenmiş: elde kalan toprak, kaybolan toprakların insanlarına kucak açmış. Ve bu gelenek, kendisinden olanlara olsun, olmayanlara olsun kucak açma olgusu, “başka bir anlayış” diyebileceğimiz özü aynı olan bir kabulle Cumhuriyet döneminde de sürmüş… Sürmekte de…   

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

“Cevrin Yetişir!…”

Ortak Yönleri Çok İki Şarkı

 

Biliyoruz, Türkçeye doğu dillerinden, “doğu” deyince de Arapça ile Farsçadan –tabiî bunda din etmenini, etkenini göz ardı edemeyiz– pek çok kelimeye buyur etmişiz. Gerçi, kendi kültürüne yabancılaşmanın da etkisiyle Batı’dan da olur-olmaz kelimeler eklemişiz buna… Bu olgu(lar)da münevver (aydın) geçinenlerin gühahı çok ya; o da başlı başına bir dert… 

İşte Arapçadan gelme bir kelime de “cevr”dir Türkçede. Daha da vardır ya, başta, “eziyet, zulüm, acımasızlık, haksızlık; adaletin zıddı durumlar, kötü durum; üzgü, üzme, üzülme” diye sıralayabileceğim bir yığın anlama geliyor… Biz, Türkçenin yapısından olsa gerek, böyle son iki harfi de ünsüz olan dört harfli kelimelere kafadan bir ünlü ekleyiveriyoruz: “cevr” de “cevir”e yakın çıkar ağzımızdan. Bir de “cevretmek” (“cevreylemek”) diye bir fiilimiz var; kendi icadımız… 

Bitti mi? Biter mi hiç? Kızlarına “Cevriye” adını koyanlar bile var; sade anlamı “eziyet, sıkıntıyla ilgili (olan)” olan Cevriye’nin asıl anlamının, “cevr eden”, yani, “eziyet eden; zulüm, acımasızlık, haksızlık yapan; üzgü veren” olduğunu, olabileceğini düşünmüşümdür hep… Evet, böyle düşünürüm; zira, beni bu düşünceye yönlendiren iki şarkı sözü var; kapı gibi: 

İlki şu: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Adlarımız…

Ve Verdikleri Sıkıntılar

 

“Adlarımız” sözüyle kişi adlarını kastediyorum, çapı kısa tutmak lazım; işi ad olan kelimelere kadar vardırırsak içinden çıkamayız, boğulur gideriz maazallah… Mesela örneğin, şu son “maazallah” kelimesi bile adamı perişan eder. 

Gerçi zamane gençleri, “sıkıntı yok”, “sıkıntı değil” gibilerinden laflarla “şeylerine şey sürdürmüyor” pozisyonlarında dolanıyorlar etrafta, ama kazın ayağı öyle değil: adı mesela sırasıyla /t, u, n, ç, a, y/ harflerinden oluşan birisi olsunlar da göreyim ben onları… Bir devlet dairesinde yetkili soruyor: “Adın ne?” Bizimki , -gençten birisi- söylüyor: “Tunçay.”

Bitti mi? Ne gezer, daha yeni başlıyor: 

İlgili: “Nasıl yani? “Ç” mi, “C” mi?

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Vatanım (Ülkem)

Bir Senfonik Şiir; Şiirden de Öte…

 

Çek besteci Bedřich Smetana’nın (1824 – 1884) senfonik şiiri.[*] Besteci, ülkesinden, Prag’dan doğup Elbe’ye bağlanan Vltava Irmağı’nı (Vistül) betimlemiş eserinde. Bestenin Çekçedeki özgün adı Má Vlast (Vatanım, Ülkem). 

Daha çok Almancadaki “Moldau” adıyla bilinen –biz Vistül diye adlandırıyoruz– Vltava’nın suları, karıştığı ana ırmak Elbe’yle uzun bir yolculuğun sonunda Kuzey Denizi’ne ulaşıyor. 

Má Vlast’ın bu yol macerasından bir bölümü Smetana’dan dinleyelim: »»» https://www.youtube.com/watch?v=uI8iTETiSqU

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Su Tasarrufu Üzerine…

İzzet Bey Amcam, Ömrü Vefa Etmedi de Bugünleri Görmedi

 

 Dün akşamdı (19-4-21); belgelerimi, bunlardan yayımlamış olduklarımın kayıtlarını elden geçirirken rahmetli İzzet Bey Amcam’ın (aslında annemin amcası) oğlunun bir yazısına da rastladım ve okumadan edemedim: Oğullar ve Babaları kitabından (Paradigma Yayınları, 2010) Babamla Sırlarımız yazısı… 

*

Kadir’in anlattıklarında, bana hiç de yabancı olmayan şeyler de vardı; bunlardan en dikkatimi çeken, amcamın “sofrada suya el koyma” davranışı oldu. Babamla Sırlarımız’ı okurken Amcam’ın bu tutumunun dikkatimi, daha onlara Ankara’da Bahçelievler’deki evlerinde ilk misafir oluşumda çektiğini hatırladım; yıl, 1944 ya da ’45 olmalı, on yaşlarında bir çocuğum… Ama yine de kafamda yer etmiş. Şundan olabilir: Biz o tarihlerde Tokat’ta oturuyoruz ve içme suyumuz da kullanma suyumuz da Çördük denen bir su… Aç musluğu şarıl şarıl aksın; kimsenin umurunda bile değil… Tokat bir su memleketiydi o vakitler; hepsi de gürül gürül… En az beş çeşit su sayabilirim; şimdi durum ne âlemdedir, bilmiyorum. Ama Ankarasıydı, İstanbuluydu –ve daha başka yerlerde de– o yıllarda bile öyle bol su nerdeee!… Hele içme suyu?!… Biz İstanbul’a göçünce görecektim, içme suyunun özel sepeti içine kocaman cam damacanalarla geldiğini evlere… Saka işi aksattı mı, ya da o geldiğinde siz evde yoksanız yandığınızın resmidir: hadi musluktan içebilirsen iç: acı, buruk bir şey… Annem, “Sabun bile köpürmez o suyla” derdi; yani, kireçli bir su… Piyasaya çeşit çeşit bulaşık deterjanları niye çıktı sanıyordunuz siz?!… 

Kadir’in yazısında dikkatimi çektiğini söylediğim bölümü aktarayım da durum gözlerde biraz olsun canlansın: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Müziğimiz Yeni “Altar”ları Beklerken…

Yıldızlı Semalara Bakmak

 

“Müzik” (musıkî, musikî) kısaca, “(belirli kuralllara uygun olarak) biçim ve anlamlı titreşimler kazanmış ses(ler)” diye tanımlanabilir. Ve elbette, bilimsel, teknik ve sanatsal daha nice tanımlamaları vardır; olmalıdır da… Ben burada, hiçbir iddiası olmayan –kendi anlayışıma göre– bir şeyler söylemeye çalıştım.

 

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.