PISA Sonuçlarının Öğrettikleri

Neden Öğretemiyoruz? Neden Öğrenemiyoruz?

 

Geçenlerde açıklanan PISA sonuçları, eğitim-öğretim çevrelerimizde hayal kırıklıklarına yol açtı. PISA (The Programme for International Student Assessment / Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı), 15 yaş grubundaki öğrencilerin okullarında kazanmış oldukları bilgi ve becerilerin ölçülüp değerlendirilmesini sağlayan bir etkinlik. Bütün ülkelerden öğrencilerin katıldığı bir sınav niteliğindeki PISA, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD –Organisation for Economic Co-operation and Development) tarafından üç yılda bir düzenleniyor. 

PISA’nın amacı, “zorunlu eğitime dayalı örgün öğrenim görmekte olan bu çocukların daha iyi tanınmasını, onların öğrenme isteklerini, derslerde gösterdikleri başarı düzeylerini ölçmek ve öğrenme ortamlarına ilişkin görüşlerini açık biçimde ortaya koymak” diye belirtiliyor. Ve PISA’yla, öğrencilerin okuma becerileri, matematik ve fen bilimleri okuryazarlıkları ölçülüyor; bunun yanı sıra, onların öğrenme istemleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları, kendilerine ilişkin görüşleri öğreniliyor, ailelerine ilişkin veriler elde ediliyor. 

*

Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Ortaş*, Aralık’ın ilk haftasında açıklanan PISA sonuçları dolayısıyla bir yazı yazdı. Ortaş’ın, çocuklarımızın PISA’daki başarı düzeyi bağlamında eğitim-öğretim sistemimizi irdeleyen PISA Sonuçlarının Öğrettikleri: – Neden Öğretemiyoruz? Neden Öğrenemiyoruz? başlıklı yazısını sayfama aktarmak istiyorum:

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Zıpçıktı Laflar Arasında

Ağır Abilik 

 

 

Biletini kesmek, silmek, … Bunlar yeni tabirler. Arkasından ipini çekmek, fişini çekmek, … geliyor. Birisi hakkında imzalanan ‘ölüm fermanı’ ile bu fermanın yerine getirilmesi günümüzde böyle laflarla söyleniyor. Bu eylemlerin gösterdiği iş, sonuç olarak birisinin şöyle ya da böyle ‘öldürülmesi’; hoş, buna da ‘infaz etmek’ diyorlar ya, neyse…

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Pek mi Önemsizdi?

‘Strasbourg Vakası’nda Atlanan Nokta

 

 

Neden böyle oluyor? Olayları efsaneneleştirmekte üzerimize yok: Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın birkaç gün önce (tam tarihiyle 13 Nisan 2011 günü) Strasbourg’da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Nisan 2011 ayı toplantısında yaptığı konuşma, hele de bu konuşmanın ardından kendisine yöneltilen sorulara verdiği yanıtlar şimdiden efsane oldu. En azından bir dahaki seçime kadar konuşulup duracak… Her ne kadar Sayın Erdoğan Strasbourg’daki dik duruşun burada kimilerince algılanmamış olmasından yakınsa da bu böyle. Sayın Başbakanımız bu duruma üzüntülerini şöyle dile getirmiş: “Benim orada verdiğim cevapların burada hazmedilmediğini, hazmedilemediğini görüyorum. Öncelikle şunu söylemek durumundayım: Biz gittiğimiz her yerde 74 milyonun, Türkiye’nin onurunu temsil ediyoruz. Bugüne kadar bu bilinçle hareket ettik, bundan sonra da aynı şuurla hareket edeceğiz.”

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Dilimiz Zenginleşiyor!

‘Lansman’ mı Dediniz?

 

 

Dilimize olmadık laflar sokmayı marifet sayıyoruz. Bu işten reklamcılar, halkla ilişkilerciler de geri durmuyor… Alın size bir tane daha: “Falanca futbol kulübünün A takımının yapacağı yolculuklarda kullanacağı yeni otobüsün lansmanı bilmem nerede gerçekleştirildi.”

 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

AYIN YAZISI*

 

DİL DERNEĞİ 24 YAŞINDA!

 

      Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumları, 28 yıl önce kapatıldı. Atatürk bu iki kurumu, iktidarlardan baskı görmesin, kişi ve kurumların güdümüne girmeden yaşasınlar diye tüzelkişilikleri olan birer dernek olarak kurmuştu. Kurumlar, ta baştan birer devlet dairesi de olabilirdi. Ancak verdiği kararlarda günü değil, geleceği düşünen Atatürk, özellikle dil işlerini yürütecek bir devlet dairesinin iktidar etkisi ve baskısından uzak kalamayacağını yaşayarak görmüştü. Çünkü Harf Devriminin yaşama geçmesi için çalışan kurul (Dil Encümeni), 5 Aralık 1928 günlü bakanlar kurulu kararıyla Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış, adı Dil Encümeni/Dil Heyeti olarak değiştirilmişti. Kurul ilk toplantısını 1 Aralık 1928’de Söz Derleme Heyeti adıyla yapmıştı; ancak üyeleri arasında özellikle Türkçede karşılığı olmayan sözcük ve terimler yüzünden yoğun tartışmalar yaşanıyordu.
      Tartışmalar TBMM’ye de yansımıştı. Arka arkaya devrim yasalarının kabul edildiği mecliste Dil Kurulu çalışmalarını uydurmacılık sayanların girişimiyle MEB’nin 1931 yılı bütçesinde kurula ayrılan 30.000 liralık ödenek 10 liraya indirilmiş, böylece kurulun çalışmaları 1931 Temmuzunda durdurulmuştu. İlginçtir, birileri 80 yıl önce de Türkçeleştirme eylemini uydurmacılık sayıyor, sözcük türetmek için çabalayanlara sataşıyordu. Falih Rıfkı Atay, “Hâkimiyeti Milliye”de “Kusur Kimin” başlıklı yazısında, yabancı sözcüklere karşılıklar bulmanın uydurmacılık değil, dili zenginleştiren bir yapma (yaratıcılık) olduğunu belirterek suçlamaları kültürsüzlük olarak değerlendirmişti.
      Dil Kurulunun ödeneğinin kesilmesi, çalışmaları durdurmanın ötesinde, herhangi bir bakanlık ya da resmi kurum içinde sürdürülecek etkinliklere, siyasal kuruluşların ve politikacıların karışarak bu çalışmaları önleyebileceklerini, dil işlerinin amacından sapacağını da göstermişti. Atatürk, olup bitenleri izlemiş, meclisteki tartışmalara katılmamış; Dil Kurulu çalışmalarındaki dağınıklığı ve verimsizliği gidermek için yeni bir örgüt kurmanın kaçınılmaz olduğunu görmüştü.
      Atatürk’ün Genel Türk Devrimi diye adlandırdığı atılımların çoğu için özel yasalar çıkartılmıştı. Yeni abecenin kabulünde de aynı yola başvurulmuştu. Fakat Türkçenin özleştirilmesi ve geliştirilmesi demek olan dilde devrim için özel bir yasa düşünülemezdi. Çünkü dil, bütün toplumu ilgilendiren iletişim aracıydı. Buyurucu, yasaklayıcı yasalarla yurttaşlardan herhangi bir sözcüğü kullanmasını ya da kullanmamasını istemek, sonuç alınamayacak bir girişim demekti. Bu nedenle sorun, “resmi” dil olan Türkçeyi konuşan ulus bireylerinin de katkıda bulunmasını sağlayacak bir örgütlenmeyle çözülebilirdi.
      Peki, bu örgütlenme nasıl olacaktı? Başlıca iki seçenek vardı; kimi batı ülkelerinde olduğu gibi bir dil akademisi kurmak ya da özel bir kurum oluşturmak.
      1983’te yasa zoruyla Atatürk kurumlarını kapatarak Türk Devrimiyle hesaplaşmayı hızlandıran 12 Eylülcülere destek çıkan ve bu desteği 28 yıldır sürdüren sözde bilimcilere anımsatmak için 1930’lardaki kimi tartışmaları aktaralım. Çünkü 12 Eylül hukuksuzluğuyla koltuk kapan kimi politikacılar ve bu hukuk lekesini içine sindiren sözde bilimciler, 1980’lerde yüzleri kızarmadan Atatürk’ün bu kurumları ileride birer “akademi”ye dönüştüreceğini söylediler.
      Evet, dönelim “akademi” konusuna.
      İlk olarak XV. yüzyıl İtalyasında birer bilim, yazın ve sanat dernekleri olarak etkinlik gösteren akademiler, daha sonra geniş biçimiyle Fransa’da kurulmuştu. Başbakan Richelieu, 1635’te bu derneklerden birini Academie Française adıyla resmi bir kuruma dönüştürmüştü. Academie Française, Fransız dilini korumak için görevlendirilmiş ama onun dışında değişik akademiler de kurulmuştu. Dil ve yazın açısından bakıldığında birçok ülkede de dil dernekleri çalışmalarını sürdürmüş ya da yeni dernekler oluşturulmuştu.
      Resmi bir “akademi”yle özerk bir “dernek” arasındaki başlıca ayrılık, dil akademilerinin özleşmiş, gelişmiş; sorunları azalmış ulusal dillerin korunmasında daha etkili olduklarıydı. Ulusal dillerini oluşturmaya, anadillerini özleştirmeye çalışan ülkelerdeyse özel ve özerk derneklerle daha olumlu sonuçlar alınıyordu. Nitekim XIX. yüzyılda Alman dilinin özleşmesi ve Macaristan’daki büyük Dil Devrimi bu amaçla kurulan derneklerle sonuçlandırılmıştı.1
      Türkiye’de Fransız Akademisine benzer bir dil akademisi kurulması, ta Tanzimat döneminde gündeme gelmiş, 1851’de Encümeni Dâniş (Danışmanlar Kurulu) adıyla bir örgüt kurulmuş fakat üyelerinden çoğunun yetersizliği, görüş ayrılıkları ve siyasal etkiler yüzünden dikkate değer bir etkinlik gösteremeden on yıl içerisinde dağılmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bir dil akademisi kurulmasına ilişkin öneriler yapılmıştı. Bu önerileri Başbakan İsmet İnönü olumlu karşılamıştı. 7 Kasım 1925’te TBMM’deki konuşmasında bunun yakında gerçekleşeceğini de açıklamıştı:
      “Ulusal kültürle ilgili girişimlerden olarak, bu yıl bir dil akademisi, kültür açısından Türk dili üzerinde asıl görevleri yerine getirecek gerçek uzmanlardan oluşan bir akademi kuracağız.”
      Gelgelelim akademi kurmak için yasal düzenlemenin yanı sıra bilimsel birikim, deneyimli uzman ve bilimcilerle yola çıkmak gerekiyordu. 1920’ler Türkiyesindeyse var olan olanaklardan çok olanaksızlıklar ağır basıyordu. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, hemen bir dil akademisi kurulmasını uygun görmemiş, bunun gerekçesini de TBMM’de şöyle açıklamıştı:
      “Dilbilgisi, yazım, sözlük, terim sorunlarının nasıl karmaşa içinde bulunduğu hepimizce bilinmektedir. Bu karmaşaya bilimin uyarmasıyla bir son verilmeyecek olursa, on yıl sonra birbirimizi anlamakta güçlüğe uğrayacağımızdan korkulur. Bu gibi sorunların çözümü, ilerlemiş ülkelerde ‘akademya’lara verilmiştir. Bundan dolayı bizde de niçin akademya kurulmuyor gibi bir soru akla gelebilir. Şunu önceden söyleyelim ki, Milli Eğitim Bakanlığının ayırıcı niteliklerinden biri de gösterişten uzak oluşudur. Yapamayacağımız işlere girişmek, bilimin yaygınlaştırılması görevini üstlenmiş bulunan Milli Eğitim Bakanlığına yaraşır bir hareket olamaz. Uluslararası dünyada yetkisi tanınacak bir akademya kurma olanağını bulmuş olsaydık bir kuruluşa girişmekte hiç duraksamazdım. (…) gücümüzü hesaba katmadan böyle büyük bir işe girişmenin atakça davranmak olacağına inanıyorum. Elli altmış yıl önce bizde kurulmuş Encümen-i Dâniş’in sonunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir.” 2
      Başbakanla Milli Eğitim Bakanı arasındaki farklı değerlendirme hükümetin dil akademisi kurmaktan vazgeçmesiyle noktalanmış; basında tartışmalar sürmüştü. Yakup Kadri. Karaosmanoğlu ile Necmettin Sadak akademi kurulmasını isterken Fuad Köprülü karşı çıkmıştı. Hayat dergisindeki yazısında “lisan ve edebiyat”la uğraşan akademi modelinin, ‘‘yalnız Fransa’ya mahsus olduğunu” belirttikten sonra görüşünü, “Bizim memleketimiz için Fransız Akademisi tarzında yani sadece yetişmiş sanatkârları sinesinde toplayacak bir müesseseden ziyade, en genç memleketlerin bile tatbike uğraştıkları ilimler akademisi tarzında bir kuruluşun daha faydalı olacağı kanaatindeyim” diye özetlemişti.3
      Aynı Fuad Köprülü’nün 1950’de başa geçen Demokrat Parti iktidarıyla Dil Devrimine, Türk Dil Kurumu’na tümüyle karşı çıkacağını da anımsatalım. Ömer Asım Aksoy’un aktardığına göre, Yakup Kadri 1962’de radyoda yaptığı bir konuşmada, Atatürk kurumlarının ne denli önemli işlevler yüklendiğini gördükten sonra, “akademi” düşüncesini doğru bulmadığını dile getirmişti.4
      1930’da Sadri Maksudi Arsal da akademi tartışmalarına katılmış; Türk Dili İçin adlı yapıtında bir “dil akademyası” kurulmasını savunmuş; akademinin görevlerini sıralamış; var olan Dil Kurulunun akademi yapılmasını dilemişti. Atatürk, Arsal’ın bu görüşlerine katılmamış; ama kitabına yazarın dileğiyle sunuş yerine bir değerlendirme yazmıştı. 2 Eylül 1930 günlü yazısındaki şu satırlar, Türkçeyi varsıl bir dil düzeyine kavuşturacak temel ilkeleri de belirlemektedir:
      “Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.
      Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

      Dil sorunu CHP’nin 10 Mayıs 1931’de toplanan üçüncü kurultayında da tartışılmıştı. Sonunda parti tüzüğüne şu maddenin eklenmesine karar verilmişti:
      “Türk dilinin milli, mükemmel ve mazbut bir dil haline gelmesi hakkındaki ciddi teşebbüslere devam olunacaktır.”
      Dile ilişkin sorunların bir devlet dairesiyle çözülemeyeceği açıkça anlaşılmıştı. Konuların özgürce tartışılabileceği ve yalnız uzmanların değil, her kesimden bireylerin de katkıda bulunabileceği bir örgütlenme artık kaçınılmaz olmuştu. Ulusal (ortak ya da resmi) dil, ulus bireylerinin katkılarıyla oluşturulmalıydı. Böyle bir çalışma için en uygun örgüt biçimi de özerk bir dernek olabilirdi. İşte Atatürk, ilkin 1931’de Türk Tarih Kurumu adlı derneğin, bu derneğin ilk kurultayının yapıldığı günün akşamı da Türk Dil Kurumu (Türk Dili Tetkik Cemiyeti) adıyla ikinci bir derneğin oluşturulmasına bu ortamda öncü oldu. Bu iki derneğin sonsuza dek yaşaması için de kalıtından pay ayırdı; bunu, eliyle “vasiyetnamesine” yazdı. Ne ki Kenan Evren ve arkadaşları bu “vasiyetnameyi” çiğnediler. Kurumları Başbakanlığa bağlı, bir başka deyişle politikacıların ağzına bakan birer devlet dairesi yaptılar.
      17 Ağustos 1983’te Atatürk kurumları kapatıldı; ancak Türk Dil Kurumu’nun eski üyeleri, 12 Eylülcülerin koyduğu engelleri aşarak 22 Nisan 1987’de Dil Derneği’ni kurdular. Dernek, 24 yıldır gönüllü birliktelikle çalışıyor.
      Atatürk kurumlarının niçin kapatıldığını bugün daha iyi anlıyoruz; Türk Devriminin önünü kesme girişimleri hızlandı. Karşıdevrim açıkça devrimlerle hesaplaşıyor. Ne yazık ki Türk Devrimine inananlar, karşıdevrime su taşıyanlar gibi atak değil. Kenan Evren’in kurduğu Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün kalıtından gelen gelirle ölçünlü dil ve yazım birliğini bozdu; bozduğu dil, eğitim kurumları başta olmak üzere tüm kurumlarda yaygınlaştı. Atatürk kalıtı ve Atatürk’ün Dil Devrimi, devrime inanmayanlarca tüketiliyor. Eski yazı ve dile dönüş istekleri körükleniyor; yabancı adlandırma, karma dille yazıp konuşma, yabancı dille öğretime karşı Kenan Evren kurumu suskun; üstelik Atatürk’ün adını ve parasını kullanarak devrimlerle hesaplaşanlara omuz veriyor.
      Dil Derneği ise karşıdevrimin iyice palazlandığı bir ortamda ayakta durmak için çabalıyor. Bir dilim ekmeğini paylaşanların katkısıyla yaşıyor.
      Dil Derneği’nin 24. yaşını kutlarken hem sevinçli hem üzüntülüyüz. Gönüllü birliktelikle bir derneği 24 yıl yaşatmak başarıdır; sevindiricidir; ancak karşıdevrimin, bir bütün olan Türk Devrimiyle açıkça hesaplaşması sevincimizi gölgeliyor. Öfkeliyiz… Öfkemizi dirence dönüştürecek gücü, yine Türk Devriminden, Atatürkçü düşünceden alacağımızı biliyoruz. 12 Eylül darbecileri yolumuzu kesememişti; dinsel ve ırksal öğeleri kullanarak politika yapanlar da kesemeyecek. Dün susmamıştık; bugün de susmayacağız; yarın da…
      Bu duygularla Dil Derneği’nin 24. yaşını kutluyoruz!

                                                                    Sevgi Özel


1) Alman ve Macar Dillerinde Özleşme, TDK yayını, Ankara, 1972; J. Eckmann, “Macar Dil Devrimi”, Türk Dili Belleten, 1948, s.11-31.
2) Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler, I, s. 425.
3) Hayat, 6 Ekim 1927.
4) Ömer Asım Aksoy, Dil Gerçeği, Dil Derneği Yayını, 2006, s. 168.

 

 

_______

* Çağdaş Türk Dili dergisi,  Nisan 2011, s. 69

 

 

{lang: 'tr'}

Bir Sigortalanma Öyküsü

Bankaacenteye Mahkûm Olmak…

 

 

 

Diyeceğim şudur: siz siz olun, bir kredi işiniz yoksa kişisel ya da kurumsal acenteyi tercih edin. Hoş kredi işiniz olsa da öyle yapın ya… Ben mi? Bana bakmayın, benim bir bankaacentem var. Bir inat uğruna…

 

Geçen yıl, eşimin sigortalarında ‘sigorta ettiren’ olarak yıllardır teminat aldığım şirketi değiştirmeye karar vermiştim. Bizim Yarımca’da -şimdiki adı Körfez- öyle her şirketin acenteliği yoktur. İzmit’te mutlaka istediğim gibisini bulurdum, ama oraya da gitmek istemiyordum… Ne yapabilirdim? Gerçi neredeyse bankalarımızın hepsi yabancıların eline geçtiyse de kalanların sigorta acentelikleri derdime çare olabilirdi. Hemen başladım araştırıp soruşturmaya… Bu iş geçen yıl oluyor, Mayıs’ta…

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.