Vatanım (Ülkem)

Bir Senfonik Şiir; Şiirden de Öte…

 

Çek besteci Bedřich Smetana’nın (1824 – 1884) senfonik şiiri.[*] Besteci, ülkesinden, Prag’dan doğup Elbe’ye bağlanan Vltava Irmağı’nı (Vistül) betimlemiş eserinde. Bestenin Çekçedeki özgün adı Má Vlast (Vatanım, Ülkem). 

Daha çok Almancadaki “Moldau” adıyla bilinen –biz Vistül diye adlandırıyoruz– Vltava’nın suları, karıştığı ana ırmak Elbe’yle uzun bir yolculuğun sonunda Kuzey Denizi’ne ulaşıyor. 

Má Vlast’ın bu yol macerasından bir bölümü Smetana’dan dinleyelim: »»» https://www.youtube.com/watch?v=uI8iTETiSqU

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Su Tasarrufu Üzerine…

İzzet Bey Amcam, Ömrü Vefa Etmedi de Bugünleri Görmedi

 

 Dün akşamdı (19-4-21); belgelerimi, bunlardan yayımlamış olduklarımın kayıtlarını elden geçirirken rahmetli İzzet Bey Amcam’ın (aslında annemin amcası) oğlunun bir yazısına da rastladım ve okumadan edemedim: Oğullar ve Babaları kitabından (Paradigma Yayınları, 2010) Babamla Sırlarımız yazısı… 

*

Kadir’in anlattıklarında, bana hiç de yabancı olmayan şeyler de vardı; bunlardan en dikkatimi çeken, amcamın “sofrada suya el koyma” davranışı oldu. Babamla Sırlarımız’ı okurken Amcam’ın bu tutumunun dikkatimi, daha onlara Ankara’da Bahçelievler’deki evlerinde ilk misafir oluşumda çektiğini hatırladım; yıl, 1944 ya da ’45 olmalı, on yaşlarında bir çocuğum… Ama yine de kafamda yer etmiş. Şundan olabilir: Biz o tarihlerde Tokat’ta oturuyoruz ve içme suyumuz da kullanma suyumuz da Çördük denen bir su… Aç musluğu şarıl şarıl aksın; kimsenin umurunda bile değil… Tokat bir su memleketiydi o vakitler; hepsi de gürül gürül… En az beş çeşit su sayabilirim; şimdi durum ne âlemdedir, bilmiyorum. Ama Ankarasıydı, İstanbuluydu –ve daha başka yerlerde de– o yıllarda bile öyle bol su nerdeee!… Hele içme suyu?!… Biz İstanbul’a göçünce görecektim, içme suyunun özel sepeti içine kocaman cam damacanalarla geldiğini evlere… Saka işi aksattı mı, ya da o geldiğinde siz evde yoksanız yandığınızın resmidir: hadi musluktan içebilirsen iç: acı, buruk bir şey… Annem, “Sabun bile köpürmez o suyla” derdi; yani, kireçli bir su… Piyasaya çeşit çeşit bulaşık deterjanları niye çıktı sanıyordunuz siz?!… 

Kadir’in yazısında dikkatimi çektiğini söylediğim bölümü aktarayım da durum gözlerde biraz olsun canlansın: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Müziğimiz Yeni “Altar”ları Beklerken…

Yıldızlı Semalara Bakmak

 

“Müzik” (musıkî, musikî) kısaca, “(belirli kuralllara uygun olarak) biçim ve anlamlı titreşimler kazanmış ses(ler)” diye tanımlanabilir. Ve elbette, bilimsel, teknik ve sanatsal daha nice tanımlamaları vardır; olmalıdır da… Ben burada, hiçbir iddiası olmayan –kendi anlayışıma göre– bir şeyler söylemeye çalıştım.

 

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Dil, Esop’un “Dil”i, Saray Dili, Sokak Dili

Ve Bülbülün Çilesi

 

Dil üzerine söylenecekler bitmez. Tepeye dördünü alabildim: başlığı kısa kesmek için… 

Hele, “Bülbülün çektiği dili belası” diye bir söz var dilimizde, söyleyecek söz kalmıyor geriye… 

*

Her ne kadar “Bülbülün çektiği dili belası” diye bir atasözü var ise de dilimizde, bu sözün sonucundan kurtulmak için, başlıktaki “saray dili” tanımlamasının, Osmanlı döneminde kullanılan “edebî dil”i işaret ettiğinin altını çizeyim. Sözünü ettiğim dile bir örnek vermek gerekirse, mesela şöyle bir cümle: Kendü kendü nefsüme ẓulm eyledüm.” (Âşık Paşa [1272 – 1333], Garibname.) Paşa’nın bu sözünün günümüzün sokak dilindeki karşılığı, “Kendi ayağına kurşun sıkmak.” 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

“Ticaret”e Çıkan Yol

“Kaymak Gibi…”

 

Cumhuriyet gazetesinden Mustafa Balbay, geçen pazar günkü (21-II-2021) yazısına, gazeteciliğimize “araştırmacılık boyutu”nu getirmiş olan rahmetli usta kalem Uğur Mumcu’nun sanki günümüzden söz ettiği bir yazısından şu alıntıyla başlamıştı: 

Dini duyguların ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur. Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din de her ikisine araç edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez…vi için Türkiye'ye geldi, hayatının şokunu yaşadı!

Elhamdülillah Müslümanız! 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Bir Arkadaşım Anlatmıştı

Aynıyla Vakiymiş

 

Annesi ufak tefek dikiş işlerini hep kendisi yaparmış; zaman, eski zamanlar… Aslında, her kadın çorap yamamayı, giyeceklerin boyunu uzatmayı-kısaltmayı, bedenlerini genişletmeyi-daraltmayı, mantoydu-paltoydu ters yüz etmeyi, gömlek yakası değiştirmeyi, ilik açmayı çok iyi bilirdi. 

“Zaman, eski zamanlar” dedim ya, biz çocuklar bile iğne tutmasını bilirdik. Benim ilkokul yıllarımda –1940’ta başlamıştım– IV ve V. sınıflarda “aile bilgisi” diye bir ders vardı; kız-erkek demeden teyel yapmaktan düğme dikmeye, sürfile yapmaktan çorap yamamaya kadar birçok şeyi öğrenirdik. Ancak, benim arkadaşın annesi öyle böyle değilmiş: dikiş işlerinde hısım akrabadan konu komşuya herkeslere yetişirmiş… Tabiî, bunları yapmak için vakit harcamak lazım; bu vakit nereden gidiyor? Eve ayrılacak zamandan… Hâliyle evin işleri aksıyormuş. 

Günün birinde arkadaşın babası elinde bir levhayla gelmiş eve. O nedir, falan, bir de bakmışlar, “Bizim hanım terzi” yazıyor levhada; hem de iri iri harflerle… 

“N’olacak bu?” Adam demiş, “N’olacak? Pencereye asılacak!” Ve karısına dönmüş: “Madem elâlemin işiyle uğraşmayı seviyorsun, bu arada eve de katkın olsun: bir hizmetçi tutarız…” 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.