Budayıcıoğlu’dan Bir Yazı Sunuyorum

Tam da Günümüzün Genel Ahvaline Uygun

 

Bir psikiyatri uzmanı; 1977’den beri işi bu. Ancak bizler onu, son zamanlarda TV’de yer alan ve büyük ilgiyle izlemekte olduğumuz canlandırmaların senaryo yazarı olarak biliyoruz daha çok: İstanbullu Gelin, Doğduğun Ev Kaderindir, Kırmızı Oda, Masumlar Apartmanı, Camdaki Kız ile Kral Kaybederse… Mesleğinin dışında yazarlığı ve sunuculuğu da var. Özetle, “elinin hamuruyla” çok yönlü bir kadın: o, Gülseren Hanım.

 

*

Gülseren Budayıcıoğlu (1947), bir süredir, sevenlerinin karşısında yazılarıyla da yer almakta. Bunlarda biri de Gerçek Olan Hayaller; 21 Ağustos 2021 günlü Hürriyet’te çıktı.

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

“Cevrin Yetişir!…”

Ortak Yönleri Çok İki Şarkı

 

Biliyoruz, Türkçeye doğu dillerinden, “doğu” deyince de Arapça ile Farsçadan –tabiî bunda din etmenini, etkenini göz ardı edemeyiz– pek çok kelimeye buyur etmişiz. Gerçi, kendi kültürüne yabancılaşmanın da etkisiyle Batı’dan da olur-olmaz kelimeler eklemişiz buna… Bu olgu(lar)da münevver (aydın) geçinenlerin gühahı çok ya; o da başlı başına bir dert… 

İşte Arapçadan gelme bir kelime de “cevr”dir Türkçede. Daha da vardır ya, başta, “eziyet, zulüm, acımasızlık, haksızlık; adaletin zıddı durumlar, kötü durum; üzgü, üzme, üzülme” diye sıralayabileceğim bir yığın anlama geliyor… Biz, Türkçenin yapısından olsa gerek, böyle son iki harfi de ünsüz olan dört harfli kelimelere kafadan bir ünlü ekleyiveriyoruz: “cevr” de “cevir”e yakın çıkar ağzımızdan. Bir de “cevretmek” (“cevreylemek”) diye bir fiilimiz var; kendi icadımız… 

Bitti mi? Biter mi hiç? Kızlarına “Cevriye” adını koyanlar bile var; sade anlamı “eziyet, sıkıntıyla ilgili (olan)” olan Cevriye’nin asıl anlamının, “cevr eden”, yani, “eziyet eden; zulüm, acımasızlık, haksızlık yapan; üzgü veren” olduğunu, olabileceğini düşünmüşümdür hep… Evet, böyle düşünürüm; zira, beni bu düşünceye yönlendiren iki şarkı sözü var; kapı gibi: 

İlki şu: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Adlarımız…

Ve Verdikleri Sıkıntılar

 

“Adlarımız” sözüyle kişi adlarını kastediyorum, çapı kısa tutmak lazım; işi ad olan kelimelere kadar vardırırsak içinden çıkamayız, boğulur gideriz maazallah… Mesela örneğin, şu son “maazallah” kelimesi bile adamı perişan eder. 

Gerçi zamane gençleri, “sıkıntı yok”, “sıkıntı değil” gibilerinden laflarla “şeylerine şey sürdürmüyor” pozisyonlarında dolanıyorlar etrafta, ama kazın ayağı öyle değil: adı mesela sırasıyla /t, u, n, ç, a, y/ harflerinden oluşan birisi olsunlar da göreyim ben onları… Bir devlet dairesinde yetkili soruyor: “Adın ne?” Bizimki , -gençten birisi- söylüyor: “Tunçay.”

Bitti mi? Ne gezer, daha yeni başlıyor: 

İlgili: “Nasıl yani? “Ç” mi, “C” mi?

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Dilde “Özüne Dönüşüm” Üzerine

Ve Anımsamalar, Çağrışımlar…

 

Geniş coğrafyalarda konuşulan dillerden biri de Türkçe. “Türkçe” başlığı altında birden çok altbaşlıkta yer alan ve yine birbirleriyle akrabalık bağı bulunan (aynı soydan gelen) birden çok dil var. Bunların toplamı nedir, böyle bir hesap yapılmıştır mutlaka; ama ben rastlamadım. Ayrıca, ne bu gözle bir araştırma yaptım ne de hesaplamaya kalkıştım; ancak, aklımda yer etmiş sayı, “yabancı dil” olarak konuşanlarla birlikte  220 milyon. 

Yazımın bu giriş bölümünün amacı, Türkçeyi öbür dillerle sayısal ölçekte yarıştırmak değil elbette; bu, sadece bir giriş. Türkçenin, “resmî dil” tanımı ve bildiğimiz yaygın iletişimsel konumuyla ülkemiz ile Kuzey Kıbrıs’ta kullanıldığını (yazılıp konuşulduğunu) bilmeyen var mıdır… 

*

Daha önceleri, bir “anadüşüncem” olarak türlü vesilelerle de dile getirmiştim; hep şöyle düşünürüm: 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

İşin Sonunda “Peçete Kafese Haşa”

“Peçete Kafese Haşa” - Ya da İşte Size Oyalanacak Bir Konu!

 

Türkçede bir söz vardır, baş tarafını başlığa aldım: “(İşin sonunda) vezir olmak da var, rezil olmak da…” Bu sözün din felsefesindeki karşılığı da “[E]eci(î)r olmak da var rezil olmak da…” (Ar.) Ecir, genel anlamıyla, “sevap, karşılık, mükâfat (ödül)” demek; anlamlar arasında, “nefsini kiraya veren” (işçi, gündelikçi) anlamı da var.

*

Konuya renk katmak için, araya, Oğuz Aral’ın (1936 – 2004) “Ya vezir olacaksın ya rezil!..” yazısını sıkıştırayım; rahmetli, her zamanki gibi döktürmüş ( https://www.hurriyet.com.tr/ya-vezir-olacaksin-ya-rezil-153320 )…

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Dil, Esop’un “Dil”i, Saray Dili, Sokak Dili

Ve Bülbülün Çilesi

 

Dil üzerine söylenecekler bitmez. Tepeye dördünü alabildim: başlığı kısa kesmek için… 

Hele, “Bülbülün çektiği dili belası” diye bir söz var dilimizde, söyleyecek söz kalmıyor geriye… 

*

Her ne kadar “Bülbülün çektiği dili belası” diye bir atasözü var ise de dilimizde, bu sözün sonucundan kurtulmak için, başlıktaki “saray dili” tanımlamasının, Osmanlı döneminde kullanılan “edebî dil”i işaret ettiğinin altını çizeyim. Sözünü ettiğim dile bir örnek vermek gerekirse, mesela şöyle bir cümle: Kendü kendü nefsüme ẓulm eyledüm.” (Âşık Paşa [1272 – 1333], Garibname.) Paşa’nın bu sözünün günümüzün sokak dilindeki karşılığı, “Kendi ayağına kurşun sıkmak.” 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

« Previous entries Sonraki Sayfa » Sonraki Sayfa »

Improve the web with Nofollow Reciprocity.