Zile Anıları

Öylesine Bir Yolculuk…

 

 

«BU kez yolculuğum Zile’ye…

Yıl 1946 olmalı… 

Bir Orta Karadeniz kasabasında, büyücek bir kahvehaneden bozma olduğunun şimdi şimdi ayırdına vardığım basık tavanlı bir sinemadayım…

 

Film neydi? Bilmiyorum.

 

Anımsadığım iki şey var: damlasakızı-karanfil kokulu leblebilerimiz ve koca koca plaklar…

 

Bu kadar büyük plakları ilk kez görüyordum; makine dairesinin önünde duruyordu. Pek merak etmiş, sormuştum: filmin sesini bunlar veriyormuş…

 

Ama, Ali Sabri Sineması’nda bunlardan hiç olmazdı. Tokat’a döner dönmez Bedri Bey Amca’dan sorup öğrenmiştim: filmdeki konuşma sesleri bu plaklardaymış…O konuşma sesinin, filmde oynayan insanların ağız hareketlerine uyacak biçimde çıkması için makinistler ayar yaparmış: bir yandan filmi oynatırmış, bir yandan da o plakları çalarmış… Filmdeki öteki sesler de bu plaklardaymış… Filmdeki seslerin böyle plaklardan verilmesi, 16 mm.’lik makineyle çalışan kasaba sinemalarında olurmuş… 2. Dünya Savaşı yıllarında çok görülen bir yöntemmiş…

 

Bedri Bey Amca’nın uzun uzun açıkladığı bu işe senkronizasyon dendiğini ise çok sonraları öğrenecektim. Ve Türkçe filmler, bu sözcüğü bilgiç bilgiç kullanmamı sağlamak için sanki bir yarış içindeydiler… Daha çok da yerli filmler…

*

BİR an bile sürmeyen Zile ve Zile bağlantılı Tokat yolculuğumdan döndüğümde, Behiç Bey İstanbul’a gitmeye hazırlanıyordu:

“İşte bu İstanbul Sokaklarında filmine izin almak için gene anneme gittik; biz babamızla öyle karşı karşıya gelip de, baba biz sinemaya gideceğiz falan diyecek durum kesinlikle yoktu, bugünkü baba – evlat ilişkileri gibi değildi durum yani… Babalar ile evlatlar arasında muazzam bir mesafe vardı o zamanlar ve bu mesafeyi ancak annenizin aracılığıyla birazcık olsun kapatabilirdiniz. Biz de öyle… İzinleri falan annemiz vasıtasıyla alırdık veya para ister

“Bu sefer de başladık, ‘Anne, İstanbul Sokaklarında filmi gelmiş, Türk filmiymiş.. ..ondan sonra.. ..bu da işte sesli filmmiş’ falan… Annem de, ‘Artık siz fazlaya kaçtınız… Her zaman her zaman ben babanıza söyleyemiyorum…’ İşte, ‘Kızıyor’ falan…

“Neyse, gene gitti babama söyledi: ‘Çocuklar sinemaya gitmek istiyorlarmış, İstanbul Sokaklarında mıymış ne; komşular da gidiyormuş…’ Babam da seslendi içeriden: ‘Bari iyicene baksınlar İstanbul’un sokaklarına, dedeleri ile anneannelerini görebilecekler mi!?..’

“Bir espri yapmıştı…»

*  *  *

Bu satırlar, rahmetli dost arkadaşım Behiç Bey’in (Köksal, 1929 – 2012) anıları çevresinde gelişen ve bu arada kendi anılarımdan da kesitler içeren “Ankara’da Sinemalar Vardı…” adlı anı kitabımdan. [*] 

 

*

Peki, “Zile” hangi bağlamda yer alıyor bu anılar arasında? Kısaca özetlemeye çalışayım:

Baba tarafım Tokatlı. Ben de oralıyımdır; babamın İstanbul’da bir göreve atanması dolayısıyla 1954’te ayrldık memleketimizden.

Babamın halası “Hatun Eme”nin kızlarından Zehra Hala bir tarihte Zile’ye gelin gitmiş; Zile, Tokat’ın en büyük ilçesi… Yine bir tarihte. Zile’nin eşraflarından Hamdi Bey (Bilgen) adlı bir zat ikinci evliliğini yapacak olmuş: Zehra Eme de kıskardeşi Latife Hala’yı önermiş ve bu evlilik gerçekleşmişti.

*

Hamdi Bey’in rahmetli eşinden yetişkin çocukları da var: aklımda kaldığı kadarıyla –bize geldikleri için yer emiş aklımda– Mualla, Süheyla ve Mübeccel ablalar… Latife Emem, babam o tarihte ailenin en büyük erkek ferdi olduğu için el öpmeye bize de gelirken onları da getirmişti. Sanırım, Zehra Hala da gelmişti birlikte. Annemin, baba tarafından pek sevdiği akrabalarımızdı Hatun Eme ile çocuları…

Uzatmayayım, ben o tarihlerde daha çocuk sayılırım; deli-dolu bir şey… Latife Hala anneme demiş olmalı ki, –bu benim tahminim– “İnal’ı tatilde bize yolla (Zile’ye yani), bizim orada bir yatır var, orada okuyup üfleriz, akıllanır.” Bizimki de bu işe inanıyor… Her neyse, tatilde Zile’ye göderildimdi.

İşte o günlerde Latife Halalarda yaz temizliği falan yapılıyor. Bir gün, keteler, yaprak dolmaları fiian yapıldı, yerdeki kilim, yaygı gibi şeyler toplanıp bol sulu bir yere gidildi; kilimler vesaireler tokaçlandı, yıkandı, kurusunlar diye çalıların üzerlerine serildi ve halam, “Gel İnal, sana bir şey göstereceğim” diyerek beni ahır gibi bir yere götürdü; “ahır gibi” değil, yem yalağı, hayvanları bağlama halkalarıyla tam bir ahır; birkaç tane de ancak birer kulaç boyunda urgan parçaları… Sadece sığır takımı eksik… 

Halam, urgan prçalarından birini eline alıp, “Bak İnalım, bununla seni bu halkalardan birine bağlayalım, biz dışarıda kapının önünde dualar okuyacağız, sen daha akıllanacaksın, annenleri üzmeyen bir efendi çocuk olacaksın; hangi halkaya bağlayayım, sen söyle” dedi. Aklı sıra kendi ipimi bana çektirecek… Durur muyum orada, fırlayıp attım kendimi dışarı; doğru yükleri sarılmakta olan katırın yanına: “Hemen bitirin sarmayı, ben gidiyorm bununla eve!”

Millet şaşkın; halam, bize doğru koşturmakta, bir yadan da “Bırakmayın, yalnız başına kaybolur; ben ne derim o vakit Muzaffer yengeme!…” Ardından da bana dönüp “İleride yolun üzerinde mezarlık var, nasıl geçeceksin tek başına oradan!?… Okutmadın da kendini… Hadi İnalım, gel de okuyalım; kör olayım, hiçbir zarar gelmeyecek sana…” 

Ben ise ter ter tepiniyorum “Gideceğim” diye. 

*

Sonunda katırın tepesinde yola koyulmıştum. Ve bilmediğim bir kasabada katırcık beni Amasya Caddesi’ndeki evin önüne getirip “zınk” diye durmuştu. Ertesi sabah Tokat yolundaydım…

 

İnal Karagözoğlu

14 Ekim 2021 Perşembe

 

___________________

* Alıntı (Ankara’da Sinemalar Vardı… ~bir sinema makinistinin penceresinden o günlerin resmî olmayan tarihi –öykülenmiş anılar [kitap]; [Anıların başkişisi uzun yıllarını sinema makinesinin arkasında geçirmiş rahmetli arkadaşım Behiç Abi’nin, Behiç Köksal’ın anlattığı 1935-78 yıllarına ilişkin anılarından ve benim aralara serpiştirdiğim 1940-61 yıllarından anılarımdan bir seçki; s. 69-71.] ~Bileşim Yayınevi, Haziran 2004, İstanbul)  

 

 

© 2021 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.