Günümüzden Bir Kare

Ama Nasıl Bir Kare? İçerisinde Üçgenler, Beşgenler, … Olan Tuhaf Bir Kare!

 

 

Çevirmen yazar Ülker İnce, hâlen kalem oynatmakta olan yazarlarımızın bazıları için “yazıları(nı) okumak büyük bir eziyet, hatta bana göre olanaksız” diyor.

 

İşte, içerisinde bu değerlendirmesinin yer aldığı Yeni Osmanlıca… başlıklı yazısı:

 

«Bu yazıdan anlaşılması gereken şey nedir? Hayır, Arapça sözcük kullanılmamalı demiyorum (dilimize yerleşmiş, dilin malı haline gelmiş Arapça sözcükler vardır), yabancı kaynaklı sözcükler ya da eğretilemeler kullanılmamalı da demiyorum (bütün dillerde başka dillerden ödünç alınmış sözcükler, eğretilemeler bulunur). Yeri geldiğinde ve anlaşılır bir gerekçeniz varsa hepsi kullanılabilir. Ancak felsefe gibi ciddi konularda yazı yazmak öncelikle dil titizliği isteyen bir iştir demek istiyorum.

 

Doğu Batı dergisinin 96. sayısının alt başlığını görünce (Akıl Tutulması Çağı-1) dergideki yazıları hemen okumak istedim.

 

Yazarların çoğunun ele aldıkları konularla ilgili olarak etraflı bilgiye sahip oldukları, o konuda yazılmış metinlerin pek çoğunu okudukları, okudukları şeyler arasında ilişki kurmayı bildikleri anlaşılıyor ama yazıları okumak büyük bir eziyet hatta bana göre olanaksız.

 

Felsefe metinlerini okuyup anlamak zaten zordur, diyeceksiniz belki de ama buradaki zorluk o değil.

 

Doğu Batı dergisinin yazarları adeta derginin adını hak etmesi için – İngilizce, Fransızca, Almanca gibi – batı dillerinden ödünç alınmış olan yabancı kökenli ne kadar çok sözcük kullanmışlarsa Doğu (Arapça, Farsça) kökenli de o kadar çok sözcük kullanmışlar.

 

Mis gibi Türkçe karşılıkları dururken sözcüklerin Türkçelerini ısrarla kullanmamalarının özel nedenini hiç anlayamadım. Yazarlar biliyorsa keşke bunu açıklasalardı.

 

Örneğin “konu” gibi son derece güzel ve işlek, rahatça Türkçe ekler ekleyebileceğiniz Türkçe bir sözcük dururken insan neden acaba Arapça “mevzu” sözcüğünü kullanır? Hele o Arapça sözcüğe bir de (ses etkisi bakımından yaratacağı soruna aldırmadan) Türkçe ek ekleyip de “mevzusu” der?

 

Zamanında bize, “mevzusu” denmeyeceğini, “mevzuu” deneceğini öğretmişlerdi. Yoksa artık doğrusu yanlışı diye bir şey kalmadı mı? Kimin keyfi nasıl isterse öyle mi? Dil topluluğunda oluşmuş uzlaşımlara uymak diye bir şey yok mu?

 

“Mümkünat denizi” sözünü, “olabilirlikler / olasılıklar / olanaklar ya da imkânlar denizi” söyleyişlerinden biri karşılamıyorsa “mümkünat” sözcüğünün nasıl bir farka işaret ettiğini ben anlayamadım, herkes anlıyorsa kabahat bende diyeceğim.

 

Ancak zaten var olan felsefe dilini, felsefe terimlerini kullanmayarak oturup yeniden bir dil icat etmek felsefeyi bilmeceye çevirmek değil de nedir, sorusunu sormadan da edemeyeceğim.

 

ARAPÇA SÖZCÜKLER

 

Derginin hemen ilk 4-5 sayfasından rastgele ve kabaca derleyeceğim şu Arapça sözcüklerin, o güzelim Türkçe karşılıklarının kabahati nedir?

 

Derginin yazarlarının sanırsınız ki Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türk dilinin, “yabancı dillerin egemenliğinden kurtarılması” amacıyla başlatılan arılaştırma hareketinden, bu hareketin başarılı sonuçlarından hiç haberleri olmadığını ya da bu harekete tamamıyla karşı olduklarını ilan ediyor, bu hareketi reddediyor ve suyu tersine akıtmak istiyorlar.

 

Yoksa niçin “görev” demek varken “vazife”, “oluşan” demek varken “müteşekkil”, “adamak” demek varken “vakfetmek”, “onaylamak, doğrulamak” demek varken “teyit etmek”, “önermek” demek varken “teklif etmek”, “dolaşımda” demek varken “tedavülde”, “kendine özgü” demek varken “nevi şahsına münhasır” desinler?

 

Benim bildiğime göre bütün dillerde sözcükler hazır halde gökten zembille inmez, anlamlarını ve içeriklerini kullanımdan kazanırlar.

 

Bir başka deyişle bu demektir ki dilinizde var olan sözcükleri farklı bağlamlarda ne kadar çok kullanırsanız o sözcükler o kadar çok içerik kazanır, kullanıldıkça daha kullanışlı hale gelir, kullanmadığınız zaman da yaprak gibi kurur, düşerler.

 

YABANCI SÖZCÜKLER

 

O bakımdan Türkçe karşılıkları varken ve o karşılıklar yaygın olarak kullanılan işlek sözcüklerken yabancı dil kökenli sözcükler kullanmanın mantığını anlamam da zordur.

 

“Varsayımsal” demek varken niçin “hipotetik” densin (hipotetik sözcüğünü – eğitimli eğitimsiz – herkes çok mu iyi bilir?), “olgu, olay, görüngü” demek varken “fenomen” (rastgele sorun bakalım eğitimli insanlar arasında kaç kişi “fenomen” sözcüğünün anlamını tam olarak söyleyebilecek) ya da “ayrıntı” sözcüğü dururken “detay” demenin gerekçesi nedir?

 

Sonuçta yabancı sözcükler, bir dil topluluğunun pek çok üyesi için ancak belli bir bağlamda anlam ifade eden, onun dışında kaynak dildeki anlam zenginliklerini taşımayan “verimsiz” sözcüklerdir.

 

Örneğin, “Doğal hakların delegasyonuna dayalı sözleşme” sözünden ne anlıyorsunuz? Bu cümleyi yazan kişi belki de “delegasyon” sözcüğünün Türkçede de kullanıldığını düşündü ve hiç duraksamadan “delegasyon” olarak kullandı ama “delegasyon” Türkçe bir sözcük değildir, ödünç bir sözcüktür ve “ödünç sözcükler” genelde belli anlamlarıyla ödünç alınır. Örneğin, biz “delegasyon” sözcüğünü Türkçede yalnızca “temsil heyeti” anlamında kullanırız, oysa yukardaki örnekte o sözcük “belirlemek, saptamak, adını koymak” anlamında kullanılmıştır.

 

Bir de şu var: “Delegasyon” sözcüğünü “delegasyon” olarak değil de buradaki “belirlemek ya da saptamak” anlamıyla aktarmaya kalktığımız zaman cümleyi de başka türlü kurmak zorunda kalırsınız. Bambaşka bir cümle kurarsınız.

 

Bunu özellikle vurguluyorum çünkü sözcükleri ödünç alırken çoğu kez sözcüklerle birlikte, dilsel yapıları da ödünç alırız. Bu ne demektir? Yabancı kökenli sözcük kullanma sorunu yalnızca sözcüklerle sınırlı değildir, dilsel yapıları da ilgilendirir demektir.

 

Yabancı kökenli sözcüğü kullanırken çoğu kez yabancı kökenli dil yapılarını da kullanırsınız. Bol kepçe yabancı kökenli sözcük kullanmaya meraklı arkadaşlara, sözcüklerle birlikte yabancı yapıları da ödünç aldıklarını hatırlatmak istiyorum ki bu çok iyi bir şeyse almaya devam etsinler.

 

EĞRETİLEMELER (METAFORLAR)

 

Dergideki yazılarda kullanılan eğretilemelerin bazıları da yabancı dil kaynaklı. Ya da yabancı dil kaynaklı olup olmadıklarını bilmeseniz bile size o duyguyu veriyorlar çünkü Türk dilinin yapısına, doğasına, dil kullanıcılarının alışkanlık ve beklentilerine, algılama geleneklerine uygun değil ya da uygun hale getirilmeden kullanılmış.

 

Örneğin, “Felsefenin tarihinin havını tersine tarayan eleştirel bir düşünür” ifadesindeki “felsefenin havını tersine taramak” eğretilemesini Türkçe söyleyişe uygun bulmak zor.

 

Bunun ne anlama geldiğini anlasak bile, “Bu Türkçede böyle söylenmez” demeden edemeyiz. Belli bir dil topluluğunun oluşmuş belli söyleyiş alışkanlıkları vardır çünkü.

 

Belki de bu aykırılık yüzünden benim aklıma İngilizcesi, “beklenenin ya da alışılmışın tersine” anlamına gelen “rub against the grain” ifadesi geldi. Türkçe metindeki eğretileme sanki onun çevirisiydi çünkü hiç Türkçe söylenmiş gibi görünmüyordu.

 

Bazen insan bile bile yabancı kökenli bir eğretilemeyi ödünç alabilir ama onu Türkçe söyleyişe uygun hale getirmelidir. Bu kaygının duyulmaması tuhaf.

 

Bakın “Enformasyon toplumu söyleminin yürüyeceği yolun taşlarını döşeyen… kitap” sözünde de – bir eğretileme var.

 

Önce bu sözden ne anladığımıza, sonra eğretilemeye bakalım: Kabaca söylersek “Enformasyon toplumu” diye bir tanımlama varmış (dikkat ederseniz ben, yazının yazarı olan kişi gibi “söylem” demiyorum, “tanımlama” diyorum çünkü “enformasyon toplumu” bir tanımlamadır, “söylem” bambaşka bir şeydir.

 

Ayrıca “söylem” sözcüğü burada “discourse” sözcüğünün karşılığı olarak kullanıldıysa “discourse” sözcüğünün tek bir anlamı yoktur, “tez, sav, ifade, tanımlama” gibi pek çok anlamı vardır. Her gördüğünüz “discourse” sözcüğünün karşılığı da “söylem” değildir), bir de o tanımlamanın yürüyeceği yolun taşlarını döşemiş olan bir kitap varmış.

 

Büyük bir olasılıkla yazar yabancı bir metinden bir alıntı yaparken o yabancı metinde geçen eğretilemeyi (yolun taşlarını döşemek eğretilemesini) de yabancı metindeki sözcüklerin ve yapıların karşılıklarını kullanarak aynen Türkçeye aktarmaya çalışmış.

 

Eğretilemeleri her zaman böyle “aynen” aktaramazsınız. Bunu ben söylüyorum diye değil, olmaz da ondan. Şimdi anlatması uzun ama çoğu durumda acayip, anlaşılmaz, normal söyleyişe, okurun alışkanlık ve beklentilerine aykırı bir şey söylemiş olursunuz.

 

Bunu fark ettiğiniz zaman buna bir çare düşünmeniz gerekmez mi? En kolayı eğretilemeyi aktarmayı bırakıp anlamını aktarmak olmaz mı? .

 

ÇEVİRİ SORUNLARI

 

Yukarıda verdiğim örneklerin birçoğu aynı zamanda çeviri sorunlarına da giriyor. Yabancı kaynaklara yaslanarak yazılan bütün yazılarda bu sorunun bin türlüsünü görüyoruz.

 

Belli konularda yazı yazan insanlar yabancı kaynaklardan bazı cümleleri böyle sözcüğü sözcüğüne, çok kötü bir şekilde çevirerek alıntılıyorlar, bir de o kişiler o alanlarda sözü geçen kişilerse onların o bozuk çevirilerini başkaları da alıntılıyor, böylece o söyleyiş yerleşik hale geliyor. Bunlar bir kez yerleşik hale geldikten sonra bunları bir daha hiç kimse doğrultamaz!

 

Hem çeviri sorunu hem de yabancı kökenli sözcük kullanma sorunu olarak gördüğüm bir örnek daha vereyim:

 

Örneğin, “…ne Rumsfield’in üçlü, ne Kerwin ve Zizek’in dörtlü ne de DeNicola’nın beşli kategorizasyonu tüketilebilir” biçiminde bir cümle gözüme çarpıyor. Cümleyi anlayabilene aşk olsun!

 

Ama ben anlıyorum çünkü bu cümlenin hangi İngilizce cümlenin kötü çevirisi olduğunu biliyorum, o İngilizce cümledeki “tüketilebilir” (büyük bir olasılıkla “exhaust”) sözcüğünün bu anlamının dışında, bu bağlama uygun (“tamamına erdirmek”, “sonuçlandırmak” gibi) başka anlamlarının da bulunduğunu biliyorum.

 

Bir cümleyi böyle, kör kör parmağım gözüne, der gibi çevirirseniz sonuç bu olur, demek istiyorum…

 

Bu yazıdan anlaşılması gereken şey nedir? Söylememe gerek yok ama söyleyeyim. Yoksa toptancı yargılarda bulunmuş, toptancı kurallar önermiş gibi olurum.

 

Hayır, Arapça sözcük kullanılmamalı demiyorum (dilimize yerleşmiş, dilin malı haline gelmiş Arapça sözcükler vardır), yabancı kaynaklı sözcükler ya da eğretilemeler kullanılmamalı da demiyorum (bütün dillerde başka dillerden ödünç alınmış sözcükler, eğretilemeler bulunur).

 

Yeri geldiğinde ve anlaşılır bir gerekçeniz varsa hepsi kullanılabilir. Ancak felsefe gibi ciddi konularda yazı yazmak öncelikle dil titizliği isteyen bir iştir demek istiyorum.

 

“…(N)e de beşli kategorizasyonu tüketilebilir” gibi, okurun öldür Allah anlayamayacağı tek bir ifade bile bazen yazara güvenini sarsmaya yeter. Yazar dili iyi kullansın da okur anlamıyorsa kendi bilgi eksikliğinden dolayı anlamasın.

 

GEREKSİZ EDATLAR

 

Yine dergideki yazılarda kötü çeviriler yoluyla gereksiz edat kullanımları dikkat çekiyor: “iletişim modellerindeki değişime dair fikirler”. İster istemez bu nasıl Türkçe demek geliyor içimden çünkü Türkçede bu böyle söylenmez, “iletişim modelleriyle ilgili düşünceler” falan denir.

 

“Marx’ın insanların kendi tarihlerini yapma imkanlarına dair tespitleri” deyişinin Türkçesi, “İnsanların kendi tarihlerini yapma olanaklarına sahip olduğu saptamasında bulunan Marx’ın bu görüşü” olabilir.

 

Yazıya son vermeden önce isterseniz gelin sizinle R. T. Erdoğan’ın gençler için söylediği bir cümle üzerinde bir uygulama yapalım.

 

“Gençler kualifikasyon noktasında kendilerini ispatlamalılar” cümlesindeki gereksiz yere kullanılmış “noktasında” edatını atmayı, “kualifikasyon” sözcüğünün yerine Türkçe karşılığını kullanmayı deneyelim. Ya da siz deneyin. Ben denersem, aklıma “Gençler iyi yetişmiş olduklarını kanıtlamalıdır” demek geliyor.

 

AKP Türkçesiyle felsefe yapılır mı yapılmaz mı, yapan yarı yolda kalır mı kalmaz mı, siz karar verin.»

 

*  *  *

Beni epey aşar bu konu; karar veremem… Söz okurda.

 

 

İnal Karagözoğlu

12 Ekim 2021 Salı

 

 

© 2021 İK

 

 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.