ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -12-

Bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmî olmayan tarihi

 

öykülenmiş anılar

(devam -12-)

 

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 

 

 

SİNEMALAR BENİ BIRAKMIYOR!..  

 

 

“İzmit’te tuttuğum ev, bir açık hava sinemasının karşısındaydı. Bu da büyük bir tesadüftür… Altınnal Sineması. Daha sonra oraya kapalısını yaptılar.

 

“İşte, bir adam var oralarda, bizim evin oralarda; gidip gelirken selamlaşıyoruz… Tanıştık: sinemanın sahibiymiş… Bekir adında gençten biri. Aslında, sinemanın sahibi babası Emin Bey… Yetmiş yaşlarında birisi. İşlere Bekir bakıyormuş… Ben de, benim de vaktiyle bu sinema işlerinde çalıştığımı anlatmıştım.

“Bir gece evde oturuyoruz, misafirlerimiz de var, kapı çalındı, baktık, bir delikanlı: karşıdaki sinemacı göndermiş, sinemacı Bekir… Acele beni çağıyormuş…

 

“Gittim. ‘Ağabey, benim makinist bıraktı kaçtı yahu!…’ Adam zam istemiş, bizimki de, ‘Veririz, hele bir düşünelim’ demiş. O da, ‘Mademki şu anda vermiyorsun, ben de işi bırakıyorum’ demiş, filmin birinci bölümünü oynatmış, 5 dakika ara verir vermez bırakıp gitmiş…

 

“Sinemacı Bekir de çocuk da hiç anlamıyorlar işten… ‘Amman’ demiş çırağa, ‘Behiç Ağabey’i çağır da gelsin…’ Çıktım makine dairesine baktım, benim yıllarca çalıştığım Sinemekanika diye bir İtalyan makinesi vardır, ondan… Çok halk tipi bir makine…

 

“Bekir öyle telaşlanmış ki, ‘Behiç Ağabey, aman ne olur, şu işi bitirelim’ diye âdeta yalvarıyor… Hemen ikinci bobini taktım, filme başladım. Bekir dedi ki, ‘Behiç Ağabey borcum ne kadar?’ ‘Yoo’ dedim, ‘para falan almam…’ Bu sefer Bekir, ‘Behiç Ağabey, ne olur’ dedi, ‘şimdi hem bunun parasını vereyim, beni çok müşkül durumdan kurtardın, hem de mevsim sonuna kadar sen bak…’ ‘Onu yarın konuşuruz, şimdi evde misafirlerim var’ dedim.

 

“Ertesi gün görüştük; geçmiş gün, zannediyorum, ‘Üç yüz lira alırım ayda’ dedim, o da ‘Tamam’ dedi, kabul etti. O mevsimi öyle bitirdik… 1968’de oluyor bu.

 

“Bekir ertesi yıl için de teklif etti; ‘Vallahi’ dedim, ‘sinemacılıktan benim ağzım çok yandı; ben seni seviyorum, seninle kötü olmayalım, ben bu işi yapmayayım; şimdiden makinistini ayarla…’ ‘İlla ağabey, illa…’ Kıramadım, ertesi yıl da çalıştım. Dört yüz lira verdi. Ondan sonra da sinemacılığı bıraktım.

 

“Bıraktım da, nasıl bıraktım? Böyle ticari sinemalarda çalışmadım o kadar…

 

 

Seyyar sinemacılık

 

“Benim bir de seyyar sinemacılık maceram var ki, onu da kısaca anlatmak isterim” diye başladı Behiç Bey. Bu kısmı kesip atmaya gönlü razı değildi.

Yıllar önce Ankara’da, Park Sineması’nda, bir ucuz halk matinesinde, bir metrelik filme bile kıyamamıştı… İki buçuk saniyelik bir film parçasına… Kara Korsan’dan…

Nasıl olurdu da şimdi “Anılar”ını keserdi?!..

 

“Büyük Sinema’da İlhami ile ben Nuri adındaki ustayla çalışıyorduk. O birinci makinistti, bizler de makinist diye geçiyorduk. Nuri Usta bir yerden Pathé marka bir Fransız sinema makinesi almış… On altı milimetrelik bir makine… İki de film… O zamanlar çok modaydı, on altı milimetrelik filmler vardı…

 

“Bir gün Nuri bana dedi ki, ‘Al bu makineyi, filmleri, Adana, İskenderun taraflarını dolaş; biz burayı idare ederiz…’

 

“Filmlerden biri, Zuhur-u İslam diye bir Arap filmi; ‘İslamiyet’in Doğuşu’ yani… Öbürü de yerli bir film…

 

“Nuri Adana taraflarındandı… Kırıkhan’dan… Oralarda iş yapılacak yerleri iyi biliyordu… Bir liste yaptı: gidilecek yerlerin listesi…

 

“Çıktım yola, doğru İskenderun’a gittim, oradan da Kırıkhan’a…

“Kırıkhan’da önce Nuri’nin annesini buldum, arkadaşlarını buldum… Anlattım, böyle böyle, ‘Sinema oynatacağız…’

 

“Arkadaşlar bana bir tellal tuttular; adamın elinde kulplu bir boru var, onunla bağıracak… 1951’de oluyor bunlar; o zaman öyle seyyar hoparlör falan yok… Film oynatacak bir de kahvehane bulduk.

 

“Tellalı işe saldık… O bir yandan bağıradursun, ben de akşam için hazırlıklara başladım. İşte böyle meşgulken, yanıma kahveci geldi, dedi ‘Ağabey, bu akşam filmi oynatamayacağız.’ Niye? ‘Bana sebebini sorma’ diyor, başka bir şey demiyor…

 

 

Meğerse…

 

“Meğerse, oradaki sinemadan adamlar tehdit etmişler kahveciyi: ‘Yerini verme. Yoksa, kahveni dağıtırız, mahvederiz seni’ demişler. O da korkmuş… Kapalı sinemaymış… Bir tek bu sinema varmış…

“Dedim ki, ‘Adamlara götür beni, konuşayım.’

“Bu işe de yanaşmıyor…

 

“Tam bu sırada öbür taraf bağırtmaya başladı ki, ‘Sinema bedava!..’

“Ben de, ‘E, ben de bedavaya oynatırım’ dedim.

 

“Derken bizim çocuklar geldiler… Dediler ki, ‘Behiç Ağabey, sen hiç merak etme; tamam, biz de bedava diyelim ama, biz senin paranı toplarız.’

 

“Zahir, ‘Bu adam buraya geldi, bu kadar masraf etti, Nuri’nin misafiri sayılır, oynatma demek ayıp olur’ diye düşünüyorlar…

 

“İçlerinde, Halk Partisi’nin Kırıkhan ilçe başkanının oğlu da var… ‘Sen hiç merak etme, biz senin paranı toplarız’ deyip duruyor…

 

“Gitmiş öbür tarafa sinemacıyla konuşmuş:

“‘Gelin, siz davetlimiz olun… Bu arkadaş bugün oynatıp gidecek; niye böyle yapıyorsunuz…’

 

“Neyse… Ses seda kesildi.

 

 

Bir akşamlık iş…

 

“Akşam oldu. Millet nasıl kalabalık!..

 

“Kapıdaki çocuklar halka diyormuş: ‘Bu arkadaşın çok masrafı oldu buraya gelmek için. Size iki film birden gösterecek, gelin, masrafları çıksın…’

 

“Hesapça on beş kuruşa oynatacaktık, çocuklar, millete böyle diye diye yirmi beşer yirmi beşer öyle bir para toplamışlar ki…

 

“Sinemanın adamları da geldi… Karılarıyla beraber… Çocukları da… Benim misafirim olarak… Gittim yanlarına, ‘Ben sabahleyin zaten gidecektim’ dedim, misafirim oldukları için teşekkür ettim.

 

“Filmleri oynattım…

 

“İnsanlar, senelerdir doğru dürüst film seyretmiyormuş; bizimkilerin başı var sonu var… Şahane mevzuları var…

“Herkes pek memnun oldu.

 

“Neyse… Millet dağıldı, ben toplanırken o bana yardımcı olan arkadaş geldi yanıma, dedi ki, ‘Ağabey, bu gece buradan gidelim. Bunlar ne yapar yapar bir kötülük ederler… Önümüzü kestirebilirler, otelde bir hadise çıkarttırabilirler… En iyisi hemen gidelim.’

 

“Buradan sonra Reyhaniye’ye gidecektim, yakın yer… Eh ne yapalım… Hemen bir kaptıkaçtı tuttuk, ben makineyi falan yerleştirirken arkadaş da gitti oteldeki yeri sildirdi, yola çıktık.

 

“Reyhaniye’de Kırıkhan’daki gibi bir hadise çıkmadı. Ama şu oldu:

“Birinci filme başladım: Zuhur-u İslam’a… Benim, ‘cam tozu’ dediğimiz bir seyyar perdem vardı, pırıl pırıl görüntü veriyordu… Filmde, Bilal-i Habeşi’nin bir duvarın üzerine çıkarak ezan okuduğu bir sahne vardır, işte tam o sahne oynarken, büyük bir bağırtı koptu sinemada, sonra da bizim film görünmez oldu. Işıkları yaktım, bir de bakarım ki, kahverengi kısa sakallı bir genç, fimde ezan okuyan Bilal-i Habeşi’ye saldıran adamları görünce, galeyana gelip oralardan kaptığı bir sandalyeyle benim cam tozu perdemi parçalamış… Adam, bir elinde sandalye bağırıp duruyor: ‘Nasıl döversiniz bir Müslüman’ı!?…’ Sakallıyı tutup dışarıya çıkardılar.

“Ve öğrendim ki, zavallı, ilk defa bir film seyrediyormuş; sinema nedir hiç görmemişmiş…

“Adamı götürmüşlerdi ama, ben filme devam edemiyorumdum… Perde mahvolmuştu… Kimse de çıkıp gitmiyor… Ben de dedim ki ahaliye, ‘Birkaç beyaz çarşaf getirin bari de filme devam edeyim.’ Neyse, çarşaflar geldi, duvara tuttturduk ve filmi böylece bitirdik…

 

“Filmi bitirmiştim, ama iş de bitmişti. Perde yoktu çünkü… Reyhaniye’den Dörtyol’a gittim, Nuri’ye telefon ettim: ‘Ben geliyorum.’

 

“Topladığım paraları bankaya yatırıyordum. Nuri Usta’nın hesabına… Bana pay veriyordu. Yeme-içme ayrı…”

 

 

Benim de bir 16’lığım oldu… Rosner…

 

SONRA? Behiç Bey sustu. “Seyyar sinemacılık bitti mi yoksa” diye korka korka sordum.

 

“Benim bu ilk seyyar sinemacılığımdan sonra, ben de şahane bir Avusturya makinesi aldım: Rosner… On altı milimetrelik. O Pathé’yi ikiye katlayan bir şey bu… Canavar gibiydi böyle… Başladım onunla kendi hesabıma çalışmaya…

 

Ankara’da. Yazları…

 

“Yazlık sinemalara geçildi mi, hemen izne ayrılıyordum. Yakın yerlere giderdim: Balâ, Kızılcahamam… Böyle yakın yerler… Kışın da okullara giderdim. Makinist arkadaşlar, aramızda anlaşırdık… Herkes kendi hesabına bir şeyler yapardı.

 

“Ayşecik filmleri vardı o zamanlar… Zeynep Değirmencioğlu’nun o çok güzel çocukluk filmleri… Dört-beş tane almıştım; okullarda onlarla çok güzel iş yaptım. Okullar için de bir gelirdi bu, çünkü pay verilirdi. Bir müddet de işte bunlara da devam ettim.

 

“İzmit’ e geldikten bir müddet sonra bu seyyar sinemacılık gene başladı. Daha çok okullarda…

“Petkim’in sinemaları vardı, biri kışlık biri yazlık… Yazlık sinemanın makinistliğini de yapardım. Beni buradan tanıyanların isteğiyle başladı okullara falan gitmek. Bu işler, parça parça olan şeylerdi.”

 

“Bu işler, parça parça olan şeylerdi” sözlerini duyup da anlamamam olanaksızdı: evet, macera bitiyordu. Filmin sonu birdenbire gelivermişti işte… Her an beklediğim, ama kendimden bile sakladığım bir sonuçtu bu.

 

Bir devam filmi?!.. Hiç olmzsa bir makara daha?!.. Ne olursun Behiç Ağabey, ha?..

 

 

Sinema afişleri…

 

BEHİÇ Bey içimden geçenleri duymuş muydu? Belki…

 

“Zaman zaman sözü geçti, yaptığım bir iş de afişçilikti. Beni sinemaya bağlayan bir merak… Ankara’da birçok sinemaya afiş yaptım. Boyamı kendim hazırlardım.

 

“Toprakboya kullanılırdı, bir de eşek tutkalı dediğimiz şey…

 

“Bu eşek tutkalı çok pis kokar… Leş gibi… Bunu suyla ateşin üzerinde eritiyorduk. İstediğimiz renkte boyayı, toprakboyaları tutkalla birlikte karıştırarak kendimiz yapıyorduk.

 

“Bu renk renk boyaları konserve kutularına koyardık.

 

“Böyle boyaların en kötü tarafı, eşek tutkalından dolayı çabuk donmasıydı. Hemen ocağın üzerine koyup ısıtmamız gerekiyordu.

 

“Afişleri, sinema perdesinin altında ekseriya büyücek bir oda vardır, salon gibi, orada yapardık. Oraya, sinemanın malzemeleri falan konur…

 

“Afişlerin boyu, en aşağı iki buçuk-üç metreye dört-beş metre… Bazen, bunun iki misli olanları da yapardık.

“Afiş böyle büyük yapılacaksa iş değişirdi: odun kartonu dediğimiz malzemeyi kullanırdık. Hal’in girişinde Mahmut Nedim’den alırdım; afişlik şahane odun kartonu vardı onda…

 

“Mesela, Gary Cooper’ın oynadığı bir kovboy filmi gelmişti, onun orijinal afişteki küçük bir fotoğrafını büyütüp o kartondan dekupaj yapmıştım. Yedi metre falandı… Sinemanın önüne asmıştık…

 

 

Sinema merakı yazı ve resimle buluşursa

 

“Afiş yapmaya başlayışım, makinistliğimden evvel sayılır. Yazıya da resme de meraklıydım. Bu meraklarım sinema merakıyla birleşince, bende afiş yapma hevesi başladı.

 

“Sinemacılık zaten benim kanıma daha küçükken işlemişti bir defa…

 

“Mağazalara da işler yapardım; mesela yılbaşı vitrinleri…

 

“Benim bir merakım vardı: dekupe iş. Sağlık Bakanlığı’nın orada, anacadde üzerindeki bir çocuk mağazasına Pamuk Prenses ile Yedi Cüce’yi yapmıştım bir keresinde…

 

“Benim bu yaptığım şeylerin yanında sinema afişleri çok kolay bir şeydi: bu afişler öyle sanat falan istemiyordu. Neden? Çünkü, orijinal afişler geliyordu. Bunların muayyen yerlerini kesiyorduk biçiyorduk, sonra da yapıştırıp boş yerleri boyayla dolduruyorduk…

 

“Biz bu işe ‘fener’ derdik. Mesela, Tim’in Kara Kaplanı diye bir film gelmişti, Tim, filmdeki çocuğun adı, öyle bir kaplan fotoğrafı vardı ki orijinal afişte, çok canlı.. ..ben de ne yaptım, kaplanı afişten oyup aynı şekilde kestiğim odun kartonuna yapıştırdım, kaplanın bu gövde kısmını, altına bir tahta parçası koyarak asıl zeminden yukarıda duracak şekilde çaktım, kaplanın kuyruğunu bu zemine sıfırdan yapıştırdım, hayvanın baş tarafını daha da yükseğe tutturdum, zemine de orman resmi yaptım… Öyle oldu ki, sanki kaplan atlıyor!.. Kuyruğu geride, başı ileride!..

 

“Bunları şunun için anlatıyorum: müşteriyi çok cazip afişlerle meraklandırırdık…

 

 

Büyük’te makinistlikten de önce

 

“Büyük Sinema’ya afiş yapmaya, daha oraya girmeden evvel başlamıştım. Birçok açık hava sinemasına da afiş yaptım. Kapalılardan en çok da Ulus Sineması’na…

 

“Burada Kâzım Usta’yla beraber çalıştım. Çok muazzam bir ustaydı. Pirimizdi… Ben onun çırağıyım.

 

“Son yaptığım afişler, Kızılırmak Sineması’na yaptıklarımdır: Biri Türkân Şoray’ın oynadığı Metres filmi içindi, öbürü de Kemal Sunal’ın bir filmi için…

 

“Seyyar sinemacılığım sırasında da afişler yaptım. Bunların çoğu iki taraflı afiş olurdu. Hem önü hem arkası afiş… Seyyar afiş… Bir adam tutardık, afişi başından geçirirdik… ‘Bu akşam şurada şu film oynayacak’ diye bağırarak dolaşırdı…”

 

Hey gidi Tokat günleri… Hey gidi Ali Sabri Sineması…

 

 

(sürecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.