ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -11-

Bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmî olmayan tarihi

 

öykülenmiş anılar

(devam -11-)

 

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 

 

 

BÜYÜK PASTANE

 

 

 

Bir başka mekân

 

 

“Büyük Sinema’nın en değişik taraflarından biri ise, birinci kattaki pastanesiydi: Büyük Pastane…”

 

Büyük Pastane…

 

Büyük Pastane’nin Behiç Bey’in anıları arasındaki yeri öylesine büyüktü ki… Ve bu anıları öylesine değerliydi ki… Tren sohbetlerimizde az mı geçmiştik o köşeden?!..

 

Geçenlerde Büyük Sinema’ya gidişimizde de, Behiç Bey beni oraya çıkarmıştı. O gün söylememiştim, zamanımız çok kıttı; zaten Madam Larissa Marika’yla tanışayım diye gitmiştik… Hem Behiç Bey de anılarını tazelemekteydi… Tatlı anılarını… Ve ben, lanet anılarımla havayı berbat etmemeliydim.

 

Şimdi?!..

 

Şimdi söyleyebilirim:

Tokat’tan Ankara’ya, dayanılmaz bir göz ağrısıyla Sıvas üzerinden gelmiştik… Tokat’ta göz hekimi yoktu; Sıvas’taki hekim de hemen Ankara’ya gitmemizi söylemişti. Nerede muayene oldum, muayene eden kimdi, bunlara ilişkin anımsadıklarım çok bulanık: o günlerde gözümde başlayan durum ne ise öyle…

Verilen damlayla biraz kendime gelir gibi olmuştum, ki, Ankara’ya gidişimin bu üçüncüsüyle ilgili anılarım, işte burada başlıyor:

Babam beni Büyük Pastane’ye götürmüştü.

 

Behiç Bey, bu anlattıklarımı üzüntü dolu bir merakla dinledi, “Demek öyle…” dedi. Neşesi solmuştu. “Boş ver ağabey” dedim, “çok gerilerde kaldı… Sen anlatmana bak!..”

 

Behiç Bey, Büyük Pastane anılarını anlatmaya, “Evet, ne diyordum, Büyük Sinema’nın en değişik özelliklerinden biri de pastanesi olmasıydı” diyerek yeniden başladı:

“Büyük Sinema’yı anlatıp da Büyük Pastane’den söz etmemek büyük eksiklik olur. Çünkü, Büyük Sinema ile Büyük Pastane, birbirini tamamlayan iki seçkin kuruluştu. Ve 1950’li yılların Ankarası’nın en nezih, en rağbet gören köşelerinden biriydi bu pastane. Unutamadığım bir yer…

“Diyebilirim ki, Ankara’nın politika sahnesinde yer alan isimler ve de bir başka konuda ün yapmış kişiler, hemen hemen bütün randevuları için burasını seçerlerdi.

 

“Bu pastane o kadar güzel, sakin ve o kadar iyi idare edilen bir yerdi ki…

“Ve aynı zamanda, burada hazırlanan yiyecekler, içecekler de, en müşkülpesent müşterilerin bile damak zevkine uygun şeylerdi. Ve Büyük Sinema’nın müşterilerinin, film arasında buradan soğuk bir içecek, nefis bir pasta alma imkânı vardı.

 

 

Madam Marika… Hassas, muhterem bir hanım…

 

 

“Büyük Pastane, bir Beyaz Rus tarafından işletiliyordu: Madam Marika tarafından… Adı tam olarak Marika Larissa’ydı ama, her nedense, Madam Marika diye ters söylenirdi. Otuzunu geçmiş olduğuna kimsenin ihtimal vermeyeceği bir hanım…

“Altmış küsur yaşında olan Madam Marika, çok güzeldi. Yalnız güzel değil, çok dürüsttü, çok da yardımseverdi… Ve çok da hayvansever bir hanımdı; en basitinden, on-on beş kadar kedisi vardı…

“Madam Marika’nın, kendisi gibi Beyaz Rus olan bir yardımcısı vardı; bizim sadece ‘Madam’ dediğimiz bu yardımcısına kedileri için özel yemekler hazırlatırdı.

 

“Madam Marika öyle yufka yürekli, öyle hassas muhterem bir hanımdı ki, hiç kimsenin aç kalmasına, açıkta kalmasına tahammül edemezdi. Bizim sinemada çalışıp da onun yemeğini yememiş bir kimsenin olabileceğini tahmin etmem.

“68 yılında vefat etti; dininde dinlensin, çok çok iyi bir insandı.

 

“İşte bu Büyük Pastane, Ankara’nın tanınmış simaları ve bu sinemanın müşterileri tarafından devamlı surette ziyaret edilen bir yerdi. Yılbaşlarında çok güzel eğlenceler tertip edilirdi burada. Çok nezih geceler… Bir ay, bir buçuk ay evvelinden başlanırdı yer ayırmaya…

“1950-55 yılları arasında, zamanın ünlü piyanisti Yaşar Güvenir ile birkaç ses sanatkârının da iştirak ettiği çok güzel yılbaşı geceleri yaşanmıştır bu mekânda…

 

“Burada her şeye çok özen gösterilirdi: sabahın erken saatlerinde her taraf pırıl pırıl temizlenir, müşteriler gelmeye başlamazdan önce her şeyler hazır edilmiş olurdu. Büyük Pastane’nin ilk müşterileri, saat 12 sıralarında gelirdi.

 

 

Bir mayıs sabahı

 

“Madam Marika Larissa’nın ve bu pastanenin, hatıralarım arasında unutamayacağım çok başka bir yeri daha var… 27 Mayıs 1960 günü yaşadığımız bir olaydır bu:

“27 Mayıs İhtilali olmuş, benim de eşimin de daha haberimiz yok… Büyük Sinema’ya beş yüz metre kadar mesafelik bir yerde oturuyorduk… Selanik Caddesi’nde bir apartmanda… Soysal Apartmanı’nda… Sabahleyin dışarıya çıktığımda, iki Harbiye öğrencisi, ellerinde silahları, bana, ‘Efendim, asker idareye el koydu, Hükümet görevinden uzaklaştırıldı; lütfen evinize gidin, radyoyu dinleyin’ dedi. Arkasından da bu şekilde anonslar duyulmaya başladı… Böylece her şeyin farkına vardım…

“Hemen eve döndüm, eşime söyledim olanları; hemen radyoyu açtık: marşlar çalınıyordu. Demokrat Parti Hükümeti’ne bir askeri darbeyle son verilmişti.

 

“Bir sözümüz vardır, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, diye… Zaten böyle bir şey bekleniyordu… Daha doğrusu, böyle bir şeyin olmasını gönülden arzuluyorduk. Çünkü, artık Demokrat Parti iktidarının idaresi kelimelerle anlatılamayacak kadar vatandaşı canından bezdirmişti…

“Bir de iş hayatı… Âdeta durmuştu… Mesela, öğle vakti yaklaştı mı, Bulvar’daki bütün dükkânlar kepenklerini kapatırdı. Niye? Her gün, saat bir-bir buçuk sıralarında orada miting yapmaya başlanırdı da ondan… Sanki randevulaşmış gibi her yerlerden gelerek etrafı dolduran insanlar Kızılay’da miting yapardı.

“Tabii, hiç kimse artık o saatten sonra işini gücünü yapamazdı. Esnaf falan…

“Bazen kavgalar da çıkardı. Ve polislerin acımasızca müdahalesi… Silahlar, gaz bombaları…

 

“Bu durumdan herkes müteessir olmaktaydı; tabii, bizim pastanenin sahibi madam da… Madam Marika da, bu olayların acısını çeken, zararını gören birisi olarak bu idareden nefret etmiş bir kişiydi artık. Hepimiz de öyleydik ya…

 

 

Çay vere vere…

 

“Eve girip radyoyu açtıktan hemen sonra bir tepsiye bisküvi doldurdum, eşim çay demledi.. ..aldık bunları dışarıya çıktık, askerlere ikram ede ede Sinema’ya kadar gittik, pastane kısmına geçtik… Kimse gelmemişti… Çünkü, sokağa çıkma yasağı konmuştu.

 

 

Asker darbe yapmış, biz pastanedeyiz!..

 

“Biraz sonra birkaç subay geldi; işte, telefon etmek istiyorlardı, radyoyu dinlemek istiyorlardı… Bu arada, yiyecek bir şeyler almak isteyenler de çıkıyordu…

“Buzdolaplarının falan kapılarını kilitlemezdi Madam Marika; baktık, dolap her zaman olduğu gibi yine açıktı; eşim dedi ki, ‘İstediklerini verelim, ama, Madam’a hesap vermek için de not edelim.’ Ben de, ‘İyi, tamam, öyle yapalım… Yalnız kendisine durumu hemen söyleyelim’ dedim ve askerlerin istediklerini vermeye başladım.

 

“Madam’a telefonu eşim açtı, dedi ki, ‘Biliyorsundur belki, böyle böyle olmuş.. ..biz pastanedeyiz; buradaki durum da şöyle şöyle.. ..bir şeyler almak isteyenler var…’ Tabii ben Madam Marika’nın eşime dediklerini duymuyorum, ‘Bir şeyler almak isteyenler var’ deyince eşim, Madam Marika demiş ki, ‘Açın her yerleri, ne varsa pastanede, -imalathanede de bir şeyler olacak- askere verin, dağıtın; para da almayın; yesinler içsinler bize bugünü gösterdikleri için…’

 

 

Ve 27 Mayıs’ı kutluyoruz…

 

“Öğlene doğru Madam Marika da geldi. O gün, meşrubat dahil elde ne varsa askerlere sunuldu. O 27 Mayıs günü, Büyük Pastane’de, diyebilirim ki yılbaşı gecelerinde dahi göremediğimiz büyük bir eğlence, büyük bir kutlama yaşandı. Akşamlara kadar…

“Yenen, içilen… Madam Marika ustayı da getirtmişti; pastaları falan yapan Kâinat Usta’yı… O da yakında oturuyordu… Demişti ki ustaya, ‘Hemen fırınını yak, ne istiyorsa millet yap’.

 

“Büyük Pastane konusuna girince bu hatıramı da anlatmadan edemedim. Anlatmasam eksik olurdu…”

 

 

Yok oluşların dayanılmaz hüznü

 

BEHİÇ Bey sustu. Gözleri yarı kapalı, şöyle derin bir soluk aldı, içinde birkaç saniye tuttu soluğunu, ardından ciğerlerini boşalttı. “Ne oldu ağabey” dedim, “yoruldun mu yoksa?” Başını iki yana belli belirsiz ve çok kısa gidiş-gelişlerle “hayır” anlamında salladı.

 

Sezinliyordum: BehiçBey’in içini hüzün sarmıştı… Havayı dağıtmak için “Sonra?..” dedim. Çok başka bir tonla “Sonra!?” diye yanıtladı… Ve yeniden anlatmaya başladı:

“Evet… Bu pastane daha sonraları o güzelliklerini kaybetmeye başladı. Çünkü, en önemlisi Sinema’nın idaresi değişti: daha önce burada oynatılması mümkün olmayan filmler gelmeye başladı. Kalitesiz şeyler…

“Ortaklardan biri vefat etmişti… Kâzım Rüştü Bey… Hamdi Bey’in ise başka işleri de vardı, Sinema’yla pek meşgul olamıyordu. Başa gelen müdürler de, biraz da etrafın isteği doğrultusunda hareket ettiler… Filmcilerin, dağıtımcıların isteği doğrultusunda… Ve kalitesiz filmler gelmeye başladı.

“Tabii, Sinema’nın müşterisi de değişti… Ve daha sonra da, işte televizyon çıktıktan sonra, artık işin sonu görüldü. Madam Marika da zaten bırakmıştı Pastane’yi…

“Televizyon yaygınlaştıktan sonra burası önce spor salonu yapıldı, sonra da oyun salonuna çevrildi, şu atari denen oyunların oynandığı salonlardan biri oldu…

“Şimdi ne durumdadır, bilmiyorum. Ama, o güzelim, o anlatmaya doyamayacağım Büyük Sinema’nın Büyük Pastanesi, Ankara’nın çok renkli, çok güzel günlerinde payı olan bir mekândı…”

 

Soluduğumuz hüzün gitgide yoğunlaşıyordu: “Büyük Sinema’nın da buna benzer bir sonu oldu” dedi Behiç Bey…

“Televizyona rağbetin artmasıyla sinemalara olan talep azalmıştı… Burası da zamanla o anlattığım özelliğini kaybetti. Zaten o eski güzelliği de kalmamıştı… Gösterilen filimler sinemaseverleri doyurmuyordu.. ..gittikçe kalitesiz olmaya başlamıştı. Müşteri sayısı da yavaş yavaş azaldı.

 

“Günün biri geldi, önce aşağıdaki Büyük Çarşı’yı dükkân dükkân satmaya başladılar… Derken, Sinema’nın ilk sahiplerinden veya ilk mirasçılarından olan kişiler de bu hayattan göçünce, burası da geride kalanlar tarafından dükkân şekline getirildi.

“Bugün oralar çok sevimsiz halde… Hüzün duymamak mümkün değil… Tabii, o güzellikleri görmüş, yaşamış olanlar için…”

 

Duyumsuyordum: hüzün olabildiğince yoğunlaşmış, içimizi ıslatmaya başlamıştı.

 

Susuyorduk.

 

 

İSMET PAŞA’NIN LOCASI

 

 

“Demokrasiyi getireceğiz!..”

 

Milli Şefimiz’in sesiyle yaşamın gerçeğine döndük.

 

Evet, demokrasiyi getirmek gerekiyorsa, devletlilerimiz elbette halktan önce bilirdi bunu ve gerekeni yapardı… Komünizm mi gelecek? O işi de büyüklerimiz hallederdi…

Ve işte, İsmet Paşa kolları sıvamıştı: memlekete demokrasi getirilecekti.

Halkın hakkını da yememeliydi, bu işleri ilgili ve yetkililere havale etmek gibi güç bir işi başarıyordu… Daha ne yapsındı!?..

 

“Orada, Balkanlar’ın o en güzel, en alımlı, en nezih sinemasında, İsmet Paşa gibi devlet adamları, bakanlar, bir zamanların ileri gelenleri ağırlanmıştı.

“Kâzım Rüştü Bey ve Hamdi Bey İnönü’yü çok severlerdi. Öyle ki, onun için özel bir loca yaptırmışlardı. Her tarafı kadife kaplı, şahane koltukları olan bir locaydı. En önemlisi, sinemanın sesini iyi işitebilsin diye İnönü için özel bir hoparlör vardı locada: şimdiki küçük masa mikrofonlarında olduğu gibi ayağı eğilip bükülebilen minik bir hoparlör… Bu hoparlöre giden ses, makine dairesindeki özel olarak yapılmış küçük bir amplifikatörden, miniampliden ayarlanırdı; ayrıca, İnönü’nün ince ayar yapabilmesi için de üzerinde bir düğmesi vardı bu cihazın. İnönü ne kadar isterse o kadar açardım yukarıdaki düğmeden… Bu locanın anahtarı bende dururdu.

 

“İsmet Paşa, hemen hemen her filme gelirdi. Yanında eşi ve kızı da olurdu; arada sırada oğlu Ömer Bey de gelirdi, ama, Erdal Bey’i hiç görmedim.

 

“Bazen de filmi Köşk’e gönderirdik; özel makinistleri vardı, adı Haşim’di… İlgiçtir, filmi, tek kopya aynı anda iki sinemada birden oynuyor gibi değişmeli olarak verdiğimiz de olmuştur… Yani, filmin ikinci bobini bizde oynarken birinci bobin Köşk’te oynuyor olurdu…

 

“Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı kaybedince bu loca ne mi oldu? Kapatıldı. Duyduğumuza göre Menderes istemiş, açmamışlar… İki yıl sonra Bayar için açıldıydı…”

 

 

Behiç Bey, “Anılarım” filminde yeni bir kısma geçecekti… Ne yapacağını, verdiği aralara bakarak artık anlar olmuştum. Dinlemeye hazırlanırken düşünmeden de edemedim:

Koca Milli Şef bile zamana karşı koyamamıştı… Büyük Sinema falan da ne oluyordu ki!..

 

Ve düşüncelerim bir türlü bırakmıyordu beni: evet, göçüp gittiler ama, onlardan geriye çok şey de kalmadı değil, diyordum.

Paşa’dan kalanlardan biri de, “demokrasiyi getirme sözü”ydü… Her yerlere sinmişti: işte, Büyük Sinema’nın oralarda bile bir yerlerde duruyordu!..

Boynu büküktü…

 

Ya Büyük Sinema’dan?

Capcanlı ama hüzün dolu anılar kalmıştı: “Tabii, o güzellikleri görmüş, yaşamış olanlar için…”

 

 

Söylenecek daha çok şey var

 

BOBİN yeniden dönmeye başladı:

“Tekrar olacak ama, Büyük Sinema’nın, sinema kültürümüzde büyük bir yeri vardır; bu inkâr edilemez. Gerek film oynatılmasındaki yüksek kalitesi gerekse seyirciye sunmuş olduğu nezih, rahat ve zevkli mekânları, onu çok farklı kılmıştır.

 

“Bu sinemanın üstüne de artık yeni bir sinema açılmadı. Zaten, onun gibi bir sinema yapılmasına da o günkü şartlar altında imkân yoktu. Ayrıca, öyle bir yatırımın lüzumu da yoktu. Bugün var mı? Bilmem…

 

“Büyük Sinema’yla ilgili söylenecek şeyler bitmez… Daha önce anlattım ama, şimdi bir başka sebeple tekrarlayacağım, bu sinemada dublalajlı film oynatılmazdı. Halbuki dublaj büyük bir yenilikti, seyirci bunu çok tutmuştu… Her neyse, konu o değil. Büyük Sinema’da yerli film de oynatılmazdı; ama bu filmleri biz sabahları sansür heyetine oynatırdık. Türkçe sözlü yabancı filmleri de yerli filmleri de…

 

“Büyük Sinema açılmadan önce, sansür işleri Yeni Sinema’da yapılırdı. Tesadüf bu ya, ben o zaman bu sinemadaydım. Bir filmi önce sansür heyeti seyrederdi. Birkaç bakanlıktan yetkililer olurdu bu heyette. Bunlar filmi seyrettikten sonra, ‘filmin şurası şurası söz olarak, görüntü olarak veya yazı olarak bizim örf ve âdetlerimize uygun değildir veyahut milli güvenliğimize uygun değildir’ diye kanaatlerini belirtirlerdi. Sansür heyeti bazen de bir film için, ‘gösterilebilir’ veya ‘gösterilemez’ diye karar verirdi.

“Bu kararların hepsi hemen orada alınırdı.

 

 

Sansürden geçen “Koreliler”

 

“Sansür deyince, ‘bizim Koreliler’in oynadığı bir film geldi hemen aklıma: Halk Film’in sahibi Fuat Rutkay için, Kore Savaşı’nın filmini çekiyor, diye duyuyorduk. Sene, zannederim 1954… Biz de, göreceğiz diye sevinip duruyorduk. Zira, sansür işi bizim sinemada yapıldığı için, Kore filmini mutlaka görecektik.

“Derken film geldi. Meğerse, Rahmetli Rutkay, Eskişehir’de, şurada burada ne kadar Koreli’ye benzer insan varsa toplamış, bunlarla bir film çekmişmiş… Film denecek bir tarafı yoktu… ‘Kore’de Türk Süngüsü’… ‘Allah Allah…’larla geçen bir filmdi… Sansürden de hemen geçti.

“Sonra gene duyduk ki, bu Kore’de Türk Süngüsü İstanbul’da on sinemada birden oynamış… ‘Dünyanın parasını topladı’ deniyordu.”

 

 

Sansür işinin bir iyi yanı!..

 

FİLMLER sabahları sansür heyetine oynatılıyor; “sansür heyeti” dediğin, birkaç bakanlıktan yetkili kılınmış birileri… Bu heyet, önlerine gelen filmi seyrediyor, sonra da, “filmin şurası şurası söz olarak, şurası şurası görüntü olarak, şurası şurası yazı olarak bizim örf ve âdetlerimize uygun değildir” diyor ya da “şurası şurası milli güvenliğimize uygun değildir”… Bazen de,  “bu film gösterilebilir” ya da “gösterilemez” diyor. Bu dedikleri, karar niteliğinde. Bu kararların hepsi de hemen orada alınıyor.

 

Durum buydu.

 

“Ağabey” dedim, “pek acıdım ben bu heyete. Ne o öyle!? Dedikleri dedik astıkları astık ama, önlerine konan her şeyi de yemek zorundalar bu insancıklar… Çeşnicibaşılıktan kötü… Bir de, el-ayak, kol-bacak kesmek, ara sıra da kelle uçurmak var hesapta… Hem savcı hem hâkim hem de infaz memuru, bazen de cellat…”

Ben böyle söyleyince, Behiç Bey, benzetmenin nereye kadar gidebileceğini görmüş olmalı ki, “Biz de, bazen mübaşir bazen de gardiyan” dedi. Hiç aklımda olmayan bir şeydi bu…

 

Utanmıştım.

 

Behiç Bey içine düştüğüm durumu hemen anlamıştı… Hemen, “Bak İnal, sana sansürün iyi bir yanını anlatacağım, dinle” diyerek üst üste yığılan ağır havayı dağıtmaya çalıştı:

“Beklenen Şarkı filminin sansürü yapılacaktı. Sansür günü Cahide Sonku da geldi. Filmin hem rejisörlerinden birisiydi hem de oyuncularındandı. Yukarıya makine dairesine çıktı, rica etti, ‘aman, görüntü pırıl pırıl olsun’ gibilerinden…

 

“Filmin perdeye karanlık veyahut aydınlık düşmesi makinistin elindeydi… Yeter ki film doğru düzgün olsun; tabii, bir de ekipman kaliteli olmalı. ‘Merak etmeyin’ dedik. Doksan amperle çalıştırdık redresörü… Kömürler de tam… Perde cam gibi oldu…

 

“Cahide Hanım filmi makine dairesinden seyretti, sonra aşağıya indi. Sansür heyeti tebrik etmişti onu…

“Hiç unutmam, Cahide Hanım da o tebrikin şerefine yirmişer lira bahşiş vermişti bize.”

 

 

BİRAZ DA SİNEMANIN DIŞINDA (!)

 

 

Memleketimiz Ankara olmuştu

 

CAHİDE Hanım’ın bahşişi, makine dairesinde bir meltem estirmişti. Behiç Ağabey, “Hadi sana bir gazoz ısmarlayayım” dedi. Büyük Pastane henüz açılmamıştı, dışarıda içecektik gazozumuzu… Çıktık.

“Olimpos gazozu var mıdır Behiç Ağabey Ankada’da?” dedim.

 

“Buluruz…”

 

Güven Parkı’na yaklaşmıştık ki Behiç Ağabey, “Nereden aklına geldi?” diye sordu.

 

“Ne nereden geldi?”

 

Olimpos.”

 

Şimdi ben nasıl anlatacaktım, Ali Sabri Sineması’nın yanında bir gazozhane vardı da, ben, ilk İstanbul dönüşümde, evden aşırdığım vişne şuruplarıyla orada “yerli” meyveli gazoz imal ettiydim diye… Olimpos’a az buçuk benzemişti işte. En önemlisi, bizim takım beğenmişti ya, o yeterdi bana… Bütün bunları ve dahasını bir anda nasıl anlatabilirdim? Bu gazoz hikâyesi pek uzundu…

 

Böyle şeyleri konuşacak hiç zamanımız yoktu: Behiç Ağabey, 14.00 matinesinin hazırlığını yapacaktı daha… Bu iş çene çalmaya gelmezdi, çok dikkat isterdi. Uygun bir zamanda? Belki.   

Gazoz, ikimize de bire bir gelmişti.

 

Artık Sinema’ya dönüyorduk. Ve Behiç Ağabey, o kısacık yolu bile boşa yürümek istemiyordu; anlatacak bir şeyleri hep vardı.

 

Anlamıştım, bu kez Ankara’dan söz edecekti. Belli oluyordu bu: çevresine kucaklacasına bakıyordu… Ankara’yı çok ama pek çok severdi o.

 

Onu Ankaralı bilirdim. Oysa Elazığlıydı. Aile Ankara’ya göçtüğünde küçük Behiç daha dört yaşındaydı.

Behiç Bey, “5 Şubat 1929’da Elazığ’ın Keban ilçesinde dünyaya geldim. Burada dünyaya geldim de, Ankara’da büyüdüm, Ankara’da okudum…” diyerek geriye dönüş yaptı:

 

“Ankara’ya, ben dört yaşımdayken gelmişiz… Ankara bizim memleketimiz oldu. Babam, Ankara Hukuk Fakültesi’nin idari işler müdürüydü. Biz yedi kardeştik: dört erkek, üç kız… Ben üçüncüyüm… Annem, eskiden Keban’ın nahiyesi olan Ağın ilçesinden, babam da Keban’dan.

 

“İlkokula İsmetpaşa İlkokulu’nda başladım, sonra Devrim İlkokulu’na geçtim; ortaokula Ankara Erkek Lisesi’nde, o meşhur Taşmektep’te başladım, ama, burası yıkılıp yerine üniversite yapılacağı zaman bizi, Kurtuluş’taki 1. Ortaokul’a geçirdiler, ortayı burada okudum, liseyi ise, Atatürk Lisesi’nde bitirdim.

“Tahsil hayatım, hem çalışıp hem de okuduğum için uzun sürdü. Liseyi bitirdiğim zaman yirmi üç yaşımdaydım… 

 

“Babam, çok ileri görüşlü bir insandı: bize, ‘Okumak şart… Ancak, hayata hayatı yaşayarak hazırlanın’ derdi. ‘Tahsil görmüş ama, zor duruma düşünce apışıp kalan insanlardan olmayın!..’

 

“Hiçbir tatili boş boş geçirmedik. İlkokul birden ikiye geçtiğimiz yıllar dahil, ‘Tatil bir hafta’ derdi babam; bir hafta sonra hepimizi birer işe koyardı. Bilaücret… Ama ustalarımız bazen hafta sonlarında bir şeyler verirlerdi. Aslında babam, bizi para almadan çalışmak üzere koyardı o işlere.

 

“Bu işlerimden ilki, bir tenekecinin yanında durmak oldu: hani çıraklık desek, öyle de değil… Ankara’da Sulu Han’da tenekeci Ali Yaşar’ın yanına ‘çırak’ verildim. Ali Usta’nın bir oğlu vardı, İhsan, onunla beraber çalışırdık… Adamcağız bize en ufak bir ayrı muamelede bulunmazdı, bana ne iş buyuruyorsa oğluna da aynını yaptırırdı. O yıl öyle geçti…

 

“İkinci yıl bir ciltçinin yanına verdi babam; yazı orada geçirdim. Üçüncü yıl, tapu kadastronun ciltevine verildim. Mücellithane derdik…

 

 

Aklımdaki fikrimdeki hep sinema

 

“Fakat, o zaman aklımda fikrimde benim hep sinema vardı: sinemayı oynatmak, sinema makinesini kullanmak arzusu… Bir de, sinemaya gidince hep makine dairesine yakın oturduğum için gördüğüm o ilginç plaklar… Daha önce de anlatmıştım, filmlerle beraber gelen koca koca plaklar… Üzerlerinde filmin ismi yazılı… Filme has plak yani… Bunlar nasıl çalınır, nasıl bir gramofonda çalınır!?.. Çok merak ediyordum. Ve bir sinemada çalışabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum…

 

“Sonunda, dediğim gibi, işe Sakarya Açık Hava Sineması’ndan başladım. Sinemada çalışmaya başlar başlamaz da ilk önce o plakların ne işe yaradığını öğrenmiştim: o zamanlar sessiz film var, filme başlarken o plağı koyardık, plağın sesi perdenin arkasına giderdi… Bir müzik sesi… Ve işte, filmdeki hareketlere göre o müzik canlanırdı, hafiflerdi, hızlanırdı, yavaşlardı… Yani, filmin mevzuuna göre yapılmış bir müzik…

“Arada bir yazılar da çıkardı filmde; Fransızca veya İngilizce yazılar… Filmde ne oluyorsa onları özetlerdi. Bizler ise, filmleri tabii sadece o müziklerle seyrederdik. Bazen bu plaklarda filmin efektleri de olurdu.

 

 

Sinemanın kapısı niye süslenir?

 

“Bu filmlerden unutamadığım biri, Şeyhin Oğlu’dur. Bir tane daha vardır, o da, Şeyhin Aşkı. Sessiz olarak oynattığımız filmler…

 

“Bende iz bırakmış bir film de Şeyh Ahmet… Yıl 1936. Bir gün baktım, bizim mahalledeki sinemayı süslemeye başlamışlar… Sakarya Açık Hava Sineması’nı… Ama nasıl süs!.. Büttün kapılar böyle krepon kâğıtlarıyla, bayraklarla süsleniyor… Ben merak ettim, makinist Nusret Amca’ya sordum: ‘Nusret Amca, niye süslüyorsunuz?’ Dedi ki ‘Şeyh Ahmet filmi gelecek!..’

 

“Şeyh Ahmet filmi?!..

 

“İstanbul’da oynamış, korkunç da bir sükse yapmışmış… Böyle konuşuluyordu… İşte o film ilk defa bir açık hava sinemasında oynayacakmış, o da bu Sakarya Açık Hava Sineması olacakmış…

 

“Filmin geleceği gün, daha öğle vaktiydi ki, sinemanın önü ana baba günü oldu bilet almak için… O zaman da biletler beş kuruş, on kuruştu. Ön kısım beş kuruş, arka on kuruş… Bir saat içinde bütün biletler satıldıydı.

“Ve hiç unutamadığım şey, haftalarca oynamıştı bu film… Her gecesi dolu üç hafta falan…

 

“Şeyh Ahmet… Başrolde Rudolph Valentino…”

 

 

Sinema en birinci eğlence ama…

 

BEHİÇ, çocukluğunun perdesine bakmaktan kendisini alamıyordu. Bazen siyah-beyaz, bazen sessiz, bazen renkli-orijinal, bazen renkli-Türkçe, bazen Türkçe sözlü-Arapça şarkılı, bazen Türkçe sözlü-Türkçe şarkılı bir hayal dünyasıydı Behiç’in dünyası… Olabildiğince geniş… Olabildiğince çekici… Kendisinin de içinde yer aldığı dünyalar… Ve kendisini de izlediği dünyalar…

 

“Adını hatırlayamadığım böyle bir film de, konusu Afrika çöllerinde geçen bir filmdi… Ramon Novaro’nun oynadığı bir filmdi belki…

 

“O yıllarda sinemaya işte böyle çok rağbet edilirdi; nasıl diyeyim, en birinci eğlence vasıtası… Sinemaya gitmek de, hani öyle her ailenin çoluk çocuk toparlanıp hep birlikte yapabileceği şey de değildi. Sinemaya gitmek çoğu aileye pahalı gelirdi.

 

 

Niyetim belli olmuştu

 

“Bu görüp yaşadıklarımdan ve hele ki Sakarya Sineması’ndaki ilk sinema işimden sonra, benim bütün niyetim makinistliği öğrenmek olmuştu

.

“1941 yılında da, makinist çıraklığı yapayım diye Ulus Sineması’na müracaat ettim. Dediler ki, ‘Bizim makinist çırağına ihtiyacımız yok!’ Ben de o zaman, başmakinist Niyazi Bey vardı, ondan rica ettim: ‘Gazozcu olarak gireyim, 5 dakika istirahatlarda gazoz satayım, ondan sonra da geleyim burada film sarayım, makineleri göreyim; çok istiyorum film oynatmayı öğrenmeyi’ dedim. Niyazi Bey müsaade etti, o müsaade edince de, onun bir yardımcısı vardı, makinist Hikmet diye birisi, bu adamcağız bana çok şeyler öğretti; insana çok iyi davranırdı…

 

“Ulus Sineması… İşte, ben bir sinemada ilk defa resmen çalışıyordum ama para almadan çalışıyordum… Makinist yardımcısı yamağı olarak. Makinistliğim ise, 1956’da Büyük Sinema’da resmen noktalanacaktı; ama, bu meslekle fiili bağım daha uzun yıllar sürecekti. İlgim ise, o hiç bitmez…”

 

 

MERKEZ BANKASI YILLARI

 

 

“BU meslekle fiili bağım daha uzun yıllar sürecekti.”

 

Böyle olmasaydı, Behiç Bey’in sinemacılık anıları 1956 yılında, işte orada, Büyük Sinema’nın kapısında noktalanacaktı. Oysa, -o her ne kadar “noktalanmak” sözcüğünü kullandıysa da- sinemacılık yaşamı daha uzun yıllar sürdü ve Behiç Bey, bu engin dünyaya, yine makine dairesinin o küçük penceresinden de baktı.

 

Behiç Bey anlatmaya bu kez, Büyük Sinema macerasının sona yaklaştığı bir yerden başladı:

“1955 yılında Cumhuriyet Merkez Bankası’na girmiştim ama, sinema işine de devam ediyordum. Memur olmamı istemişti ailem; ben ise, kesinlikle bankada falan çalışmak istemiyordum. Fakat ailemin ısrarı üzerine müracaat etmek mecburiyetinde kalmıştım.

 

“Eniştem Merkez Bankası’nda çalışıyordu ve babamın, annemin aklını çelen de oydu. O zamana kadar hep sinemalarda çalışmıştım… Ama bir gün geldi, bana dediler: ‘Memur olacaksın…’ E, ben de istemiyorum… Hatta öyle ki, Banka, lise mezunlarına en çok yüz elli lira maaş veriyordu, üniversite mezunlarını da iki yüz yirmi beş lirayla başlatıyordu, ben lise mezunu olduğum halde giriş istek kâğıdında ‘kaç para aylık istiyorsunuz’ dedikleri yere ‘iki yüz yirmi beş’ yazdım, beni işe almasınlar diye…

 

“Ama bir aksilik oldu: benim yazım çok güzeldi, kaligrafim yani… İş isteği kâğıdını da öyle güzel bir yazıyla doldurmuştum; tahtadan yaptığım kaligrafi kalemlerim vardı, onlardan biriyle yazmıştım… Neyse, imtihana girdik. Beş gün sonra beni çağırdılar, dediler: ‘Bu yazıyı neyle yazdın?’ Ben de cebimden tahtalarımı çıkardım gösterdim; bu kalemlerim hep cebimde dururdu… O tarihte personel müdürü olan Alaattin Kayal adında bir zat-ı muhterem vardı, ‘Behiç Bey’ dedi, ‘bu yazıyı bu tahtayla yazdım diyorsunuz, bana bir Alaattin Kayal yazar mısınız?’ Merak ediyor, bu yazı bu tahtadan nasıl çıktı diye… Ben de, ‘Yazayım’ deyip tahtaları dizdim, ‘hangi boyda olsun’ dedim; ‘Fark etmez’ deyip bir boş kâğıt verdi; önce italik yazıyla yazdım, sonra gotik… Daha kalın tahtayla… Beş tane kalemim vardı. Tahtalar cızır cızır ses çıkarıyor ya, adamcağız öyle bakıyor… Üçüncü tip bir yazı daha yazdım, Alaattin Bey, ‘Behiç Bey, tamam’ dedi, ‘şahane oldu bu yazılar…’ Hemen arkasından da, ‘Ben bunu saklayacağım’ deyip kâğıdı kaldırdı ve ‘İşe alındınız’ dedi. ‘Hem de iki yüz yirmi beş lirayla alındınız!..’

 

“Üniversite mezunları için tespit ettikleri aylığı, o yazıları yazdığımı görünce hemen bana da vermişlerdi. Eniştem, ‘Ben Yüksek Ticaret’te okuduğum halde yüz elli lirayla başladım, sana nasıl olur da bu parayı verirler?’diyor, başka bir şey demiyordu. ‘Niye bana soruyorsun, git de Alaattin Bey’e sor’ demiştim ben de…

“İşte böyle bir aksilik olmuştu; hem ben istemediğim halde memuriyete başlamıştım hem de eniştemin canı çok sıkılmıştı.

 

 

Makinistliğe devam

 

“Banka’ya başladım… Gündüz burada çalışıyordum, akşamları da sinemada… Mevsimine göre… Kışları altıda daireden çıkıp hemen dolmuşa atlıyordum, -o zaman dolmuş on beş kuruş- doğru Büyük Sinema’ya…

“Altı buçuk seansını ben yapıyordum gene… Öbür matinelerde arkadaşım İlhami çalışıyordu. Ben buradan evvelce yüz elli lira makinistlik aylığı alırdım, Sinema’nın afişlerini hazırladığım için de ayrıca yüz lira verirlerdi; bu sefer, makinistlik ücreti olarak elli lira verdiler, afiş işi de gene yüz lirayla devam ediyordu. Banka’dan da iki yüz yirmi beş lira… Babamdan fazla kazanıyordum.

 

 

Sinemacılık sona mı erecekti?

 

“Böyle iki-üç iş olarak bir müddet devam ettim. Taa 1960’lara kadar… Sinemacılıkta işler yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Yeni yeni birçok eğlence yeri açılıyordu… Ve bu yerler de çok güzeldi o zamanlar… Çok nezihtiler, çok güzeldiler… Çok da kaliteli programları olurdu.

“Sinemaya ilgi ise her geçen gün bir parça daha azalıyordu. Hele televizyondan sonra, sinemalar birer ikişer kapanıyordu…

 

 

Karayolları’na geçiş

 

“Ben de işte bu sıralarda Merkez Bankası’ndan ayrılıp Karayolları’na geçtim. O da çok ilgiç oldu: Ankara’da evimi sel basmıştı; Sıhhiye’de Marmara Sokağı’nda bir bodrum katıydı… 1961’de… Aylardan temmuz.. O sırada biz Bursa’daydık, eşim, kızım ve ben, tatil yapıyorduk. Senelik iznimi kullanıyorum… Bize telefon ettiler: ‘Evinizi sel bastı!..’ Çıktık geldik ve gördük ki ev berbat… Değil ufak tefek birkaç parça, eşya namına hiçbir şeyin işe yarar hali yok… Biz geldiğimiz vakit, itfaiye eh suyu çekmiş ama, ev yarısına kadar kumlarla dolu, molozlarla dolu… Hiçbir şey kurtaramadık…

 

“Kendimize başka bir yer arayıp bulduk, başladık oturmaya… Orada bir sene oturduk oturmadık, ‘Evini sel basanları’ dediler, ‘Almanya’ya göndereceğiz arzu ederlerse.’ Müracaat ettim; ressam olarak… Fakat akseptans gelince bir de bakarız ki, ‘vagon tamircisi’ diyor!.. Almanya’dan akseptans böyle vagon tamircisi diye gelince, tabii ben gitmek istemedim.

 

“Neyse ki işsiz kalmayacaktım: Bankam bana demişti ki istifa dilekçemi verince, ‘Seni bırakmıyoruz, üç ay sana maaşsız izin veriyoruz, mazeret izni… Almanya’ya gidersin, baktın ki işine gelmiyor, bu üç ay içinde dönersen işte burada işin hazır, gelir çalışırsın…’ Merkez Bankası böyle bir kolaylık göstermişti…

 

“Hemen İşçi Bulma’ya gittim, ‘Ben Almanya’ya gitmekten vazgeçtim’ dedim. Tabii, ‘Sen bilirsin’ dediler. Banka’ya döneceğim, ama, başka bakımdan da vaziyet kötüydü: Almanya’dan gelecek kâğıdı beklerken bir yandan da bütün eşyalarımızı satmıştım. Selden sonra aldığımız yeni eşyaları…

 

“Eşimi ve kızımı da Trabzon’a götürmüş kayınvalidemin yanına bırakmıştım. ‘Anne, üç ay içinde çocukları alacağım’ demiştim. Ece, kızım, o zaman bir buçuk yaşında…

 

“Almanya işi böyle suya düşence, hemen yeni bir ev buldum, tek odalı… Çocukları aldım geldim Trabzon’dan, yeni baştan eşya aldık, tekrar başladık oturmaya… Banka’ya da devam… Ama, arkadaşlardan da utanıyorum: ‘Ağabey, sen Almanya’da değil misin’ falan… Almanya’ya gideceğim diye bütün arkadaşlara allahaısmarladık demişim… Utanıyordum…

 

 

Temmuz sıcağında imtihan

 

“Banka böyle devam ediyor… Bir zaman sonra, yıl 1962, bir gün bir arkadaşım geldi, Karayolları’nda çalışıyordu, başıma gelenleri bildiği için, ‘Behiç Ağabey’ dedi, ‘bizim oraya ressam almak istiyorlar, sen gel bir imtihana gir…’

 

“Ben de Banka’dan ayrılmak istiyorum ya, bu benim için bir fırsattı… Gittim, imtihana girip kazandım ve Karayolları’na geçtim. ’62’nin 1 Temmuzu…

 

“Buradaki çalışmam çok maceralıdır; ama, önce şu imtihanı anlatayım: Hiç unutamıyorum, imtihana on sekiz kişi girmiştik ve bunlardan on biri Güzel Sanatlar Akademisi mezunuydu… Böyle aletleri edevatlarıyla gelmişler; cetveller, kâğıtlar, kalemler, bilmem neler… Ben de cebime gene o beş tane tahta parçasını koymuş öyle gitmiştim; zaten onları hep üzerimde taşırdım. Herkes eşyasını sıranın üstüne koyuyor… Ben de cebimden tahtalarımı çıkardım, çini mürekkebimi çıkardım, kuşekâğıtları götürmüştüm, onları çıkardım, koydum önüme…

“Sorular soruldu: biri, matbaayla ilgili soruydu ki bu benim için çok basitti; çünkü, benim mesleğim sayılırdı matbaacılık; okula giderken hemen hemen her yaz çalışmıştım matbaalarda. Maarif Matbaası Ankara’ya gelmişti, Hukuk Fakültesi’nin altına, oraya da vermişti beni babam; iki yaz da bu matbaada çalışmıştım…

“İkincisi, Karayolları’nın bir sloganı vardı, ‘Gidemediğin yer senin değildir’ diye; işte bu sözü en az iki değişik yazıyla yazmamızı istiyorlardı; bir de, bir mecmua kapağı yapmamız istenmişti: ‘Karayolları Bülteni’ diye bir mecmua kapağı…

 

 

Gene cızır cızır…

 

“İşe matbaa sorusundan başladım; onu hemen yaptım; arkasından yazılara geçtim, başladım cızır cızır cızır yazmaya…

 

“İmtihanın başında, ben tahtalarımı sıranın üstüne dizdiğim sırada, mümeyyiz olarak verilmiş olan hanım bu tahtaları alıp eline, ‘Bunlar ne’ diye sorduydu; ben de, ‘Kalem’ dediydim. Bu cevabım üzerine kadıncağız dudak bükerek yürüyüp gittiydi. Vaktaki ben yazıları yazmaya başladım cızır cızır, geldi o hanım, arka tarafıma geçti, öyle bakıyor ne yapıyorum diye… Gördü ki ben o tahtalarla o lüks yazıları yazıyorum, dedi ki bana, ‘Çok özür dilerim, demin bunların kalem olduğunu söylediğiniz zaman, benimle alay ediyorsunuz zannetmiştim; sizi tebrik ederim, ben hayatımda böyle bir şeyle yazı yazıldığını görmemiştim…’

 

“Ben bu sloganı yazarken birçok arkadaş daha matbaa sorusundaydı, bazıları da, pergellerle, gönyelerle, bilmem nelerle harfler çizerek yazı yazıyordu; neyse, son işe geçtim onu da yaptım. İmtihanım artık bitmişti…

“Banka’dan ancak bir buçuk saat kadar izin alabilmiştim… İşin kötüsü, Karayolları’nda imtihana gittiğimi de kimseye söylememiştim. Neyse ki, soruları hemen hemen bir saat içinde tamamlamıştım da çıkıp hemen işime döndüm. Ve netice: Karayolları’ndan çağırıldım.

 

 

Sıra vaziyeti açıklamaya geliyor…

 

“İmtihandan beş gün sonraydı, Hikmet Bey, şefim, çalıştığım servise, hazine dairesine yukarıdan telefon etti, ‘Behiç’ dedi, ‘yerine bir arkadaş yolluyorum, Karayolları’ndan çağırdılar seni, hemen oraya gidecekmişsin.’

 

“Gittim. Merkez Bankası’na girerken orada sordukları sorunun aynını sordular: ‘Bu yazıları neyle yazdınız?’ Ben de, ‘İşte bunlarla’ dedim. Ve -o yazıların hatırına- beni otuz iki lira yevmiyeyle işe almak istediklerini bildirdiler, ben de kabul edecek oldum ama, hemen gel başla, denince, halen Merkez Bankası’nda çalıştığımı anlattım, oradan da öyle şıp diye ayrılmak olamayacağını söyledim, bir süre vermelerini istedim.

 

“Adamlar öyle ısrar ediyorlar ki… Nazlanıyorum da zannettiler belki, bu sefer, ‘İmtihana girdiğin günden bugüne kadarki ücretin de çalışıyor ve iki ay sonra da yevmiyeni otuz sekiz liraya yükselteceğiz’ dediler. Ne yapayım, ‘Eh, yarın toparlanmaya çalışayım’ dedim.

 

“Ertesi gün Banka’ya geldim, anlattım: böyle böyle dedim… Açık açık anlattım. Bizim kısmın şefine… Hikmet Bey dedi ki, ‘Bu paraya ben de giderim…’ Sonra da, ‘Tamam Behiç Bey, Allah hayırlı etsin’ dedi.

Ve böylece Karayolları’na geçmiş oldum.

 

“Burada 1968’e kadar çalıştım, sonra da İzmit’te Petkim’e girdim ki o da başka bir hikâye…”

 

 

Ev hayatım kalmamıştı

 

BEHİÇ Bey’le yollarımızın kesişeceği günler yavaş yavaş yaklaşıyordu…

 

“Karayolları’ndan niye ayrıldım?” dedi Behiç Bey. Ben de, “Evet Ağabey, niye” diye sordum. Belli ki, söze nereden başlayacağını tasarlıyordu. Ben de sözde ona yardım ediyordum: “Evet ağabey, niye!?..”

Beni duyduğunu sanmıyordum. Belli belirsiz bir iç geçirmeyle anlatmaya başladı:

 

“Bir kere bir evim yoktu; iki anlamda da yoktu: evim yoktu, ev hayatım da yoktu… On bir ayım Ankara dışında, yollarda geçiyordu. Karayolları’nın dergisini ben çıkarıyordum; buna konacak fotoğrafları ben çekiyordum: teşkilatın çeşitli faaliyetlerinin fotoğrafları… Bu faaliyetlerin yazısını da ben yazıyordum… Sonra, yol kazalarının fotoğrafları… Kar mücadelesi yapılan yerlerde de…

 

“Sonra, dergiye çeşitli yazılar yazıyordum: teşkilatla alakalı şeylerden başka orijinal, alaka çekecek konular… Bir de bulmaca hazırlıyordum… Kapağını yapmak.. ..mizanpajı, şusu busu, bastırılması… Bunların hepsi benim üzerimdeydi. Saymakla bitmez…

 

“Bir de, memleketin birçok yerinde açılan fuarlar olsun, sergiler olsun, buralarda Karayolları için pavyon hazırlardım… Şimdi ‘stant’ dedikleri sergi yerleri…

 

“Aylar hep böyle orada burada geçerdi. Baktım bu böyle olmayacak, tuttum Karayolları’na bir dilekçe yazdım; dedim ki, ‘Benim ev hayatım kalmadı, beni bu yollardan azat edin. On bir ayı yollarda geçiriyorum; ben bir tek işin başında olayım, bir yerlere gitmeyeyim… Oralarda masrafım da çok oluyor, verdiğiniz para yetmiyor…’

 

 

Ne desen olmuyor

 

“Dilekçemi, sadece ücret artışı talebi gibi kabul ettiler. İşte ben, ‘verdiğiniz yevmiye yetmiyor’ diyorum ya, ‘Behiç Bey, biz onu değiştiremeyiz, bu memur kaidesi’ dediler, bilmem ne dediler. Ben de, ‘O zaman bana müsaade edin, ayrılayım’ dedim, ‘veyahut başka yere verin…

“Şunu da söyleyeyim, Karayolları’na girerken bana otuz sekiz lira vermişlerdi ama, ücret geldi geldi elli lirada durdu. Yıllar geçiyor zam yok… Kanuna göre orada kalırmış… Amirin takdiri oraya kadarmış.

 

“O günlerde kafamda, Karayolları’nın Erzurum’daki bir kadrosuna geçmek de vardı. Erzurum’da Karayolları’nın başında olan kişi beni yakından tanıyordu; Erol Bey… Erol Tuncer. Yaptıklarımı biliyordu, durumumu da görüyordu. ‘Behiç Ağabey’ demişti, ‘senin yaptığın şeyleri burada kimse yapamıyor; benim burada bir kadro var, yetmiş beş lira yevmiyeli, seni buraya alalım, bir de lojman veririz…’

 

“Gittim, bir dilekçe daha yazdım; bu sefer, sadece ‘yer değiştirmek istiyorum’ diye: ‘Erzurum’a verin’ diyorum… Necati Bey adında bir zat var başımızda, benim neşriyat şefim, dilekçeyi ona verdim; bir okudu, ‘Bu da nereden çıktı’ dedi, yırttı attı dilekçemi… Nimet Hanım vardı, muhaberat müdürü, ‘Behiç Bey’ dedi, ‘öyle yapmayacaktın’ dedi, ‘ver bana dilekçeni, kayda geçirip de yollayayım’ dedi, ‘o zaman yırtamazlar…’ Hemen aynı dilekçeyi bir daha yazdım, Nimet Hanım’a verdim. Nimet Hanım dilekçemi kayıttan dolandırdı, Necati Bey’e yolladı.

 

“Bu sefer, Personel Daire Başkanı Kayahan Bey’in odasına çağırdılar beni. ‘Behiç Bey, niye böyle yapıyorsun?’ Anlattım. En mühimi, ev hayatımın olmayışını… ‘Orada, Erzurum’da bana böyle bir imkân veriyorlar, belki o sırada kendi evimi de yapabilirim; şöyle yaparım, böyle ederim…’ ‘Yahu’ dediler, ‘orası Erzurum, burası Ankara… Erzurum’a kimse gitmek istemiyor!..’ Ben de dedim ki, ‘İşte ben istiyorum ya… Beni bırakın!..’

“Bırakmadılar.

 

 

Son çare ayrılmak

 

“Baktım olmayacak, ‘işten ayrılacağım’ diye dilekçe verdim. Bu sefer de dediler ki, ‘memur kanununa göre otuz gün çalışmak mecburiyetindesin!’

 

“Akşam eve geldim. Çok sıkıntılıyım… Baktım, İzmit’ten yeğenim gelmiş… Yalçın… Eşimden durumu öğrenmiş: Bütün işler ters gidiyordu… Bir de eşyaları toplamışız… Gidiyoruz diye… Ben bu Erzurum işinin olacağından o kadar ümitliydim ki, eşim o sırada Bursa’daydı, bir yandan dilekçelerle uğraşırken ona da telefon etmiştim: ‘Şerife gel, hemen evi toparla, Erzurum’a gidiyoruz…’ Karım da gelmiş, eşyaları toplamıştı…

 

“İşte vaziyet böyleyken, o gün, tesadüf, yeğenim geliyor… ‘Abla’ diyor, ‘bunlar ne?’ O da anlatıyor: böyle böyle… ‘Behiç Erzurum’u istedi, fakat Karayolları göndermiyor.’

 

“Yalçın bu olanları öğrenince, ‘Aman be abla’ diyor, ‘benim eniştem’ diyor, ‘sanatkâr adam… Dert değil… Bizim orada Petkim diye bir yer açıldı, yeni bir tesis, çok büyük bir yer… Gelsin oraya girsin. Benim müdürüm de oraya şef olarak gitti. Behiç Ağabeyim’in elinden gelmeyen iş yoktur, gelsin hele bir imtihana girsin, mutlaka alırlar.’

 

“Yalçın, o sırada İzmit’te İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda çalıştığı için durumları yakından biliyordu. İzmit işi benim de aklıma yatmıştı.

 

 

 

Sabahleyin İzmit’teydik

 

 

“O gece saat on birde atladık otobüse İzmit’e geldik. Gazanfer Bilge’nin yirmi liraya lüks otobüsleri vardı İstanbul’a… Sabah saat dokuzda Petkim’deydik.

 

“Yıl 1968.

 

“Hemen imtihana aldılar. Önce mülakat yaptılar, arkadan da asıl imtihan… Dediler ki, ‘Maket yapar mısın?’ ‘Yaparım’ dedim. Maketin daniskasını yapardım ben… ‘Aşağıda bir maket var’ dediler, ‘İngiltere’den getirilirken kırılmış… Mühendis bey götürsün seni, gör; eğer yaparım dersen, hemen işe başlıyorsun…’

“Gittim gördüm. Yapılmayacak hiçbir şey yok. ‘Hemen yapmaya başlarım’ dedim, ‘yalnız, malzemeleri eksik, hepsi gelsin de öyle…’

“Ben böyle söyleyince hemen işe aldılar. Elli dokuz lira yevmiyeyle… ‘Bugün işe başlıyorsun’ dediler.

 

“İş bana cazip geldi; elli lira da deseler girecektim aslında… Neyse, oradaki resmi işlemler falan bitince eve telefon ettim, dedim, ‘Erzurum için toplandık ama, İzmit’e geliyoruz… Hemen bir ev bulup sizi almaya geleceğim.’

 

“Petkim, Karayolları’nda bir ay daha çalışmama ‘peki’ demişti. Haziran’ın birinde artık yeni işimdeydim.

 

(devam edecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.