ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -9-

Bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmi olmayan tarihi

 

öykülenmiş anılar (devam -9-)

 

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 

 

 

İLERLEMEDEN SİNEMCILIK DA NASİBİNİ ALDI 

 

 Sinemaskop vesaire

 

 ANKARA’DA ilk sinemaskop film ise Yeni Sinema’da oynatılmış. “Bu film Truvalı Helen’di…”

Benim izlediğim ilk sinemaskop film neydi, anımsamıyorum ama, “sinemaskop” dendi mi aklıma İstanbul’da Şehzadebaşı’ndaki Yeni Sinema gelir… Benim Vefa Lisesi günlerimin gözdesiydi bu sinema… Fitaş’ın sinemalarından biriydi.

Bu sinemacılık şirketinin İstanbul’da birçok sineması vardı; getirdiği filmleri bu salonların hepsinde hemen hemen eşzamanlı olarak gösterime sokardı…

İlk kez bir sinemaskop filmi arkadaşlar hep birlikte işte bu sinemada izlemiştik… Ve film biter bitmez de, perdesinin daha geniş olduğunu duyduğuz Beyoğlu’ndaki Yeni Melek sinemasına gitmiş, filmi bir kez de orada üst balkondan kuşbakışı görmüştük… 

Yeni Melek de Fitaş’ındı ve filmlerin orijinali burada oynatılırdı.

 

Bu anılarımı sesli yaşadım. Behiç Bey beni büyük bir ilgiyle dinledikten sonra yeniden anlatmaya koyuldu:

“Sinemaskop, çok geniş sahneleri çekebilmek için icat edilmiş bir teknik… Sinemaskop filmlerin eni diğerlerinkinden geniş olduğu için, bunların gösterilmesinde özel bir objektif kullanılır. Dolayısıyla, artık iki objektifimiz olmuştu…

“Eğer sinemaskop bir filmden önce veyahut da sonra normal bir film gösterecekseniz, gelecek program falan, öteki objektifi indirirdiniz; bu değişikliklere dikkat etmezseniz, perdeye yassı ya da geniş görüntüler düşer, halk da hemen ıslık çalmaya başlardı…

“Sinemaskop tekniği çıkınca, çok zengin sahneleri olan filmler çekilmeye başlamıştı. Ben Hur gibi, Hazreti Süleyman’ın Hazineleri gibi… Zaten artık öyle olmuştu ki, bütün Amerikan filmcileri bu tür filmlere yönelmişti.

“Sonra sonra yeni tekniklerle çevrilmiş Fransız filmleri de gelmeye başladı.

 “Seyircilerin bir değişiklik aramaya başladığını gören yapımcılar, böyle türlü türlü yeniliklerle insanların ilgi alanını genişlettiler. İşte, panavizyon filmler, vistavizyon filmler… Bu filmler bizde de çok tutuluyordu… Tabii, sinema perdesinde de birtakım değişiklikler olmuştu: içbükey ve geniş perdeler…”

 

Seste de zenginlik

BEHİÇ Bey, sinemaseverler için pek ilginç olan ne de çok şeyler anlatmıştı… Hele de, “sinema izlemek” sözünden, doğal olarak yalnızca “ lüks koltuğuna gömülüp kısacık bir süre için de olsa hayal âlemine dalmak”tan başka bir şey anlamayanlar için…

İşte yine böyle şeylerden söz ediyordu:

“Filmlerde görüntü zenginliğinden sonra, bunlara ses zenginlikleri de katıldı. Böyle şeyler çıktığında ben artık makinistliği bırakmıştım, ama, bunların filmlerini falan da merak ediyordum, ne de olsa bu meslektendim…

“Benim böyle ses sistemi değişik ilk gördüğüm film, İrlandalı Kız diye bir film olmuştur. 1975’te falan… Zannederim bu, Türkiye’ye gelen bu türdeki ilk filmdi… İstanbul’da rastlamıştım…

“Gittim gördüm; filmden hemen sonra da makinisti buldum, meslekten olduğumu anlattım, bu sistemi merak ettiğimi söyledim. Adamcağız uzun uzun anlattı, gösterdi. Filmde sesler farklı farklı yerlerden geliyordu: diyelim bir oyuncu perdenin sağ tarafından sol tarafına konuşarak gidiyor, sesi de onunla beraber gidiyor… Veyahut kuşlar uçuşuyor: bunların cik cik sesleri salonun içinden geliyor…

“Fon müzikleri falan dahi o kadar güzel ayarlanmış ki, bir bakıyorsunuz salonun bu başından geliyor, bir bakıyorsunuz o başından… Tabii, ses efektleri de… Nereden çıkıyorlarsa oradan…

“Adamcağız beni makine dairesine götürüp filmi de gösterdi: benim bildiğim filmlerin eni 35 milimetreydi, 16 milimlikler de olurdu.. ..bu ise 7 santimetreydi… Bizim eski filmlerde, ses, filmin sol tarafına kaydedilmiş olurdu; bunun hem sağında hem solunda ses bandı vardı…

“Aşağıda, sinema perdesinin arkasında da değişiklikler yapılmıştı: bir baştan bir başa on kadar hoparlör yerleştirilmişti… Bunlardan başka, sinema salonunun içinde de muhtelif yerlere hoparlörler konmuştu…“Bunlar, işte böyle çok çok değişik bir sistemdi. Sinema seyircileri de bu yeni yeni icatlar sayesinde daha çekici bir eğlenceye kavuştu. Hatta, 1939 yılında çevrilmiş olan Rüzgâr Gibi Geçti filmi hem renklileştirildi hem de onun stereofonik bir düzenlemesi yapıldı. Bunlar çok ilgi uyandırmıştır.

 

“3 D”

 

“Gene bugünkü kuşağın pek bilmediğini sandığım bir icat daha vardı, çok ilgi uyandırmıştı: üç boyutlu film…”

“Üç boyutlu” sözünü ne zaman, nerede ve hangi bağlamda duyarsam duyayım, bunun ne demeye geldiğini “tahmin etmem” zor değildir. Ya da “zordur”. Bir gözüm iş görmediği için…

Yıllar yıllar önce, sanıyorum ilkokuldaydım, “tabiat bilgisi” dersinde “beş duyu” konusunu işliyor olmalıyız ki, babam, o zamanlar “üç buutlu” denen optik özelliği birçok şekiller çizerek anlatmıştı bana. Üç buutlu filmler bile çekildiğini de yine babamdan o sırada duymuştum…

Ve tabii bu bilgimi hemen Erol’a aktarmıştım. İlk fırsatta da Bedri Bey Amca, yaptığı bir eklemeyle babamdan edindiğim bilgileri zenginleştirmişti (!): “mücessem”… Eşyayı niçin “mücessem” görüyorduk!? Evet niye?! İki gözümüz olduğu için!(?)..

Yıllar sonra, artık biz İstanbul’a taşınmıştık, bu üç boyutlu filmler ülkemize de gelir olmuştu. Sanıyorum, kısa ömürlü bir furya yaşanmıştı sinema piyasasında… “Sanıyorum” diyorum, çünkü, benim bu filmlerle alıp vereceğim yoktu. 

Bu tür bir filme yalnızca bir kez gittim: 1956 ya da ’57 yılında İstanbul’da Bakırköy’de…

Yeşilyurt’ta oturuyorduk… Ya “kok kömürü ordinomuz”la ilgili bir işlem için ya da vidanjör parası yatırmak için Bakırköy’e gitmiştim. Sinema merakım yüzünden, şu İstanbul Sineması’na bir bakayım neler var, dedim; belki yaz programında mevsiminde göremediğim filmler vardır…

Bu sinema da Fitaş’ındı ve adı, bulunduğu caddeden geliyordu. Tabii, bu arada o gün oynayan filmi de öğrenmiş oldum: mitolojik bir öyküden esinlenerek çevrilmiş, o zamanlar için erotik yanı çok ağır basan ticari bir film…

İşte, ilk ve son olan üç boyutlu film deneyimime bu film yol açtı: kısa bir duraksamadan sonra, işe yaramayacağını bildiğim özel gözlüğe iki bilet parasına yakın bir depozito ödeyip içeriye girdim. On beş dakika sonra dışarıdaydım… Gişedeki kız, depozitoyu iade ederken şaşkındı. “Mücessem” nedir?.. Eşyayı niçin “mücessem” görürüz? Evet niçin! Sorsa mıydım ona? Daha da artsa mıydı şaşkınlığı? Ve öyle baksa mıydı yüzüme boş boş? “Canım işte, niye resim gibi değil de cisim gibi görüyoruz etrafımızdaki şeyleri” diye açıklasa mıydım soruyu !?.. Sonra da onun, bütün saflığı ve doğallığıyla, “İki gözümüz olduğu için” demesini beklese miydim?..

 

Ve “üç boyutlu”ya ilişkin bu anılarımı Behiç Bey’e anlatmalı mıydım? Gönlüm anlatmaktan yanaydı, zamanını ise aklım belirledi: sen önce Behiç Bey’i dinle, diyordu.

 

Behiç Bey, “Duyduğuma göre, ilk örneği taa 1940’larda Avrupa’da yapılmıştı” diye anlatmaya başladı:

“1950’li yıllarda ben Ankara’da Büyük Sinema’da makinistken, ‘3 D’ diye adlandırılan bir film geldi… 3 D, yani, üç boyutlu… Bu türden bir film ilk defa oynatılacaktı Ankara’da… Canavarlar Sarayı…

‘D’, Fransızca’da, İngilizce’de “boyut” anlamına gelen “dimension” kelimesinin ‘d’si… Bu filmlerde görüntü adeta üç boyutlu oluyor… Bu da, kartondan yapılmış, cam yerlerine bugünkü plastik malzemelere benzeyen kırmızı renkli saydam bir şey konmuş özel bir gözlükle görülebiliyor… Bu gözlükler sinemaya girerken müşterilere veriliyor, çıkışta da geri alınıyor…

“Bu filmlerin oynatılması da tamamen değişikti: filmler, çekim açıları farklı iki ayrı şerit halinde oluyordu; biri sağdan, biri soldan çekilmiş iki film şeridi… Özel bir kamerayla çekilmiş… Bunları gösterebilmek için de haliyle iki makine kullanmak durumundaydık; birine sağdan çekilmiş olan filmi, birine de soldan çekilmiş olanını takıyorduk; makineleri paralel bağlamıştık, böylece, ikisine aynı anda yol veriyorduk ve perdeye aynı sahnenin iki farklı açıdan çekilmiş iki ayrı görüntüsü yan yana birlikte düşüyordu. Bu görüntüler, ara sıra gazetelerde rastladığımız baskısı hafifçe kaymış renkli fotoğraflara benziyordu ve işte bu gözlük takılınca, o kaymalar ortadan kalkıyor, film, üç boyutluymuş gibi görülüyordu.

 

“Tabii bu filmler, 3 D’nin imkânlarından azami derecede yararlanılacak şekilde çekilmiş olurdu. Konular da öyle… Herhangi bir şey atılacaksa, mesela bir balta, o, seyirciye doğru atılıyordu… Seyirci de, ‘aman, başıma gelecek’ diye eğiliyor, başını kaçırıyordu…

“Bu Canavarlar Sarayı’nda da öyle dehşet uyandıran sahnelerden bol bol vardı. Böyle sahnelerde çok kişinin çığlık attığına, yerlere yattığına çok şahit olmuşumdur. Bazı sahneler de seyirciyi dondururdu adeta yerinde…”

 

 

 

Eziyeti makiniste, faturası sinemacıya

 

 

HER nimetin bir külfeti vardır, denir. Çok doğru… Tersinden söylersek, her külfet insana bir nimet sağlar… İşte bu doğru değil. Bu yargıya, Behiç Bey’in 3 D’lere ilişkin anısını dinleyince ulaşmıştım:

“Makinistler için üç boyutlu filmlerin oynatılması da çok eziyetliydi. En önemlisi, sinema sahibi için çok külfetli bir işti bu… Çünkü, bir film yerine iki film oynamaktaydı. Gerek elektrik masrafı, gerek kömür masrafı, gerekse makinelerin yıpranması iki katına çıkıyordu…

“Bütün bunları hesaplayan sinema sahipleri, haklı olarak Belediye’den iki misli fiyat istemişlerdi ve galiba bu istekleri kabul edilmemişti ki, üç boyutlu sadece iki film oynatıldı; bunlardan sonra bir daha da o filmlerden getirilmedi.

“O filmleri şimdi gösterme imkânı olsa, sanıyorum bugün bile insanlar merakla gider bunları seyreder… Şimdi yabancı medyalarda reklamlarını görüyorum, Amerika’da, Japonya’da üç boyutlu televizyon filmleri çıkmış; bunlar, aynı eskiden sinemalarda oynayan filmler gibi… Mutlaka yarın bir gün bize de bu yenilikler gelecek ve belki de o eski yılların üç boyutlu filmlerini yeni kuşaklar da görme imkânını bulacak…

“Ve yine belki, sinemacılar, teknolojinin dev adımlarla büyümesi karşısında esprisini kaybetmiş görünen sinema salonları için değil de, bunların yerine geçen ve geçecek olan yeni eğlence araçları için büyük prodüksiyonlar gerçekleştirecekler…”

 

Behiç Bey, 3 D’lerle ilgili nimet-külfet eşitsizliğine ilişkin anılar perdesini, “Ancak şunu söyleyebilirim, bu filmler, o zamanın geniş seyirci kitlesinde büyük heyecanlar uyandıran filmlerdi” diyerek kapattı.

 

Evet, 3 D, “kimi sinemaseverler” için büyük bir nimetti… Ama bir yandan da bu nimet, belediyeler özel fiyat vermediği için bir külfet de yüklemiş değildi sinema işletenlerin dışında kimseye… Olan sinemaseverlere olmuştu.

 

ANKARA’DA NELER OLMUŞTU?

 

Sinemalar çoğalıyor

“BU anlattıklarım, 1940’lı, ’50’li ve ’60’lı yıllar içinde sinemada gördüğüm yeniliklerdi” dedi Behiç Bey. “En başlarda söylemiştim” diyerek anlatmasını kimi anımsatmalarla sürdürdü:

“Bu yıllarda Ankara’nın kapalı sinemaları Yeni, Park, Sus, Sümer ve bir de Ulus’tu. Park Sineması’nın ilk adı Kulüp Sineması’ydı; 1930’larda… Kulüp bir yangın geçirdi, yeni baştan yapıldı, Halk Sineması olarak açıldı; bu, 1940’ların başındadır. ’40’lı yılların sonunda bu sinema bir yangın daha geçirdi, -ki o zamanlar film parlaması yüzünden çok yangın çıkardı sinemalarda- bu sefer de adı Park Sineması oldu ve artık kapanıncaya kadar da Park Sineması olarak çalıştı.

“Gene en başlarda söylemiş olduğum gibi, Ankara’nın sinemaları arasına bir de Sait Çelebi’nin sineması katılmıştı. Zannediyorum 1946’da… Sait Çelebi, çok tanınmış maç spikeri… Milli Piyango çekilişlerini de sunardı… Radyodan… Büyük bir zevkle dinlerdik… Bu zat, bir sinema yaptırdı. Sıhhiye’de, Necatibey Caddesi’nin başında… Sinemanın adını “Ankara Sineması” koydu…

 

Tavanı çok yüksek bir sinema

 

“BU sinemayı görmeye gittiğimde, sinemacı olduğumu bildikleri halde hiç kimse buyur falan demedi; bir bilet aldım girdim…

“Allah Allah, perde yok!.. Aradım aradım, a, bir de baktım ki perde taa tepelerde!.. Meğerse, benim bilet aldığım yer sinemanın birinci katıymış… Bu sinemanın alt katında oturan kişinin, perdeyi görmek için kafasını tamamen havaya kaldırması lazımdı. Bir de sinemanın orta kısmı vardı, oraya oturanlar perdeyle karşı karşıya oluyordu; balkona çıkanlar da aşağıya doğru bakıyorlardı… Yani sinema, tavanı çok çok yüksek bir yer. Perdeyi mecburen tam ortaya koymuşlar… Aşağıda oturanın, perdeye bakmaktan boynu ağrıyordu. Tabii, alt salona gitmem bir defa oldu… Bu sinemaya sonraki gidişlerimde hep orta kısımdan yer aldım. 

“Ankara Sineması da sonradan Şirket sinemaları arasına girdi. Sait Çelebi rahatsızlanmıştı; demiştim ya, sinemacılık da her insanın yapabileceği bir iş değildir, Sait Bey de herhalde uğraşamıyordu artık ki sattı sinemayı…

Şirket sinemaları beşe çıkmıştı. Yani, İş Bankası’nın sinemaları… Kısa bir süre sonra da Sait Çelebi vefat etti.” 

 

Cebeci’de de…

 

BEHİÇ Bey’in Ankara sinemalarından birbirinden çok değişik anıları vardı. Ve bunların çoğu da işle ilgili anılardı:

“O yıllarda Cebeci’de de bir sinema yapıldı; buna da Cebeci Sineması demişlerdi, ki ben orada da sonradan bir yıla yakın makinistlik yaptım. Ulus Sineması da Ankara’nın çok eski sinemalarından biriydi; ben, 1941 yılından ’44 yılına kadar Ulus’ta da makinist çıraklığı ve makinist muavinliği yaptım. Makinist muavinliğim bir yıla yakındır.

“Bu sinemada da çok güzel filmler oynardı; hem Türkçe filmler hem renkli filmler oynardı; Arap filmleri de oynardı… Yani bu sinema bir tek şeye bağlanmış bir sinema değildi. Ama, hani pek de lüks bir sinema değildi; fakat, müşterileri temiz müşteriydi. Çünkü semti Kızılay semtiydi. Kızılay, Ankara’nın o zamanlar en eleküstü insanlarının bulunduğu en iyi semtiydi… Bugün dahi öyle sayılır.”

 

Halk aldatılmaya gelmez

 

NE zaman alınmıştı bilmiyorum, ama, onunla ilgili ilk anım, sonraları “parazit” dendiğini öğrendiğim hışırtılardır. Annemler, bu hışırtılar arasında savaş haberlerini dinlemeye çalışırlarmış meğer… O hışırtılar ileride de bana, radyo çocuk kulübü ile radyo tiyatrosu saatlerinde az mı eziyet edecekti… “Burası 1648 metre 182 kilosikl uzun dalga Ankara Radyosu; …..” Ajansları da kaçırmazdım. Sonra sonra suyu çıkacaktı bu haber bültenlerinin: Vatan Cepheleri falan… 

Yazılışı böyleydi de doğru mu söylüyorduk bilmiyorum, bir “Körting” radyomuz vardı… 

Behiç Bey, “1942-43 yıllarıydı, İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Aldığımız haberler, sadece radyodan dinlediklerimizdi” der demez kulağım onda, yine bir yerlere gitmiştim.

 

Behiç Bey, “Bir de gazetelerin yazabildikleri… Daha detaylı bir şey bilmiyorduk savaş hakkında. Böyle bir zamanda insan ne olup bittiğini çok merak ediyor… Radyolardan duyuyoruz, gazetelerden okuyoruz ama, bunlar yeterli değil… Savaşın detaylarını öğrenmek istiyordu millet” diyerek sözü beklediğim yere getirdi:

“Tam bu sıralardaydı, -ben o zamanlar Ulus Sineması’ndayım, makinist çıraklığı ile muavinliği arası bir işte çalışıyorum- bir gün sinemanın sahiplerinden Cemali Bey beni aşağıya çağırdı, dedi ki, ‘Oğlum, önümüzdeki hafta Harbin filmi geliyor, onun yazılarını yazacaksın.’

“Orada ben asıl makine dairesinde çalışıyordum ama, yazım güzel olduğu için de sinemanın yazılarını, program fotoğraflarının bulunduğu yerlerdeki yazıları falan da ben yazıyordum… ‘Yalnız’ dedi, Cemali Bey, ‘elimde hiçbir doküman yok, onun için sadece diyeceksin ki, İkinci Cihan Harbi’ni görmek isteyen, önümüzdeki hafta sinemamıza gelsin, bu harbin filmi oynayacak…’

“Cemali Bey ‘film’ dedi ya, ben, en aşağı bir buçuk-iki saatlik bir film gelecek zannettim. Ve de çok sevindim… Hani, böyle bir şeyi görebileceğiz, diye… Yazıyı yazdım… Bunu okuyan herkes, gişe memuruna başladı sormaya: filmin adı ne, ne gün başlayacak, biletleri ne zaman satılacak? Herkeste bir merak vardı bu filme karşı…

“Tabii ben de meraktaydım. Bir de geldi ki film, on dakikalık bir şey… Meğerse, Fransız Pathé firmasının çıkardığı bir havadis filmiymiş… Dokümanter film bile diyemezsiniz… ‘Dünya Havadisleri’ diye kısacık haber filmleri takardık filmlerin başına, işte onlar gibi bir şeydi bu…

“Dağıtımcısı, İkinci Dünya Savaşı’na ait bir filmmiş gibi piyasaya sürmüş bunu… Yani, bizim patron kandırılmış…

“Ama ne oldu? Halk buna müthiş tepki gösterdi: sinemanın camını çerçevesini yere indirdi… ‘Böyle olduğunu biz bilmiyorduk, kandırıldık… Paraları iade edeceğiz’ dendi de insanlar ancak teskin edilebildi.” 

 

Tokat yolları yine görünmüştü… Taşlıydı maşlıydı ama, çare yok, gidecektim: Bu “havadis” filmlerini orada bizlere de gösterirlerdi, ama, öyle Ulus’taki gibi “cam-çerçeve indirme hadiseleri” olmamıştı Ali Sabri’de… Her hafta her hafta aynı şeyleri gösteriyor diye makinist ıslıklanmış, biraz da kalaylanmıştı o kadar…

Ali Sabri Bey, Cemali Bey’den daha mı açıkgözdü yoksa?

Biz Tokatlı sinemaseverler, ne Ali Sabri Sineması’nın camekânında “Harbin filmi geliyor” diyen bir yazı görmüştük ne de sırtında sinemanın seyyar program tahtası, kahvelerin önünde mola vererek yaptığı şehir turunda, “İkinci Cihan Harbi’ni görmek isteyen, önümüzdeki hafta sinemamıza gelsin… Harbin filmi oynayacak!..” diye bağıran bir çığırtkan…

 

Hayır, öyle bir şey olmamıştı bizim Tokat’ta.

  

BÜYÜK SİNEMA YILLARI

 

“Taşmektep”in taşları Büyük Sinema’nın temelinde… 

“ANKARA’NIN eski sinemalarından bahsederken, Büyük Sinema’nın bunlar arasında çok büyük bir yeri olduğunu belirtmeliyim. Ve bu sinemadan ayrıca ve bütünüyle bahsetmemin daha doğru olacağını düşünüyorum.

“Büyük sinema, Elazığlı iki kardeş olan Kâzım Rüştü Güven ile Hamdi Başaran’ın ortak olarak kurdukları bir sinemaydı. Bu iki kardeş, Ankara’nın tanınmış işadamlarındandı. Kâzım Rüştü Bey, Güven Sigorta’nın Ankara acetesiydi ve soyadı olarak ‘Güven’ adını almıştı. Hamdi Bey, daha sonra, bugün herkesin bildiği bir firma olan Habaş’ı kuran zattır.

“Bu sinemanın inşaatına 1947 yılında başlanmıştı. Sıhhiye ile Kızılay arasında, Orduevi’ndeki Atatürk heykelinin hemen hemen karşısına isabet eden yerde…

“Ben o zaman Yeni Sinema’da çalışıyordum; makinist muaviniydim… Ve bu adının ‘Büyük Sinema’ olacağını duyduğumuz yeni sinema, 1949’un ortalarına doğru açılacak duruma gelmişti. Tabii, sinemacı olduğumuz için bu gibi şeylerle özellikle ilgileniyorduk.

“Ve ilginç bir şey, Kâzım Rüştü ve Hamdi Beyler, ‘Taşmektep’ diye bilinen Ankara Erkek Lisesi’nin yıkım işini almışlardı; Büyük Sinema’nın temelinde, işte o Taşmektep’in taşları kullanıldı. Daha sonra, Taşmektep’in yerinde Hacettepe Üniversitesi kuruldu. Bugün Yüksek İhtisas Hastanesi diye bilinen yer…”

 

Evet… Behiç Bey’in bu anlattıklarını az çok biliyordum. Daha önceleri kendisinden parça parça dinlemiştim.

Ve Madam Marika’yı da… Kedi merakım dolayısıyla… Behiç Bey, kedi sevmek dediğin nasıl olur, bir insan kedileri ne kadar sevebilir, işte bunları, o Marika Hanım’da görmüştü. Anlamıştım ki, benim kediseverliğim, Marika Hanım’ınkinin yanında solda sıfır…  

 

Büyük Sinema yılları olabildiğince renkli geçmişti Behiç Bey’in ve onun yaşamında çok değerli, çok önemli bir yer tutuyordu: 

 

Açılış filmi Altın Küpeler 

 

“NİHAYET Büyük Sinema, 1949 Eylülünde, sinema mevsiminin başında Altın Küpeler filmiyle kapılarını açtı. Başrollerini Ray Milland ile Paulette Goddard’ın paylaştıkları film… Büyük bir merakla Sinema’nın nasıl olduğunu görmeye gittik.”

 

Belli olmuştu: Büyük Sinema anılarından Behiç Bey ayrıntılarıyla söz edecekti. Bunu, daha açılış gününü anlatışından anlamıştım: “Bu sinema, o tarihlerde Ankara’nın hiçbir sinemasında görülmemiş bir tarzdaydı: her şeyden evvel personelinin özel giyimli oluşu dikkati çekiyordu; Fransız tipi yassı şapka, camgöbeği renginde ve bugün de bazı eğlence yerlerinde giyilen smokin biçiminde kısa bir ceket ve kenarlarında siyah şeritler olan aynı renkte pantolon… Kapıda bilet kesenler ile içeride çalışan personel, işte böyle bir giysiyle hizmet veriyorlardı müşterilere” diye betimlemeler yapıyordu…

 

Anlatmıyor, o günleri yaşıyordu:

 

Hayran olunacak bir mekân 

 

“BÜYÜK Sinema, sinema olarak o kadar güzel yapılmış bir mekândı ki, hayran olmamak mümkün değildi. Mesela, salondaki aydınlatma tavandan yapılmıştı: büyük bir avize oturtulmuştu ortaya ve tavanın kenarlarında, gizli lambalarla aydınlatılan ve makine dairesinin önünden başlayıp perdeye kadar devam eden kol gibi beyaz bir kısım vardı.

“Sinema’nın öteki tavanları ise işlemeliydi: araları işlemeli karelere bölünmüş tavanlar… Sahnenin iki yanına da folklorik resimler yapılmıştı: mesela, halk dansları yapan kızlar… Sinema’nın sahipleri Elazığlı’ydı ve işte bu süslemeler de herhalde onların istekleriyle yapılmış olmalıydı.”

 

Bu ve buna benzer betimlemeleri, sanki açılış günü dünmüş gibi o denli canlı ve renkliydi ki, artık ben de Behiç Bey’le birlikte sinemayı gezmeye başlamıştım:

“Büyük Sinema’da çok şahane bir film seyretme imkânı vardı: bir kere koltuklar çok çok rahattı, tek kelimeyle şahaneydi; koltuk araları çok iyi ayarlanmıştı, ayaklarınızı rahatlıkla uzatabilirdiniz…

“Sinema, nerede oturursanız oturun perdeyi rahatlıkla görebileceğiniz şekilde dizayn edilmişti. Ama şunu da söyleyeyim ki, kaç sefer gittiysem bu sinemaya, sinema perdesini, yani o beyaz perdeyi görme imkânım olmadı ışıklar yanarken… Çünkü, tam ‘5 dakika istirahat’ diyeceği zaman ekranın önündeki kırmızı perde yavaş yavaş kapanmaya başlıyordu… Ve bu görkemli perde, ancak film başlayacağı zaman ışıklar karardıktan sonra açılıyordu. 

 

Her şeyin bir bedeli var

 

“Büyük Sinema, o zamana kadar bildiğimiz şekilde öyle duhuliye, hususi, balkon falan diye ayrılmamıştı; bir balkon, bir de ‘giriş’ vardı. Tabii loca da… Localar dört kişilikti ve çok rahat koltuklar konmuştu.

“Bilet fiyatlarına gelince… Giriş yüz kuruş, balkon iki yüz kuruştu ki, o zamana kadar Ankara’nın en lüks sineması olan, en kaliteli sineması olan Yeni Sinema’da giriş, yani duhuliye otuz bir kuruş, hususi altmış üç kuruş, balkon yüz kuruştu. Büyük Sinema’nın kalitesinin ötekilerden ne kadar farklı olduğu, bu fiyatlara bakınca da anlaşılıyordu… Ankara’da, yirmi kuruşa girilen sinemalar da vardı o tarihlerde… Bu yeni sinemada loca ise beş liraydı.” 

 

Bu anlatılanlardan, bu övgülerden sonra, benim gidip Büyük Sinema’yı yerinde görmem ve orada bir film izlemem şart olmuştu. Örneğin, Jean Gabin’li Liman Kızı’nı… Ya da Michèle Morgan’ın Aşkım Günahımdır filmini… Tam Behiç Bey’e göre… Ne düşündüğümü kendisine söyledim, “Birlikte gidelim ağabey” dedim, “sen Fransız filmlerini seversin… Biletler benden…”

 

Planım tutacak mıydı?

 

AH bir kabul etse, hem Ankara’ya bir büyüğümle gideceğim için evden izin almam kolay olur hem de o kaç gündür anlattıklarını bana bir bir gösterirdi. Behiç Ağabey’in “Peki” diyeceğini umuyordum, seyahati çok severdi. Umduğum gibi de oldu, hemen kabul etti, “Tamam” dedi, “gidelim… Ama trenle…”

 

Planım tutmuştu: evden izin almak çok kolay oldu.

 

Ankara’dayız…

Büyük Sinema, Behiç Bey’i dinlerken hayalimde nasıl canlanmışsa, işte öyleydi.

Film de çok güzeldi…

Arada Büyük Pastane’ye çıkardı beni Behiç Bey; Madam Marika’yla tanışayım istiyordu. Gerçekten çok hoş bir hanımdı Madam Marika… Saygın, sevilen bir kişi olduğu hemen anlaşılıyordu.

Kedilerini sormalı mıydım? Zamanımız çok kıttı, bir an bile değildi ve zaten işareti de almıştık, ikinci yarı başlamak üzereydi. 

Pastane’den ayrıldık. Madam Marika, orada öyle durmuş. el sallıyordu.

 

Film güzeldi ama, Behiç Bey’in gördüğü bir filmdi. Tam içeriye girecektik, “Kusura bakmazsan İnal” dedi, “etrafa şöyle bir göz atmak istiyorum.” Anlıyordum, Büyük Sinema günlerini bir kez daha yaşamak istiyordu… “Tabii ağabey” dedim, “keyfine bak.”

Ben balkona yönelirken o, çoktan “açılış”a yetişmişti. Ama orada pek oyalanmayacağını, makine dairesine çıkacağını adım gibi biliyordum:

“Ben bu sinemayı işte böyle halleriyle görünce, bütün merakım makine dairesine çevrilmişti: acaba makineleri nasıldı? Pek merak ediyordum. Tabii buradan kimseyi tanımıyordum, onun için makine dairesine çıkma imkânım da yoktu…

“Ama kafama da koymuştum ki, ben ne yapıp yapıp bu sinemada çalışacağım! Ben bu sinemada makinistlik yapacağım, diye kafama koymuştum… Ve bunu tahakkuk ettirmek için de kendi aklımca planlar yapıyordum. 

“Ben o sıralarda lise son sınıfa gidiyordum; Yeni Sinema’da da çalışıyorum. Zaten bütün çalışma hayatım, sabahları okula gidip öğleden sonraları sinemalarda çalışmak suretiyle geçmişti. Geç vakitlere kadar çalışıyordum; eve gece yarıları dönerdim. Evde ancak yemeğimi yerdim, sonra da yatardım. Sabah da okula…

“İşte bu şekilde bir düzen kurmuştum. Fakat şimdi aklım yeni bir şeyle meşguldü: ne pahasına olursa olsun ben bu Büyük Sinema’da çalışacaktım!..

“Sinema sahiplerinin Elazığlı olduklarını duymuştum, e ben de Elazığlı’ydım, acaba, diyordum, memleketli olmak hasebiyle bir imkân bulabilir miyim? Her yolu deneyeceğim… Çünkü kafama koymuşum ben o sinemada çalışacağım diye!..

“Bu kadar güzel bir sinemada çalışmak, hakikaten ayrıcalıklı bir iş demekti. Nasıl bugün, son model bir Mercedes sahibi olmak ile çok basit bir arabası olmak arasında çok büyük fark varsa, o zaman da Büyük Sinema’da çalışmak öyle farklı bir özellik taşıyordu benim için… Dedim ya, çok seçkin bir sinemaydı çünkü bu sinema.

 

İlk adımlar

“Ben, ne yapacağım da bu sinemaya gireceğim, diye düşünürken, Sinema’nın gelecek program yerinde bir film ilanı gördüm: Aslan Yürekli Çavuş filminin afişini koymuşlardı. Gary Cooper’ın bir filmiydi…

“Ben, o filmin artistlerinin adlarını alarak bir afiş yaptım. Nefis bir şey olmuştu; -ressamdım, makinistliğin yanında ressamlık da yapıyordum; sinemalara falan afiş de yapardım-.. ..ve ben bunu aldım, afişi, Sinema’ya gittim… Daha film gösterime girmemiş… Dedim, ben müdürle görüşmek istiyorum… Müdür kim? Dediler, ‘İsmail Bey. İsmail İşmen.’ İsmail Bey… Nerede? ‘Yerindedir.’ 

“Çıktım baktım ki, İsmail Bey dedikleri, Demirlibahçe’deki bahçeleri çalıştıran kişi…

“Eskiden Ankara’da ‘bahçe’ler vardı: işte, akşamları ailece gidilebilecek, bir çay-kahve, her ne ise içilebilecek bahçeler vardı; bu bahçelere sanatkârlar da gelirdi.. ..masalar konurdu o zaman… 

“Sonra sonra, insanlar bahçe sinemalarına da çok rağbet eder olmuştu… İşte, Demirlibahçe’de de vardı bunlardan. Demek ki, Büyük Sinema’ya müdür olarak, işte o Demirlibahçe’deki bahçe ile oradaki bahçe sinemasını çalıştıran İsmail Bey’i almışlardı. Bu bahçelerin mal sahibi de, Allah rahmet eylesin, yine bu İsmail İşmen’di. 

  

Müdür tanıdık çıkıyor ama…

 

“Rahmetliyle bir samimiyetim yoktu ama, kendisini iyi tanıyordum. Sinema makinistliği yapmam hasebiyle… 

“İsmail Bey Amca merhaba! ‘Buyur’ falan… Anlattım: Ben, dedim, ressamım; bu sinemaya çok hayran oldum… İşte böyle böyle… Yeni Sinema’da makinist muaviniyim, aynı zamanda oranın yazı işlerini de ben yapıyorum… Afiş falan… Bakın, ben sizin için de bir şey hazırladım: bir afiş hazırladım, yazılarını da, dedim.

“Açtım…

“Aman, İsmail Bey pek beğendi… ‘Siz’ dedi, ‘hakikaten ressammışsınız, çok güzel olmuş bu’ dedi. Ben de, bunu size hediye ediyorum, dedim. Sonra da, bu sinemada çalışmak istediğimi söyledim. Eğer mümkünse… Makinist muavini olarak…

“İsmail Bey, ‘Vallahi’ dedi, ‘bizim kadromuz tamam. Mamafih bir çıkalım, konuşalım.’ Beni aldı, binanın ‘Büyük Apartman’ kısmından, Sinema’nın hemen bitişiği olan yerden asansörle dördüncü kata çıkardı. Makine dairesi bu kattaymış; demir bir kapısı vardı…

“İsmail Bey kapıyı çaldı, şöyle bıyıkları yeni yeni terlemeye başlamış bir çocuk açtı kapıyı… Kara kaşlı, kara gözlü, kara saçlı bir delikanlı… Makinenin yanında da, sarışın, orta boylu, hemen ilk bakışta biraz kasıntı olduğu fark edilen birisi vardı. Sonradan adının Nihat olduğunu öğrendiğim bu arkadaş, İstanbul’dan, Atlas Sineması’ndan gelmiş. Orada makinistmiş, Ankara’ya almışlar… İyi de para vermişler o tarihlerdeki ücret durumlarına göre… Bunları duyuyorduk…

“Dedi ki ona İsmail Bey, böyle böyle… ‘Bu arkadaş’ dedi, ‘Yeni Sinema’nın makinist muaviniymiş; bizim kendisi gibi birisine ihtiyacımız var mı, diye soruyor.’ O, kafasını şöyle bir kaldırdı, ‘Hayır’ dedi, ‘yok. İhtiyacımız yok.’

“Bu sefer bana döndü İsmail Bey, dedi ki, ‘Burada biz dört kişiyiz; işte İlhami de var… Bir de yardımcımız… İşleri yürütüyoruz.’

“Ne diyebilirdim? ‘İyi, çok güzel’ gibi bir şeyler söyledim. İsmail Bey de, ‘Eğer bir ihtiyaç olursa ben sana haber veririm’ dedi. Çıktık oradan.

 

Üzgündüm…

   

Tabii ki üzgündüm…

 

“Üzgündüm. Hele makine dairesini gördükten sonra…

“Bizim bildiğimiz, daha doğrusu benim o güne kadar gördüğüm makine dairelerinin hiçbirine benzemeyen rahat bir ortamda, gene o vakte kadar hiç görmediğim Simplex marka makineyle -ki, sonradan öğrendim, bu bir Amerikan makinesiymiş- çalışılan bir yerde çalışmayı çok istiyordum… 

“Ben bu düşüncelerle aşağıya iniyordum ki, biraz önce adının İlhami olduğunu öğrendiğim arkadaş, o, kara kaşlı, kara gözlü delikanlı arkamdan seslendi: ‘Siz’ dedi, ‘gene buraya uğrayın’ dedi, ‘Benim adım İlhami. İlhami Tuncay… Hamdi Bey benim eniştem olur, onunla bir görüşeyim…’

“Çok memnun oldum, gelirim, dedim, ayrıldım.

 

  “Çavuş” az da olsa işe yaramıştı; bir de afişçilik…

 

 “Benim böyle sinemanın müdürüyle beraber makine dairesine çıkmam, onun benimle samimi bir şekilde konuşması falan orada çalışan personelin dikkatini çekmişti. İsmail Bey, bana sinema hakkında izahat da vermişti… Kapıda Selim adlı bir arkadaş vardı, o da, Aslan Yürekli Çavuş afişinin ve yazısının benim tarafımdan yapılmış olduğunu anlamıştı. Yani, öyle bir durum olmuştu ki, o günden sonra rahatlıkla sık sık Sinema’ya gidebiliyordum… 

“Bu arada da oraya yazılar yazıyordum, afişler yapıyordum ve personelle, müdürle samimiyet peyda etmeye çalışıyordum. 

“Ve bu gidişlerimin hiçbirinde ne yazık ki makine dairesine çıkamıyordum. Çünkü, o İstanbul’dan gelen makinist kimseyi istemiyormuş yanında… Oraya girilmesine çok kızıyormuş…

Gittiğimde İlhami’yle hep aşağıda görüşüyordum. Film aralarında… Telefon ediyordum, geliyordu.

  

Başmakinist çılgınlara dönünce

 

“İkinci makinist Nuri’yle de tanışmıştım, iyi bir çocuktu… Bir gittiğimde bu arkadaş ile İlhami bana dediler ki, ‘Yakında Nihat ayrılacak…’ Niye? Ankara’ya alışamamışmış… ‘Çılgınlara döndü, İstanbul’dan sonra buraya alışamamış… Ankara çekilmiyor, diyor, ayrılacağını söylüyor’ dediler. ‘Haberin olsun; seni buraya aldırmaya çalışırız…’ 

“Ben de zaten o sıralarda makinist ehliyeti imtihanlarına giriyordum… 

“Ve de 1949 yılının -o zamanki adına göre kasım ayının karşılığı olan- ikinci teşrin ayında, Büyük Sinema’ya makinist muavini olarak aldılar beni. Zannediyorum, ayın on sekiziydi… 

“Ve burada işe başladığım zamanki aylığım yüz liraydı. Fakat benim için aylığın hiçbir ehemmiyeti yoktu; mühim olan, benim orada çalışmamdı… 

“Hem böyle resim yapmam, yazı yazmam hem de makinist olmam dolayısıyla, Müdür İsmail Bey de Sinema’nın sahiplerinden Hamdi Başaran da bana ilgi duymuşlardı herhalde… Tabii İlhami de, halasının kocası olan Hamdi Bey’le benim için konuşmuştu. ‘Tamam’ demişler, ‘başlasın…’ 

“Ben bu sinemaya işte böyle girmiştim.”

 

 “Büyük Sinema kaçamağımız” sona eriyor…

 

 KENDİMİ filme o denli vermişim ki, Behiç Bey’in yanımda oturduğunun, ancak çocukların o “Fiiin!” diye hep bir ağızdan bağırdıkları yer gelip de ışıklar yanınca ayırdına vardım: “Sen burada mıydın ağabey, ne zaman geldin?” dedim. “Ben hep buradaydım” diye yanıtladı, “Hiç ayrılmadım ki!..”

 

Artık dışarıdaydık…

 

Bu Ankara’ya gelme fikrine, Behiç Bey’in Büyük Sinema’nın bilet fiyatlarını anlatışı sırasında kapılmıştım. Bu sinemanın, o zamana kadar bildiğimiz şekilde duhuliye, hususi, balkon falan diye ayrılmadığını söylemişti ya, işte oralarda… Hani bir de, “Bilet fiyatlarına gelince: giriş yüz kuruş, balkon iki yüz kuruştu” demişti… Ki, o zamana kadar Ankara’nın en lüks, en kaliteli sineması olan Yeni’de giriş otuz bir kuruş, hususi altmış üç, balkon da yüz kuruşmuş…

 

Gerçekten, Büyük Sinema görmeye, yaşanmaya değer bir yerdi. Behiç Bey hiç de abartmamıştı… Ve biz, bu Yeni Sinema kaçamağımızda balkonda oturmuştuk. Pahalıydı mahalıydı ama değerdi… 

 

Dönüş yolculuğumuz, Behiç Bey’in, Büyük Sinema günlerini anlatmayı sürdürmesiyle başladı:

 

 Akıllara durgunluk veren bir para

 

 “BÜYÜK Sinema’nın, Ankara’nın o eski sinemaları arasında ayrı bir yeri vardır, demiştim. Hakikaten bu sinema, bir defa, yapılış olarak çok üstündü… Dendiğine göre, komşu memleketlerdeki sinemalar arasında en büyüğü ve en lüksü bu sinemaydı… Hatta, Balkanlar’da bile bundan üstünü yokmuş… 

“Büyük Sinema ile bitişiğindeki Büyük Apartman, bir kompleks halindeydiler. Ve burası, 1949 yılının parasıyla bir buçuk milyon liraya mal olmuştu ki, o tarihte bir buçuk milyon lira, akıllara durgunluk veren bir paraydı… 

“1950 yılında da Sinema’ya, yazın rahatlıkla film seyredilebilsin diye bir serinletme tertibatı yaptırıldı. Bunun da beş yüz bin liraya çıktığını duymuştum.

“Bu binaların mimarı, Abidin Bey isminde bir muhteremdi. O da rahmetli oldu… Abidin Bey, sinema sahipleri tarafından ismi her zaman saygıyla anılan birisiydi. Serinletme işi için ise Mısır’dan bir mühendis getirtilmişti.

“Bu yeni tertibat Büyük Sinema’ya çok pahalıya mal olmuştu ama, yaz günlerinde Ankara’nın sıcağından bunalan kimseler buraya geldiklerinde, çok rahat bir mekânda ve yazın bulunamayacak güzellikte serin bir havada film seyrederlerdi.

 

“Büyük Sinema’nın işte böyle pek çok özellikleri vardı… Anlatılamayacak kadar…

 

Ya filmler?

 

“Büyük Sinema’nın getirdiği filmler çok seçkin eserlerdi. Pazartesi günleri, yani filmin ilk günü, bizim tabirimizle ‘gala gecesi’ tertip edilirdi. Bu gala geceleri öyle olurdu ki, hanımlar arasında adeta bir kıyafet, bir takı yarışması haline gelirdi. Ve filmden önce karanlığa gömülen sinemanın içi, elmasların, pırlantaların saçtığı ışıklarla adeta yıldızlı bir geceye dönerdi… O yıldızlı semaları seyretmek için başınızı havaya kaldırmanız gerekmezdi, çünkü içerisinde yaşardınız… 

“Büyük Sinema’nın seyircisi, kültür seviyesi bakımından da çok kaliteli, çok seçkin insanlardı. Zira, getirilen filmler, gerek konuları, gerek çevrilişleri, gerek oyuncuları, gerekse zengin sahneleri ve dekorlarıyla o zamanların en üstün filmleriydi. Seyircisi sıradan olmayan, aksine ayrı bir seyircisi olan filmler getirilirdi…

“Bu sinemada Türkçe film kesinlikle oynatılmazdı. Türk filmi falan da… 

 

Avare’nin önce namı geldi

 

“Türkçe sözlü film ve Türk filmi falan Büyük Sinema’da oynatılmazdı, derken, bununla ilgili bir-iki anım var, onları da anlatmak isterim:

“1953-54 yıllarıydı zannediyorum, bir film çıkmıştı piyasaya: Avare. İstanbul’da yer yerinden oynamıştı duyduğumuza göre… Ankara’dan duyuyorduk ki, bu Avare bir Hint filmiymiş… 

“‘Toros’ adında bir filmci vardı İstanbul’da, -ben filmcilerin çoğunu yakından tanırdım: sanıyorum Ermeni’ydi- bu kişi, ekseriyetle Uzakdoğu’dan ve Hindistan’dan filmler getirirdi. Ben kendisinden dinlemiştim, bu Avare filmi de işte bunlardan biriymiş…

“Toros, -firmasının adı da Toros’tu- gene Hindistan’dan getirtmiş olduğu filmleri dublaja vermiş, dublajdan çıkmalarını bekliyormuş… Özellikle iki film varmış çok güvendiği, bininin adı Şah-ı Cihan’mış, birinin de adı Avare’ymiş…

“Toros, Şah-ı Cihan filmine pek hayran olmuşmuş…

“Avare’yi de beğenmişmiş ama bu film, kafasını Şah-ı Cihan kadar sarmamışmış; onun için de, önce Şah-ı Cihan dublajdan çıksın da mevsim başında onu piyasaya sürsün istiyormuş. Ondan çok para kazanacağını tahmin ediyormuş…

“Fakat işe bakın ki, Avare çıkmış dublajdan daha önce… Tam böyle sinema mevsimine yetişecek şekilde Avare çıkmış.

“Toros da ne yapsın, istemeye istemeye bu filmi sürmüş piyasaya… 

“Ve dediğim gibi, duyduk ki, hih, bu Avare filmi İstanbul’da yeri yerinden oynatmış!.. Millet sabanın köründe sıralara giriyormuş… Bütün seanslar dolu… Kalabalık… İnsanlar yer bulabilme peşinde… Hiçbir seansta boş yer yok… Çok tutmuş seyirci Avare’yi… Konusuyla olsun, şarkılarıyla olsun, artistleriyle olsun… Hele de şarkılarıyla… 

“İşte böyleymiş İstanbul’da…”

 

 Kapılar “açılıyor”…

 

 BİLMEZ miyim?!..

Vefa Lisesi… Herkesler gidip görmüş. Kendimle yaptığım inatlaşmalar… Sonuçta ikinci ben galip gelmişti ve bilmem kaçıncı haftasında Avare’yi ben de görmüştüm… Neyse ki, gittiğim sinema ikinci sınıf bir sinemaydı, Avare adamakıllı kırpılmıştı… Özgün kopyasının pek uzun oluşu, Avare’nin başta gelen özelliklerinden biriydi: Avare, avarelere göre bir filmdi… 

Ve Behiç Bey, Avare anılarını anlatmayı sürdürmekteydi:

“Toros, Avare’nin İstanbul’da büyük iş yaptığını görünce, istemiş ki Ankara’da bu film kaliteli bir sinemada oynasın. Gelmiş Büyük Sinema’ya… Sinema’nın müdürü, Sadrettin Duysak adında şimdi rahmetli olmuş olan bir muhteremdi, -‘Sadri Bey’ derdik- onunla konuşmaya…

“Sadri Bey, çocukluğundan beri İstanbul’da sinemalarda çalışmış, yani, sinemacılık konusunda kökten yetişmiş bir müdürdü. Toros’u da tanıyormuş… Toros bizim müdüre çok rica etmiş, ille bu sinemada oynasın diye… O da, sinemanın sahiplerine söylemiş, ancak, Kâzım Bey de Hamdi Bey de, ‘Biz kaidemizi bozmayız’ demişler: ‘Bu sinemada ne Türkçe film oynar ne de böyle şey filmi falan!..’

“Fakat neticede, teklif edilen fiyat ve verilen garanti çok cazip gelmiş olacak ki, -benim tahminim bu- kabul etmişler sinema sahipleri Avare filmini oynatmayı…

 

“Ve bu film Ankada’da Büyük Sinema’da vizyona girdi.

 

Bir ilk, bir rekor 

 

“Avare, Büyük Sinema’da üç hafta mı dört hafta mı ne oynadı. Yanılmıyorsam dört hafta… Bu bir rekordu. Bütün seanslar tıklım tıklım dolu olmak üzere…

“Modalar gelip geçicidir, ama, hani bir moda yarattı denecek bir film varsa, bizim memlekette, o, Avare filmi olmuştur. Modadan da ileride… Bir devir yaratmıştır…

“Ve Avare filmi, Büyük Sinema’da gösterilen ilk Türkçe sözlü film olmuştur.

“Ancak, büyük sansasyon yaratan Avare konusunda sinemada bir makinist olarak şunu söyleyebilirim, filmin gösteriminin her uzatılışı benim çok canımı sıkmıştır… Neden? Çünkü, çok çok uzun bir filmdi, gece geç vakitlere kadar sürerdi işim… E, sabahları da okula gidiyorum… Haliyle uykuya çok az zaman kalıyordu. 

 

Bir uzun film de Batı’dan 

 

“Uzun film deyince, hemen aklıma Rüzgâr Gibi Geçti filmi de gelir. Çok çok uzun bir filmdi. Bu da yine Büyük Sinema’da oynamıştır. 1951 yılında…

“Büyük ısrarlar karşısında iki hafta gösterildi; üçüncü haftası mecburen olamadı; çünkü, başka yere söz verilmişti.

“Rüzgâr Gibi Geçti, çok isim yapmış bir filmdi; o kadar çok reklamı olmuştu ki, Ankara’da da büyük bir merakla beklenmişti… Herkes, aman gelse de bir görsek demişti… Rüzgâr Gibi Geçti, işte böyle bir filmdi. Üç hafta daha oynatılsaydı gene de sinema ağzına kadar dolacak şekilde iş yapardı…

“Bu filmle ilgili olarak işin bir de perde arkası var: büyük aksaklıklar, büyük sıkıntılar… Sinema’nın müdürü Sadri Bey, seansları bana sormadan yapmış, gazetelere vermişti. Oysa, seansları hep ben hazırlar kendisine verirdim, o da işin sonrasını hallederdi; çünkü, ancak ben bilirdim bir filmin ne kadar süreceğini…

“Bu, Rüzgâr Gibi Geçti, hiç ara vermeden dört saatlik bir filmdi… Sadri Bey bunun seanslarını üç buçuk saat üzerinden yapmış… Bir de ilk matinede elektrik kesilmez mi!.. Bütün matineler birbirine girdi… Dışarıdaki halk dışarıda, içeridekiler içeride hayli cam kırdı. İzdiham…

“Sadri Bey çareyi evine kaçmakta buldu… Ertesi gün, seansları nasıl istiyorsan öyle yap, gazeteye verelim, dediler. Seansları dört buçuk saat üzerinden yaptım da, o şekilde normal düzene, rahat bir gösterime kavuştuk.

“Ama gene de hiç ilave göstermiyorduk; seyirciye şöyle böyle yarım saatlik bir imkân kalıyordu. Bir seyircinin çıkması, öbür seyircinin girmesi, seyircinin hava alması… Az da olsa bir rahatlık sağlanmıştı seyirci bakımından.” 

 

Cahide Sonku’nun ağırlığı 

 

BÜYÜK Sinema’da oynatılan ilk Türk filmi ise, Vatan ve Namık Kemal olmuş. Behiç Bey, bu filmin oynatılışına ilişkin anılarına, “Unutayacağım bir olay”diyerek başladı:

“Filmin oyuncusu ve rejisörlerinden biri de Cahide Sonku… Cahide Sonku ile filmin yapımcısı olan Sonku Film adlı şirketin yetkilisi -galiba adı Muhammet’ti- ve bir de Kemal Bey diye bir muhterem kişi, -işte, yine Vatan ve Namık Kemal filmiyle ilgili birisiymiş- bu filmin bizim sinemada gösterilmesini sağlayabilmek için sinema sahipleriyle bizzat görüşmek üzere Ankara’ya gelmişlerdi.

“Cahide Sonku, ‘Bu film Büyük Sinema’da oynayacak’ diyormuş… 

“Sonku Film, Cahide Sonku’nun kurduğu bir şirketti. Söylendiğine göre, bu şirketin, dolayısıyla da filmin yarı yarıya sahibiymiş Cahide Hanım. Nitekim ağırlığını koydu ve Büyük Sinema’da oynayan ilk Türk filmi bu film oldu.

 

Pursantaj 

 

“Sonraları, Cahide Sonku ile bizimkiler başka filmlerle ilgili olarak da bir araya gelip görüştüler. Birçok kere… Bu görüşmelerin çoğunda ben de bulunmuşumdur: Beklenen Şarkı filmi de aynı ricalarla ve hatta sinemacı tabiriyle ‘pursantaj’la oynatıldı. 

“‘Pursantaj’, Fransızca ‘yüzdelik’ demek: ‘Pourcentage’… Yani, filmin bütün seanslarının dolu olacağını garanti ediyorsun ve yüzde kırk, elli, altmış şeklinde sinema sahibine komisyon vermek şartıyla sinemayı basbayağı kiralıyorsun. 

“Benim Büyük Sinema’da bu şekilde oynadığını bildiğim başka filmler de olmuştur. Zeki Müren’in yarı renkli çekilmiş bir filmi vardır, Altın Kafes, sahipleri o film için çok geldiler; sıkı görüşmeler sonunda gişe için çok büyük garantiler verdiler. Bu, Büyük Sinema’da oynayan ikinci Türk filmi olduydu.”

 

(Devam edecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.