ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -8-

Bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmi olmayan tarihi

 

öykülenmiş anılar (devam -8-)

 

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 

RENKLİ VE TÜRKÇE!

 

 

Dolambaçlı bir yol

 

SÖZLERİ, beni pek duygulandırmıştı. Evet, bazı şeyler zamanında güzeldi ya da değildi…

 

Ve Behiç Bey, “Şimdi de, bugün pek bilinmediğini tahmin ettiğim bir konudan bahsetmek istiyorum” diyerek birden ortamı değiştiriverdi:

“O da, renkli filmlerin Türkçe’ye çevrilmesi, daha doğrusu, Türkçe gösterilebilmesi için ilk zamanlarda neler yapıldığı konusu…

“Bugün sinema veya film seslendirme işlerinde çalışan orta yaşta kimselerin bile bu konuda tam bir bilgi sahibi olabileceklerini sanmam. Hele ki genç nesil hiç bilemez…

“Renkli filmlerin Türkiye’de ilk defa Türkçe’ye çevrilişinin macerasını bilmeyenler, bu işin çok sıradan bir şey olduğunu zannederler.”

 

Behiç Bey, bu girişin ardından da teknik konulara geçti:

“Oysa, renkli filmleri Türkçeleştirme imkânı evvelden Türkiye’de yoktu. Yani teknik imkân… Bu, apayrı bir teknik işti…

“Evet, siyah-beyaz filmlerin Türkçe kopyaları yapılabiliyordu… Çünkü, bizim sinemacılar bunun tekniğine sahipti: filmlerin yanındaki ses bandı kimyasal bir yolla kolaylıkla silinebiliyor yahut da bunun kopyası alınıyor, kopyada yeniden yapılan ses bandına dublaj konuşmaları kaydediliyordu. Ses bandı silinen ya da yenisi yapılmayan kopyalar için ise, daha önce söylediğim kocaman kocaman plaklar hazırlanıyordu.

 

“Ancak, renkli filmin Türkçe kopyalarını yapma imkânı, dedim ya, henüz bizde yoktu. Yoktu, çünkü bizde renkli filmin banyo edilme imkânı yoktu… E, altyazılı filmlerin rağbet görmediği de ortada… Bu durum karşısında bütün sinemacıların en büyük ortak arzusu, ne yapıp yapıp bu renkli filmleri de Türkçeleştirmek olmuştu…

 

 

Düşünüldü taşınıldı

 

“BU iş nasıl yapılabilirdi?

 

“Düşünüldü taşınıldı, anlayabileceklere soruldu, sonunda şöyle bir yol bulundu: Gelin, dendi, biz bu filmlerin siyah-beyaz kopyalarını alalım, -ki o zamanlar bu renkli filmlerin siyah-beyaz kopyaları burada alınıp banyo edilebiliyordu- Türkçe dublajı bunlara kaydedelim, bir filmin hem renklisini hem de Türkçe siyah-beyazını, bir bobin ilave etmek suretiyle aynı projeksiyon makinesine takalım, renkli kopyayı objektifin, Türkçe siyah-beyaz kopyayı da ses lambasının önünden geçirelim… Makineye yol verildiği zaman her iki film aynı anda harekete geçeceği için, seyirci perdede renkli filmi gördüğü sırada siyah-beyazdan da sesi alır, bu şekilde filmi ‘renkli-Türkçe’ olarak seyreder…

 

“Bunun tatbikatı nasıl yapılıyordu?

 

“Siyah-beyaz kopya ile renklinin başlarına birer çarpı işareti konuyor, bu işaretli yerlerin birincisi, siyah-beyazınki, ‘movie tone’un başına, yani, ses lambasının oraya, öteki de, yani renklinin başındaki çarpı işareti de objektifin önüne getiriliyordu.

“Tabii seyirci, makine dairesinde böyle şeyler yapıldığını, seyrettiği ‘renkli-Türkçe’ filmin kendisine böyle çok büyük değişikliklerle iletildiğini bilmiyordu.”

 

 

Ve bir ilk daha

 

BU şekilde “renkli-Türkçe” olarak gösterilen ilk filmlerden birinin Kara Korsan olduğunu anımsıyordu Behiç Bey:

“Başrollerinde Maureen O’Hara ile Tyrone Power’ın oynadığı bir filmdi. Orijinali daha evvel oynamıştı; 1953’te Yeni Sinema’da… Ve çok tutulmuş bir filmdi… Bu sefer, renkli-Türkçesi gelecek diye büyük reklam yapıldı: ‘Kara Korsan’ın renkli-Türkçesi oynatılacak!..’

 

“O zamanlar bu, çok sansasyonel bir haber olmuştu: ‘Hem renkli hem Türkçe! Nasıl oluyor?!’ falan…

 

“Ancak, Yeni Sinema’da Türkçe film oynatılmıyordu. Prensip olarak… Onun için bu seferki Kara Korsan, gene Şirket sinemalarından olan Park Sineması’nda gösterime girdi.

 

“Ve bu filmi biz başarıyla ‘renkli-Türkçe’ olarak oynattık!..

 

“Film, hemen hemen bütünüyle denizde geçen bir filmdi ve de halk renkli-Türkçe film seyrettiği için çok seviniyordu… Bu sevincini de, filme çok çok ilgi göstermekle belli etmişti.”

 

 

Arkası hızla geliyor ama…

 

KİMİLERİNİN akşamdan sabaha çağ atladığı bugünkü dünyamızda ise, durum başkaydı: birbiri ardınca akın eden türlü yeniliklerin nasıl da tüketilmeden eskiyip gittiğini düşünmeye tam başlıyordum ki, Kara Korsan’ın arkasının hızla geldiğini söyledi Behiç Bey. Ve bunları doyasıya yaşamışlardı:

“Çok yoruluyorduk makinist olarak… Zira, hem renkli filmi hazırlıyorduk hem siyah-beyaz filmi hazırlıyorduk. İki film hazırlamak, iki türlü şey… Ama, neticede müşterinin memnun olması bize yorgunluğumuzu unutturuyordu.

 

“Yorgunluk da şundandı: Yarım saatlik, 45 dakikalık, nihayet 1 saatlik bobinler alan sinema makineleri kullanılırdı. Yerine göre… Yarım saatlik dediğim, 1 kısım film… 300 metre… 10 dakika kadar sürer. Bu hesaba göre 3 kısım film, işte yarım saatlik bir bobin olur. 900 metre bir film… Mesela, Amerikan Simplex makineleri 900 metre film alırdı; yarım saatlik bobin… Bu makinelere dördüncü bir kısmı ilave etmek imkânından mahrumduk. Yugoslav malı Iskra, İtalyan malı Fedy gibi makineler de 45 dakikalık film alırdı. Yazlık sinemalarda kullanılan makineler ise, özellikle 1 saatlik film alan makineler olurdu ki, ikide bir 5 dakika istirahat 5 dakika istirahat verilmesin, bir tek istirahatla film bitsin… Cinemecanica gibi, Microtecnica gibi İtalyan makineleri de vardı ki, bunlar da hemen hemen birer saatlik bobinleri olan makinelerdi; iki saatlik bir filmi gene bir tek arayla bitirebilirdiniz.

 

“Şimdi, bu yarım saatlik, 45 dakikalık veyahut da 50 dakikalık, 1 saatlik bobini olan makinelerle bir filmi renkli ve Türkçe olarak oynatmak için, hem renkli kopyayı hem de Türkçe kopyayı o bobinlerin kapasitelerine göre ayırmanız, yani, iki filmi birden hazırlamanız gerekiyordu. Hele de o film birkaç sinemada gösteriliyorsa, bu iş daha da yorucu olurdu; çünkü, her makinenin kapasitesi ayrı olabilirdi.”

 

 

Halk matinesi

 

VE Ankara’da yenilikler sürüyormuş:

“Bu ‘renkli-Türkçe’ler böyle gösteriledursun, Park Sineması’nda ‘12.15 ucuz halk matinesi’diye bir gösterime başlanacağı ilan edildi. Bu yeni seans da şundan düşünülmüştü: ‘Herkes saat 12’de yemek paydosuna çıkıyor; 1 saatte veya 1 saat 15 dakikada, 1 saat 20 dakikada biten filmler getiririz, bunları, hiç gelecek program falan gibi ilaveler göstermeden bu öğle paydosu sırasında oynatırız…’ Halk, 12.15’i çok tuttuydu. Yıl 1945.”

 

 

Meraklı makinistin ettiği

 

BEHİÇ Bey, biraz soluklandı. Yorulmuş muydu? Sanmıyorum. Zihinsel gücüne diyecek yoktu. Fiziksel bakımdan da nice “genç”lere taş çıkartırdı… Üstelik, anlattıkça daha da güçlendiğini görüyordum.

 

Peki!?..

 

Belli ki, güne çıkmak için sabırsızlanan ve diline akın eden anıları arasında bir seçim yapıyordu…

Ve “Hiç unutmam” diye anlatmaya başladı:

“Bir keresinde, işte bu ucuz matine için o bizim kışın ‘renkli-Türkçe’ olarak oynattığımız Kara Korsan filmi getirilmişti.. ..gene ‘renkli-Türkçe’ göstereceğiz.. ..filme başladık; on-on beş dakika sonra arkadaşıma, Allah rahmet eylesin, Mehmet diye bir arkadaşımızdı, ben yemeğe çıkıyorum, ben gelirim sen gidersin, dedim, makine dairesinden ayrıldım, aşağıya iniyorum.. ..böyle merdivenden inerken bir loca var, önünden geçilir, -bu matinelerde localar ekseriyetle boş olurdu- gayri ihtiyari o locanın perdesini şöyle bir araladım: aşağıya perdeye bakacağım, ne var ne yok diye… Perdeyi gördüğüm anda başımdan aşağıya kaynar sular indi: Maureen O’Hara konuşuyor, -filmin kadın oyuncusu- fakat erkek sesi çıkıyor!..

 

“Ben çılgınlar gibi makine dairesine koştum. Seyircilerden de ıslıklar falan gelmeye başladı… Eyvah!.. Hemen filmi durdurdum. ‘Ne oluyor Behiç’ dedi Mehmet, ‘niye durdurdun?’ Yahu, dedim, bu filmde bir karışıklık var: kadın konuşuyor erkek sesi çıkıyor, erkek konuşuyor hiç alakasız şeyler oluyor…

“Işıkları yaktık…

 

“Ben şimdi düşünüyorum…

 

“‘Nedir bu, nasıl olur böyle iş’ diyor Mehmet…

“Dedim, yahu, şimdi bu, filmin bir kopyası, o da öbür kopyası… Biz filmleri usulünce hazırladık, oynatmaya başladık; buraya kadar da bir arıza yoktu; demek ki buralarda bir şey var ama ne var!?..

 

“Benim aklıma ilk gelen şey, filmin kesilmiş olabileceği… Öyle ya: filmlerin herhangi birinden herhangi bir sebeple birkaç kare bile çıkarılmış olsa bu durum meydana gelir. E, ilk düşünülecek şey de, renkli filmin kesilmiş olabileceği… Çünkü, hani bazı böyle arkadaşlar vardı, hoşlarına giden sahneyi kesip alırlardı; ekseriyetle olurdu böyle… Artık ne işe yararsa…

“Veyahut da başka bir şey olmuştur: kopmuştur ya da başka bir arıza olmuştur, bir kesinti yapmak icap etmiştir…”

 

 

Peki de biz ne edeceğiz?

 

BEHİÇ Bey heyecanla anlatıyordu…

Benim ise Tokat’a gitmem gerekiyordu; “çocuklar”ı bekletmemeliydim.

 

“Çocuklar”… Çoğu bizim sokaktan, bizim sınıftan ağzı sıkı arkadaşlar… Bizim takım… Onlara Köroğlu filminden “parça” göstereceğim…

 

Köroğlu, baş kadın oyuncusunun Sezer Sezin olduğunu anımsadığım bir film… Hikâyeyi herkes bilir:

Çok zalim bir yönetici olan Bolu Beyi, adamlarından, kendisine şanına layık bir at bulup getirmelerini ister. Adamlarından birisi, bakılıp eğitilirse çok değerli bir binek atı olacağına inandığı bir at getirir. İlk bakışta sütçü beygirine benzeyen atı Bolu Beyi beğenmez, beğenmemekle de kalmaz, “Gözün kör müydü de güzelim atlar dururken uyuz bir beygir getirdin!?.. Körlük öyle olmaz böyle olur!..” diyerek adamcağızın gözlerine mil çektirir, sonra da, kanlar içindeki zavallıyı getirdiği o beygirin üzerine bağlatır ve hayvanı adamın evine doğru dehletir.

Adamcağızın gözü pek bir oğlu vardır. Bu yağız delikanlı, hem babasının intikamını almak hem de beyliği bu zorbanın elinden kurtarmak için Bey’e başkaldırıp dağa çıkar. O beğenilmeyen beygir de, herkesleri kıskandıran bir küheylan olup çıkmıştır.

“Köroğlu” adıyla halkın sevgilisi olan delikanlı, sonuçta Bolu Beyi’ne karşı giriştiği savaşı kazanır, bu zalimin cezasını kendi elleriyle verir. Bu arada tabii ki yavuklusuna da (bu rolde Sezer Sezin oynuyordu) kavuşmuş olur…

 

Köroğlu filminde olaylar böyle akıp gidiyordu ama Bolu Beyi de, son demlerini yaşadığından habersiz, pek boş durmuyordu: zevk ve sefa icindeydi. Ta cezasını bulana dek bu böyle gidiyordu!.. Rakkaseler falan…

 

Tabii, “öğrenci matineleri”nde bu rakkaseli “açık saçık” sahneler gösterilmiyordu. Ne var ki, Ali Sabri Sineması’nın camekânlarına ve üzerine koca gözlü kafes teli çekilmiş program afişlerine bu sahnelerin fotoğrafları da konmuştu. İşte biz bunları burada görüyorduk…

“Bizim takım” çok kitap okurduk… Toplu okumalar yapardık. İlkokuldayken öğretmenlerimiz, -daha çok da benim öğretmenim- bize böyle bir zevk aşılamıştı…Köroğlu’nun kitabını da okumuştuk: içinde tam sayfa resimler de vardı, hikâyeyi biliyorduk… Ama, bizim okuduğumuz Köroğlu’nda, sinema afişinde gördüğümüz sahneler yoktu!.. Ve bunun için de, ne gözlere mil çekilmesiyle ne Bolu Beyi’nin halka yaptığı kötülüklerle ne de Köroğlu’nun kahramanlıklarıyla ilgileniyorduk… Aklımız fikrimiz “o sahneler”deydi.

 

Bizim Erol, filmin bu sahnelerinden bir iki kare edinmişti. Babası sinemanın başmakinistiydi ya, orada çalışan “ağabey”den almış… Okulda millete gösteriyor…

Erol’a dedim ki, “Gel oğlum, bunları büyütelim ”.

Nasıl?

Orta ikide okuyoruz herhalde ki, anlattım: bizim evde, nereden geldiklerini bilmediğim koca koca mercekler vardı; fizik dersinde okuduklarımızı uygulayacağız…

Olur mu?

Olur.

Hemen denemelere başladık… Bu iş için, mercekleri dizmek, ışığı ayarlamak için önce bir kasa yapmak gerekiyordu. O zamanlar, öyle boy boy karton kutu falan yok; bin bir güçlükle düzeneği kurduk. Bizim evde…

 

Sonuç çok güzeldi…

Evin alt katında, en azından dörde beş bir oda vardı, çalışayım diye bana vermişlerdi; o odanın küçük duvarına düşürüyorduk görüntüyü. Eh işte, duvarın onda birini falan kaplıyordu…

 

Ve “bizim takım”ı bu görüntüden mahrum etmeye gönlümüz bir türlü razı olmamıştı: gösteriyi, annem güne falan gittiği zaman düzenliyorduk.

Odayı nasıl mı karanlık yapıyorduk?

İkinci Dünya Savaşı’nın karartma günlerinden kalma perdelerle… Takıldıkları yerde hâlâ duruyorlardı… Pencerelerin tepesine tutturulmuş içten yaylı ince bir silindire sarılı, ipinden çekilerek aşağıya indirilen, kâğıt benzeri dayanıklı bir malzemeden yapılmış kara renkli perdelerdi bunlar…

 

“Parça gösterimi”ni bugün kısa kestim. Annem her an gelebilir… Daha da önemlisi, Behiç Ağabey’i bekletmemeliyim.

 

Behiç Bey söze, “Her ne ise” diyerek kaldığı yerden girdi:

“Hemen renkli filmi çıkardım ve geriye aldım bir miktar, sonra da, parmaklarımın arasından geçirmek suretiyle bu sefer ileriye sarmaya başladım. Sardım sardım sardım sardım… Her gelen eke bakıyorum: sahne alınmış mı acaba diye falan…

“Gene bir ek geldi, burada olabilir, dedim; zamanlamasına baktım, tutuyor gibi… Mehmet arkadaşa dedim, getir, şimdi de siyah-beyaz filme bakalım. Filmi önce geriye aldık, sonra öbürüyle kareleri karşılaştırmak suretiyle o ek yerindeki sahneye kadar geldik; baktık ki siyah-beyazda ek yok. Bu sefer, siyah-beyaz kopyada olup da renklide olmayan kareleri saydık ve gördük ki, en az bir metre film kesilmiş…

“Tabii, o bir metrelik yerdeki sahneler karşı tarafta mevcut olduğundan sesler kayıyor…

 

“Peki de, biz şimdi ne yapacağız!?

 

“İlk çareyi, renklinin o kesilmiş yerden sonra gelen karesi ile bunun siyah-beyazdaki karşılığını eşleyip filme devam etmekte bulduk.

 

“Aman, dedim Mehmet arkadaşa, ben yemeğe falan çıkmıyorum, birimiz aşağıdan seyredelim filmi, birimiz yukarıdan (çünkü, makine dairesinin o küçük küçük pencerelerinden iki kişi birden filmi dikkatlice seyredemez), bakalım, yine böyle bir şey olacak mı?

 

“Filmi sonuna kadar aşağıdan ben seyrettim. Pürdikkat… Allah’tan ki başka bir sakatlık yoktu…

 

“Bu sefer de başladık düşünmeye: ‘orasını ne yapalım?’ Aynı kareleri siyah-beyaz filmden de çıkarsak olurdu; fakat, filmi bozmak istemedim. Bir metre film hemen hemen iki buçuk saniyede geçer makineden; yani, çok kısa süre; o bir metrelik filmin yerine, kare sayarak amors, yani boş film taktık.

 

“Tabii, bu Kara Korsan günde bir defa oynayacaktı: 12.15 matinesinde… Aman Mehmet kardeşim, dedim, bugün boş bir zaman bulur bulmaz biz bu bobini iyicene bir kontrol edelim… Bu iş herhalde 18.30 seansı ile suare arasında olabilirdi. Öyle de oldu: filmi baştan sona oynattık; neyse ki, başka bir karışıklık yoktu, o amors da bir anda geçip gidiyordu, sesler tutuyordu…”

 

 

Daha da beteri

 

İLK renkli-Türkçe film gösterimlerinde, buna benzer benzemez daha nice karışıklıklar olağan sayılırmış:

“Tabii, teknoloji ilerledikçe, film gösterme konusunda da, sinema sahasında da yeni yeni buluşlar meydana çıktıkça bu olaylar ortadan kalktı. Ama ilk zamanlarda, Kara Korsan’dakinden daha beter şeyler de olmuştur.

 

“Renkli ve Türkçe gösterilecek filmler için böyle iki kopyanın birden kullanılması filmcilerin menfaatına değildi. Çünkü, başka sinemalarda oynatılabilecek siyah-beyaz filmler de bağlanmış oluyordu. Başka bir yol buldular: bu sefer bize, renkli filmin yanında simsiyah filmler gelmeye başladı… Sadece Türkçe seslendirmeler kaydedilmiş, üzerinde görüntü olmayan, bizim amors dediğimiz filmler… Bunlarda görüntü olmadığı için, ekleme pükleme yerler çıktığı zaman veyahut herhangi bir kesinti yapılmışsa, sahneleri eşlemek imkânı yoktu; bu sebeple de sesi tutturmada çok zorluk çekiliyordu. Kök sökmekten beter…”

 

 

Makinistler kurtuluyor

 

BEHİÇ Bey, sinemacılığımızın “renkli-Türkçe”ye geçiş sürecine ilişkin anılarını anlatırken de sanki o güleri yaşıyordu. Alaturka çözümler, sinemaların kimselerin giremediği makine dairelerine dek sızmıştı ve Behiç Bey bundan az çekmemişti:

“Ne zaman ki Türkçe sözlerin renkli kopyaya kaydedilmesine imkân veren teknolojiye bizim filmciler de sahip oldu, bizler de yavaş yavaş renkli-Türkçe film oynatmadaki yorgunluktan kurtulduk ve de acaba ses kayması var mı, diye endişelenmelerimiz zamanla ortadan kalktı” dedi ve noktayı koydu:

“Bir zaman sonra artık hep tek bir film olarak gelmeye başlamıştı renkli-Türkçeler… İlk renkli-Türkçelerden hemen hemen  iki-iki buçuk sene sonra… Ve bu filmlerin oynatılması, siyah-beyazlar gibi bizim için gayet normal bir iş olmuştu…”

 

(sürecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.