ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -7-

ACABA SİNEMACILIK ALANINDA KİMİ VE ONLARIN NELERİNİ ÖRNEK ALMIŞIZ?

 

 

 

Değişmeyen konular, hep aynı yüzler…

 

 

“Mısır filmleri çok geliyordu, demiştim ya, birbirini takip eden o kadar çok Arap filmi vardı ki… Hani Türk filmlerinde de öyleleri pek çoktur, sonu başından belli, senaryoları birbirlerinin benzeri filmler…

“Tabii, Mısır filmlerinin çok kaliteli olanları da vardı. Ama, bunların da oyuncuları değişmez gibi bir şeydi: Abdülvehap, Ümmü Gülsüm, Yusuf Vehbi, Enver Vecdi, Beşare Vakim…”

 

Niçin bizde de olmasın?

 

 

BU son dedikleri, tam da zihnimde nice bağlantılar kurmama yeni bir kapı açıyordu ki, Behiç Bey buna fırsat vermedi:

“Bu film yıldızlarından önce de bahsettim, ama şimdi yeri geldi de bazı şeyleri tekrar ediyorum, Beşare Vakim’in filmleri komedi filmleriydi; bu oyuncu devamlı gülme kaynağı olan bir tipi canlandırırdı: yaşlı, şişman, güler yüzlü, sevimli bir tip…

“Beşare Vakim’in bizdeki karşılığı Necdet Tosun olmuştur. Hulusi Kentmen’in oynadığı bazı roller de öyle… Sonra, mesela Enver Vecdi… Enver Vecdi’nin oynadığı karakteri bizde Gürol Ünlüsoy, Önder Somer gibi oyuncular canlandırmıştır: hani, devamlı ara bozan, jönün açıklarını yakalamaya bakan, onun sevdiği kızı elinden almaya çalışan, bunlarda muvaffak da olan, fakat filmin sonunda cezasını bulan, bazen de yaptığı her şeyden nadim olup iyi yola gelen kötü adam…”

 

Behiç Bey’in, Arap filmleriyle ilgili anıları o denli zengindi ki… “Anlatmakla bitmez… Ama şunları da ekleyeyim” diyerek perdeyi kapatmaya başladı:

“Mısırlı bir aktör vardı: Hüseyin Sıtkı… Hep jön rollerinde oynardı. Fatma Rüşdü: hep baş kadın rollerinde olurdu… Yusuf Vehbi, daha çok sıkı aile terbiyesi görmüş, okumuş, çok yüksek mevkilere gelmiş kişileri canlandırırdı ve bu tip halktan bir kızı severdi daima ama, babası annesi buna razı olmazdı, karşı çıkarlardı… Bilmem daha neler neler…

“Yani, yerli filmlerin ilham aldığı filmler…

 

 

 

Mısır filmlerine nazire mi?

 

 

“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni yeni canlanmaya başlayan Türk filmciliği, işe, Arap filmlerine nazire olan filmler yapmakla başlamıştı: bu filmlerin konuları onlardan farksızdı. Bir yandan da, ‘Araplar’dan film almaya ne lüzum var, biz aynı kalitede filmler yaparız, paramız dışarıya gitmesin’ şeklinde sözler ediliyordu…

 

“Sonuçta, yapılan filmlerimiz Arap filmlerinin birer kopyası olmaktan ileriye gidememiştir.”

 

 

Ah ne olurdu, Behiç Bey’in anılarında böyle şeyler hiç yer almamış olsaydı… Bu sözleri hiç duymasaydım… Ama ne çare, gerçek buydu!

 

İşte tam ben bunları düşünürken Behiç Bey, “Bugün televizyonlarda eski Türk filmlerini gösteriyorlar ya, ben, sanki bir Arap filmi seyrediyormuş gibi oluyorum” diyerek olguyu özetleyiverdi…

 

 

 

 

VE BİR ZAMANLARIN UNUTULMAZ FİLMLERİ

 

 

 

Ayağımızı yerden kesen  müzik

 

 

“FRANSIZ filmleri büyük bir zevkle seyredilirdi” diyerek yeni bir perde araladı Behiç Bey. “Bu filmler, ekseriyetle ‘salon filmi’ tabir ettiğimiz, ailece seyredilebilen, insana birçok şey veren filmlerdi.” Fransız filmlerine ilişkin ikinci tümcesi ise bu olmuştu.

Onun Fransız filmlerine karşı özel bir merakı olduğunu bilmiyor değildim. Hele orijinal kopya olanlara… Bunda, Fransızca bilmesinin de etkisi çoktu. Ama bir de gerçek vardı: “adamlar bu işi iyi biliyordu…” Behiç Bey’in bir merakı da Fransızca çizgiroman okumaktı.

 

Türk sinema izleyicilerinin bugün, Fransız sinemasına çok yabancı kalmış olması ne acı…

 

Bu düşüncemi Behiç Bey’e de söyledim. Beni doğruladıktan sonra, “Fransızlar’ın Ekmekçi Kadın filmi çok muazzam iş yapmıştı” diye anlatmasını sürdürdü:

“Gene bir Fransız filmi, Saim Paşa adıyla oynatıldıydı. Charles Vanel ve Tania Fedor adındaki artistlerin oynadığı bir film… ‘Saim Paşa’, bizim filmcilerin taktığı isim olsa gerek… Konusu Cezayir’de geçen şahane bir macera filmiydi…

 

“Bu filmle ilgili unutamadığım bir şey vardır: filmle beraber, üzerinde hiç görüntü olmayan -ama kenarında ses bandı var- bir film parçası da verdiler bize; bunu filmin başına ilave edeceksiniz, dediler; ses bandında ne olduğu da bilinmiyor… Her ne ise, filmi dendiği gibi hazırladık, arkasından da kontrole geçtik, makineye yol verdik… Aman Allahım!.. O gün için nasıl, ne çeşit bir bando tarafından çalındığını bilmediğimiz, marşa benzeyen bir parça başladı ki, ayaklarımız yerden kesildi…

“Sekiz dakika sürüyordu… Bu kısımda görüntü olmadığı için, ancak asıl filme geçerken ışıkları söndürüyorduk. O marş gibi şey neydi, hangi aletlerle çalınıyordu, tahmin bile edilemez… O marş, işte bugün herkes tarafından bilinen Mehter Marşı’ydı… Şimdi devamlı duyduğumuz müzik… Mehter takımı tarafından çalınmıştı.

 

“O yıllarda, belki filme ilgi çekmek maksadıyla, belki de böyle bir şeyin var olduğunu ortaya çıkarmak için öyle bir şey yapmışlardı.”

 

 

 

Benim hiç unutamadıklarım

 

 

BEHİÇ Bey, mehter müziğinin yeniden keşfine ilişkin bu ilginç, ilginç olduğu kadar da düşündürücü öykücükten sonra, “Bir de, Meyhane adlı film…” diyerek sürdürdü: “Emile Zola’nın bir romanından… Germinal adlı romanın filmini yapmışlardı… ‘Germinal’, kadın kahramanın adı. Bu Fransız filmi de çok tutulmuştu, çok güzel iş yapmıştı.”

 

Söz, Meyhane filminin çok tutulmuş olmasına gelince ve konu da Fransız filmleri olunca, Behiç Bey, ülkemizde çok “iş yapan” bir film olan Madame Bovary’yi de anımsamıştı: “Ama o bir Amerikan filmiydi zannediyorum” dedi, “bu da çok nefis bir filmdi… Bir duyuşuma göre, Gustave Flaubert’in bu meşhur romanını Ruslar da filme çekmişti.”

 

Amerikan filmleri?

Behiç Bey sorumu, “Tabii Amerikan filmleri de geliyordu; bunların içinde de çok seçkin filmler vardı” diye yanıtladı.

“Büyük Sinema’da, Yeni Sinema’da hep böye güzel Amerikan filmleri oynardı. Bunlar arasında unutulmayacak filmler olarak, Kamelyalı Kadın, Rüzgâr Gibi Geçti, Vahşi Rüzgârlar Önünde, Mrs. Miniver bence başta gelir… Mrs. Miniver’ın artistleri Greer Garson ve Walter Pidgeon’dı.

“Sonra, Zoro filmleri… Amerikan filmleri arasında bol bol kovboy filmleri de vardı. O yıllardan unutamadığım daha birçok film vardır…

“Gene Yeni Sinema’da gösterilmişti, John Payne ile Maureen O’Hara’nın oynadığı The Sentimental Journey orijinal isimli film… Bizde İçli Kız diye oynatılmıştı… İçli Kız’ı ne zaman anımsasam, hâlâ yüreğimin burkulduğunu hissederim… Çok duygusal bir filmdi…”

 

 

 

İki hikâye

 

 

ONUN sinemacılık anıları arasında, gördüğü filmlerin yeri elbette büyük olacaktı. Bunlardan sıklıkla söz ediyordu. Kiminde konularının ayrıntılarına da girerek…

 

Ankaralı sinemaseverler, başta Yeni Sinema ve Büyük Sinema’da, dönemin en iyi filmlerini görme fırsatı bulmuşlardı:

“Yeni Sinema’da gösterilmiş olan hakikaten kaliteli bir film de Operadaki Hayalet… En en tesirinde kaldığım film ise, Dorian Gray’in Portresi filmidir ki, bugün dahi sözü ediliyor. Amerikan filmiydi…

“Hikâyesi şöyle: Dorian Gray adında zengin bir kişi, -zengin, ama çok zengin bir adam- resmini yaptırıyor, büyük bir tablo… Öyle bir tablo ki, adamın hayatındaki iyi-kötü her türlü şeyin belirtisi kendisi üzerinde değil de o portrenin üzerinde görülecek… O oluyor, bu oluyor, o zengin hayat, o sosyete hayatı adamı iyicene çığırından çıkarıyor. Bir gün bu adam bir kızı iğfal ediyor ve bu yüzden hapishaneye düşüyor. Bütün bu yaptıkları şeyler yüzünden adamın o güzelim portresi öyle bir oluyor ki, ihtiyar, çok çirkin bir insan resmine dönüşüyor… Gün geliyor adam ölüyor, bu sefer de portre yavaş yavaş gençleşiyor ve yüzdeki bütün o kötü izler adamın asıl yüzüne geçiyor…

 

“Bir de, Tekrar Edilen Sahne adındaki film… Başrolde Louis Hayward… Bunda da, bir yılbaşı gecesi hanımını münakaşa sırasında öldüren bir adamın yaşadıkları anlatılıyordu. Adam, karısını öldürmüş olduğunu anlayınca, kahrolmuş vaziyette, çok pişman olmuş vaziyette bir bara gidiyor. ‘Ya Rabbim, ben ne yaptım böyle’ diye büyük acılar içinde… Artık öyle oluyor ki, Tanrı adamın içindekileri görüp takvimi bir sene geriye alıyor ve adam bir sene öncesini yaşamaya başlıyor… Sonra kalkıp evine gidiyor, karısı adamı karşılıyor falan… Yani, hayat devam etmekte… Karı koca çok güzel günler yaşıyorlar… Nihayet yılbaşı geliyor ve bir sene önceki hadiseler tekrar ediyor ve sonunda adam karısını gene öldürüyor… Bu film, hayatın bir gerçeğini ortaya koyuyordu: alna yazılan değişmez!..”

 

 

 

Kimi şeyler zamanında mı güzel?..

 

 

ÇOK değil, elli-altmış yıl önce ülkemizde, kızlar analarının, oğullar babalarının, hatta torunlar ninelerinin, dedelerinin yaşadıkları gibi yaşardı. Birbirine yakın kuşaklar arasında yaşam biçimi bakımından pek ayrım olmazdı yani…

Dünya görüşü bakımından da çevre bakımından da bu böyleydi…

Büyükler çevrelerinde neler görmüşlerse, küçükler de aynı şeyleri görürdü. Ayrıntılarda ufak tefek değişiklikler olurdu, ama, temelde bu böyleydi. Dünyaya, olaylara bakış açıları arasında da çok büyük karşıtlıklar yoktu yine bu kuşaklar arasında…

Böyle olması iyi midir değil midir, insanına göre değişir… “O konuya girme” dedim kendi kendime; “ama, şunu söyleyebilirsin: Hiç kimse bugünkü anlamıyla nostalji yaşamazdı…”

Zaten “nostalji” de yoktu ki… Ama “daüssıla”?.. İşte o hep vardı: evini yurdunu özleyenler, zor da olsa sılaya giderlerdi. Yurt özlemi insana neler yaptırmazdı…

 

Anımsarsınız ya: yazın, her akşam işten dönerken köşe başındaki sarı musluklu çeşmede elinizi yüzünüzü yıkardınız; köşeyi dönüp on adım yürüdünüz mü, karpuzcu, bakkalın hemen yanında olurdu ve buz da satardı; siz, bir kontrplak parçası üzerine tebeşirle yazılmış olan “Buz geldi” yazısını beş bininci kez incelemeye koyulur, orada öyle garip garip tersine duran “z” harfiyle bakışırdınız; bu sırada “usta” şap şap vurarak seçtiği karpuzu filenize koymuş olurdu; çırak da, bildiği ölçüye göre kestiği buz parçasını ortasından kınnapla bağlayıp elinize tutuşturmaya bakardı… Eve yaklaşırken de kendi kendinize üç bininci kez sorardınız: ne zaman bir “frijiderimiz” olacak? Ve gülerdiniz: aktarın sırık oğlu “frigidaire”leriyle övünürdü… En çok da, yazları Müslim’in kıraathanesinde. Ihlamurun altında domino taşlarını karıştırırken… O sıralarda, “mütekait”ler için “tekaütlük” ikramiyesiyle bir daire edinmek yeni yeni usulden olmaya başlamıştı. Ve o sırık, “frigidaire”lerinden, işte o daireleri gölgede bırakan bir mülkleri varmışçasına şişinerek söz ederdi… “a” harfini uzata uzata…

 

Bana bunları düşündürüp bir anı tadında yaşatan, Behiç Bey’in “İşte, böyle…” diye başladığı sözleri oldu:

“O zamanların imkânlarıyla da olsa, o zamanların bugünkülerle kıyaslanamayacak çekim teknikleri ve sinema anlayışıyla da olsa, hakikaten iz bırakan çok çok güzel filmler olmuştur, çok çok güzel sinema salonları olmuştur, çok kaliteli sinema müşterileri olmuştur…

 

“Ve şimdi,o güzel günlerin geri gelmeyeceğinin üzüntüsünü yaşıyorum…

“Ama şunu da biliyorum, bazı şeyler zamanının şartları içinde güzeldir veyahut değildir.

 

“O günler, -işte, gerek açık hava sinemalarında çalıştığım günler, gerek en lüks sinemalarda çalıştığım günler, gerek seyyar sinemacılık yaptığım günler- bugün bende birer anı olarak yaşamaktadır.”

 

(Devam edecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.