ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -6-

Bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmi olmayan tarihi

 

öykülenmiş anılar (devam -6-)

 

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 

 

 

 

“ARAP FİLMİ”

 

’45’ten sonra gelmez olmuşlardı

  

BEHİÇ Bey’in bu Sümer Sineması’yla bağlantılı bir anısı da “Arap filmleri”yle ilgiliydi. 

“Arap filmleri”… Bilmez miydim hiç? Bu filmlerden Tokat’a ne de çok gelirdi… Hiçbirini kaçırmazdık… Yalnız, bunların afişlerinde niçin “Türkçe sözlü ve Türkçe şarkılı” diye yazardı ki!?.. Çocuk aklımla içinden çıkamadığım bir şeydi bu.

Arkadaşım Erol’un babası Bedri Bey Amca, -hani Ali Sabri Sineması’nda başmakinistlik de yapan amca, ki ondan çok şeyler öğrenirdik- “Arap’ın yalellisi” gibi aklımı daha da karıştıran bir şeyler söyleyerek ve çok “teknik” olduklarını sonraları anlayacağım birtakım açıklamalar yaparak benim bu konuda da bilgi sahibi olmamı (!) sağlamıştı.

 

Behiç Bey Arap filmlerinden söz etmeye başlar başlamaz, işte hemen bunları anımsadım… Bir yandan da onu dinliyordum… Fonda anılarım vardı, Behiç Bey’in anlattıkları onların üzerine biniyordu:

“Gene o günlere dair anlatabileceğim şeylerden biri de, o yıllarda çok moda olan Arap filmleri, yani Mısır filmleri… Bu filmlere ‘Arap filmi’ demek âdet olmuştu. Bunlar, sinema sezonunda sadece Sus Sineması’nda oynardı. Arada sırada da Park Sinemasında… Yazları da bazı bahçe sinemalarında…

“Yeni Arap filmleri getirilmesine 1945’ten sonra birdenbire son verilmişti; çünkü bizim sinemacılar, yerli film sanayiinin korunmasını istiyorlardı, aynı konuları biz de çeviriyoruz, diyorlardı. Bir de Türkçe filmler… Bu Sümer Sineması’nda zaman zaman Türkçe filmler de oynardı.”

 

Seyirci sıkılmasın diye

DERKEN, Behiç Bey tam da “benim işte o konum”a geldi:

“Mısır filmlerinin ilk gösterilişi açık hava sinemalarında olmuştur. Mevsiminde Sus Sineması’nda yahut da Park’ta oynamış olan Arap filmlerinin yazın da açık hava sinemalarında gösterilmeye başlaması daha sonradır.

“İlk başta Arap filmleri Türkçe sözlü, Arapça şarkılı olurdu. Ve bu Arapça şarkılı filmler, bu şarkıları yüzünden seyirciyi sıkardı; çünkü bir şarkı başladı mı, biz sinemacıların ölçüsüyle filmin en aşağı yüz-yüz elli metresi o şarkıya ait olurdu ki, bu da hemen hemen yedi buçuk-sekiz dakika süren bir sahne demekti…

“Daha sonra bu filmlerin  şarkı sahneleri kısaltıldı, şarkılar da bizim meşhur ses sanatçılarımızın söylediği yerli şarkılarla Türkçeleştirildi. Film şarkılarımız çıkmıştı piyasaya…”

 

Sonu baştan belli

BEHİÇ Bey, Arap filmlerinde konuların, bizim şimdiki filmlerimizin konuları gibi olduğunu söyleyerek sürdürdü anlattıklarını:

“Sonu baştan belli… Daha doğrusu, Türk filmleri böyle çekilmeye başladı. Ve -önce de söylemiştim- Türk filmcileri Arap filmlerine son verilmesini istedi: ‘O filmlerin aynını biz de yapıyoruz. Niye dışarıya para ödensin?!..’ Hükümete müracaat ettiler. Böylece, Arap filmlerinin getirilmesi yasaklandı.

 

Şarkıcılar film yıldızı… Her yerde, her dönemde…

“Mısır filmlerinin değişmez artistleri vardı. Bunlardan en değişmezi Abdülvehap’tı. Aşkın Gözyaşları filminin başoyuncusu…

“Nasıl bizde de bir moda başladıysa, klas ses sanatkârlarına filmler çevirtildiyse, -hâlâ da böyle ya; dünyada da hep böyle- Mısır sinemacıları da, Arap dünyasının o zamanlar hakikaten en seçkin ses yıldızları olan Abdülvehap ve Leyla Murat gibi sanatkârlara böyle müzikal filmler yaptırıyorlardı.

“Bu filmlerin oyuncuları, jön rollerinde Hüseyin Sıtkı, kötü adam rollerinde Enver Vecdi… Kötü adam, kötü arkadaş, kötü yola iten kişi tiplerini hep Enver Vecdi oynardı… Kadın başrollerinde Emine Rızık, Fatma Rüştü… Dramlarda… Komedilerde de en çok Beşare Vakim…

 

Konular hep aynı

“Konuları hep hemen hemen birbirinin aynı olan filmlerdi bunlar. Aile faciaları… Kötülük yapıp da sonradan nadim olan insanlar… Efendime söyleyeyim, iyi durumdayken kötü yola düşen babalar… İşte, bu gibi filmlerdi.

 “Kötü yola düşen babalar deyince, aklıma bizim bir filmimiz geldi: Şehvet Kurbanı… Bu filmin Türk filmleri arasında üstün bir yeri olmuştur, ki bu film, bir Alman filminden adapte edilmiş bir filmdi. Başrolü Emile Jannings adlı oyuncunun oynadığı bir Alman filminden adapte…

“Şehvet Kurbanı’nın başrollerini Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku, Suavi Tedü oynamıştı. 1940’ta… Tahmin ediyorum, Ankara’ya aynı sene içinde geldi. Türk filmi olarak çok büyük iş yapmıştı…

“Bu film, Ankara’da daha sonra açık hava sinemalarında da oynadı. Üç sinemada birden… Ve o bin beş yüz-iki bin kişilik sinemaların tıklım tıklım dolduğuna, dışarıda da hâlâ içeriye girmek için uğraşan insanlar bulunduğuna bizzat şahit olmuştum.

“Şehvet Kurbanı öyle bir filmdi ki, halk üzerinde çok etkili olmuştu… Bugün bile bu filmin lafı edilir.”

  

YENİ BİR İŞ: SÖZLENDİRME  

SİNEMACILIĞIMIZIN düzeyini değerlendirmek bana düşmez. Ama gördüğüm bir gerçek var, sözlendirmede (dublajda) çok ileriyiz.

Bence bu, bu alanda temelleri çok sağlam bir geleneğin, sinemacılığımız daha emekleme dönemindeyken ve koşullar onu gerektirdiği için kendiliğinden oluşmasından kaynaklanıyor. Öyle ki, bugün filmlerimizin çoğunda sözlendirilme geleneği hâlâ geçerli…

Behiç Bey’in anıları arasında, işte bu geleneğin adım adım nasıl oluştuğuna ilişkin bölümler de geniş yer tutuyordu:

 

Sözlendirme sanatçıları doğuyor…

 

“SESLİ filmler gelmeye ilk başladığı devirde memlekette okuma-yazma bilenlerin sayısı ve bilenlerin de bu işi becerme seviyesi düşünülürse, altyazılı filmlerin ne derecede rağbet göreceği tahmin edilebilir. Yani, altyazılı filmi herkes seyredemiyordu; insanlar okumayı yetiştiremiyordu…

“Çare, bunları Türkçeleştirmekti. Ve yabancı filmlerin Türkçeleştirilmesine ilk defa 1935’te başlandı. Bu da, işte bugün herkesin bildiği dublaj denen bir icatla yapılıyordu.

“O zamanlar da çok seçkin tiyatro ve sinema sanatkârlarımız vardı; ses tonları, konuşmaları çok çok güzel kişilerdi. İşte bu sanatkârlar dublaj işinde de çalışırlardı.

“Dublaj deyince benim aklıma gelen ilk isim Ferdi Tayfur’dur. Ve Hâdi Hün, Settar Hâzım Körmükçü, Muammer Karaca… Sonra, başroldeki hanım oyuncuları konuşan Adalet Cimcoz, Jeyan Mahfi Ayral, Saime Arcıman, Samiye Hün… O yılların unutulmaz dublaj ustalarından biri de, uzun yıllar jönleri konuşan Abdurranman Palay’dı.

“Bunlar, akla gelen ilk isimler…

“Bu sesler çok sevilirdi… Artık o kadar olmuştu ki, biz filmleri seyrederken, aa, bu, şu filan filmdeki filanca kadının sesi değil mi, falan filmdeki falanca adamın sesi değil mi, diye sesleri tanıyorduk. Çünkü, on-on beş kişilik bir seslendirme grubu vardı ve hemen hemen her filmde ekip halinde hep o sanatkârlar konuşurlardı…

“Ama, biz bu seslerin sahiplerini tanımıyorduk. Dublaj sanatkârları… Yabancı filmlere onlar hayat verirlerdi…”

 

Halkın sevgilisi olmuştu

“FERDİ Tayfur” adına, her sinema meraklısı gibi Behiç Bey de derin bir saygıyla bakıyordu. Ve özel bir sevgiyle… Bu ad onda derin izler bırakmıştı: “Ferdi Tayfur deyince, burada üzerinde biraz durmak lazım” dedi.

“Öyle bir sanatkâr kolay kolay dünyaya gelmez… Bir defa, taklit kabiliyeti pek büyüktü ve de çeşitli tiplere uygun konuşmalar yaratmıştı: Balıkçı Osman filminde -bu ya Azerbaycan filmiydi ya da Hint filmi- Balıkçı Osman’ı, Lorel – Hardi filmlerinde hem Lorel’i hem Hardi’yi, Üç Ahbap Çavuşlar’da da Arşak Palabıyıkyan’ı konuşurdu. Özellikle Arşak Palabıyıkyan… Bu tipi Kayseri şivesiyle konuşması, Balıkçı Osman’ı Karadeniz şivesiyle konuşması ve Lorel – Hardi’yi de kendisine has bir tiplemeyle konuşması, Ferdi Tayfur’u halkın sevgilisi yapmıştı.

“Önemli, büyük yabancı filmlerde jönlere ses veren de bu büyük sanatçıydı… Ferdi Tayfur’un seslendirdiği filmler bir başka güzeldi… Bütün o filmler Ferdi Tayfur’la hayat bulmuştur… Denebilir ki, Ferdi Tayfur’un sayesinde iş yapmıştır bütün o filmler.

 

“Ferdi Tayfursuz” Üç Ahbap Çavuşlar!

“Bu eşsiz usta filmlerde de oynamıştır. Mesela, Çanakkale Geçilmez, Bir Millet Uyanıyor, Cici Berber, Milyon Avcıları, Leblebici Horhor, Şehvet Kurbanı.. ..ve daha başka filmler… Ama herkes Ferdi Tayfur’u, bu filmlerin aktörü olarak değil de, seslendirdiği kahramanlar olarak tanıyordu, zihninde öyle canlandırıyordu.

“Hiç unutmam, bir gün şöyle bir olay oldu ki, bu dediğimin ispatıdır: Ben o tarihte Yıldız Sineması’nda makinist muavini ile makinist çırağı arası bir işte çalışıyordum. Bir açık hava sinemasıydı bu… 1939 veya ’40… Üç Ahbap Çavuşlar filmi geldi, ama bize onun yanlışlıkla Türkçesini değil de altyazılı orijinal kopyasını göndermişler…

 

Böyle bir şey olabilir miydi?

“Filme başladık; e herkes Türkçe film bekliyor… Üstelik de, Arşak Palabıyıkyan’ın o çok çok nefis, bugün de dört dörtlük diyebileceğimiz Ferdi Tayfur tarafından yaratılmış konuşmasını bekliyor… Üç Ahbap Çavuşlar böyle orijinal çıkınca,  sinemada öylesine bir tepki oldu ki, filmi kesmek zorunda kaldık ve hemen ikinci filme başladık…

“O zamanlar, sinemalarda ekseriyetle iki film birden oynardı.. ..hemen ikinci filme başladık ve seyircilere de duyurduk ki, ‘Haftaya bugün, bu Üç Ahbap Çavuşlar’ın Türkçesi tek film olarak gösterilecek… Aynı biletle gelip seyredebilirsiniz!.. Dışarı çıkışta biletler damgalanacak.’ Millet böyle yatıştırılabilmişti.

 

Söylememek olmaz

“Ferdi Tayfur konusunda şunları da söylemeden geçemeyeceğim: bu eşsiz sanatçıyla olan isim benzerliği, bir şarkıcımızın ilk ağızda ünlenmesini bile sağlayabilmiştir. Daha çok arabesk şeyler söyleyen o şarkıcı, ‘Adaşımın mezarını yaptıracağım’ demişti… Bunu basından öğrenmiştim; bakalım, dediğini yapacak mı, diye konuyu gazetelerden falan merakla takip ettim, ama, o iş olmadı. 

“Dublaj sanatında sesiyle ve konuşmasıyla başlıbaşına bir devir yaratmış olan Ferdi Tayfur, ne yazık ki son zamanlarında, gırtlağında ve küçükdilinde meydana gelen hastalık nedeniyle konuşamaz olmuştu. 1958 yılında onu kaybettik. Bu büyük sesin hayat verdiği son film, bizde 1953 sinema mevsiminde Kanlı Aşk adıyla gösterilen Amerikan filmidir. Başrolerini Jennifer Jones ile Gregory Peck’in oynadığı Duel in the Sun, Güneşteki Düello… Ferdi Tayfur, bu filmde Gregory Peck’i konuşmuştu.”

  

Sözlendirme yaygınlaştıkça…

 

SÖZLENDİRME işinin çok yetenekli sanatçılarla başlamış olması ve filmlerdeki karakterlerin, izleyicilerin hemen benimseyiverdiği çok uygun seslerle buluşması, bu alanı kısa zamanda önemli hale getirmiştir… Sözlendirme yaygınlaştıkça, bu işte çalışan adlar daha başka bir değer kazanır. Bu arada, sözlendirmeye uygun yeni kişilere gereksinme duyulur.

Behiç Bey, bu konudaki gözlemlerini, “İşin aslına bakarsak, hemen hemen bütün tiyatro sanatkârları dublajda çalışıyordu” diye anlatmaya başladı:

“Türk filmi az çevrildiği için, dublajda da çalışan bu tiyatrocuların ek iş olarak yaptığı sinema oyunculuğu işleri çok değildi… Ama, her filmin Türkçe kopyası muhakkak yapılırdı. Dışarıdan, çeşitli memleketlerden o kadar çok film geliyordu ki… Fransa’dan, Mısır’dan -özellikle Mısır’dan- çok film geliyordu. Danimarka’dan, hatta Rusya’dan, Amerika’dan o kadar çok film geliyordu ki, bunların Türkçeleştirilmesi gayet tabii ki dublajda çalışanlara maddi bakımdan bir hayli imkân sağlıyordu. Ama bu sanatkârlar, bir stüdyodan bir stüdyoya koşmak mecburiyetinde kalıyorlardı.

 

(sürecek) 

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.