ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI… -5-

bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmi olmayan tarihi

 

öykülenmiş anılar (devam -5-)

 

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 

 

 

 

ŞİRKET’İN SİNEMALARI DÖRDE ÇIKTI

 

 Lüks bir sinema

 

 BEHİÇ artık on yaşını çoktan geride bırakmıştı…

 

“1940’lı yılların başında, şirket sinemaları dediğim o üç sinemaya bir de Sümer Sineması katıldı. Sümer Sineması, Himaye-i Etfal’in, yani Çocuk Esirgeme Kurumu’nun eskiden havuz iken daha sonra sinemaya dönüştürülmüş binasıydı.

“Şirket sinemalarından Yeni, daha önce söylediydim sanıyorum, lüks bir sinemaydı; o zamanın ölçülerine göre eleküstü kişilerin geldiği, hiç Türkçe film oynatılmayan ve aynı zamanda Türk filmi de oynatılmayan bir sinemaydı. Bu âdet sonraları bozulduydu. Ama, yabancı filmlerin yine de hep orijinalleri gelirdi bu sinemaya…

“Yeni Sinema’da gösterilen filmler de o kadar seçme, o kadar güzel filmler olurdu ki, Yeni Sinema’da yer bulmak adeta imkânsızdı.”

 

  Yeni Sinema yılları

  BEHİÇ Bey’in sinema macerasında Yeni Sinema’nın yeri büyüktü. Onun için ikinci bir okul gibiydi Yeni Sinema yılları… Ve ilk gençliğini burada yaşadı.

“Bu sinemada ben uzun yıllar kontrol olarak, makinist muavini olarak çalıştım. 1943’ün başından ’49 yılının sonlarına kadar…

“Okul hayatımın büyük bir kısmı Yeni Sinema’da çalışırken geçmiştir. Sabahları okuluma giderdim, öğleden sonraları da sinemada çalışırdım. Gece yarısı çıkardım işten…

“Ben zaten bütün okul hayatımı bu şekilde devam ettirdim; hem çalışıyor hem okuyordum.”

 

Hem okuyup hem çalışmak…

 

Artık dayanamayıp “Peki, kaç para alıyordun Ağabey” diye sordum. “Yeni Sinema’da kontrolken ve makinist çırağı iken aldığım yevmiye bir liraydı” dedi.

 

İyi para mıydı?

“Evet, iyi paraydı!..”

 

Soru sormaya bir kere başlamış bulunmuştum, devam ettim: “Behiç Ağabey, bir şey öğrenmek istiyorum” dedim, “o yılların Ankarası’nın en lüks sinemasının Yeni Sinema olduğunu söylemiştin… Hani, seçkin kişilerin gittiği bir sinemaydı, en güzel filmler burada oynardı, demiştin… Ne tür filmlerdi ki onlar? Anımsayabildiğin filmler falan?.. Biraz anlatsana…” 

İlk sözü, “Yeni Sinema’ya ait benim bu hususta da unutamadığım anılarım vardır” oldu.

“Gerek iş yapmaları yönünden gerek kopardıkları hadiseler yönünden unutamadığım epey film de olmuştur…

“Mesela, Şeytanın Kızı Gilda.. İçli Seyahat -bunun bir adı da İçli Kız ki, John Payne ile Maurren O’hara oynuyordu sanırım-.. ..çok iş yapmıştı… Ondan sonra, Bir Genç Kız Yetişiyor…

“Andy Hardy serisi… Bu Andy Hardy serisi, her biri ayrı konulu bir diziydi. Şimdi televizyonlarda gösterilen bazı diziler gibi… Başrolde Mickey Rooney oynuyordu. Bu seri çok tutulmuştu ve yanlış hatırlamıyorsam baş kadın oyuncu da Judy Garland’dı… Bu iki artistin çok filmi vardı.

“Gene, hiç umulmadık iş yapan Su Perileri filmi: Esther Williams ile Red Skelton’ın filmi… Gecesi gündüzü ve en ölü matine dediğimiz 18.30 matinesi dahil bütün seanslar o kadar dolu oluyordu ki, bu film, taşıma usulüyle üç sinemada birden, Yeni’de, Park’ta -bu, eskiden adı Kulüp olan sinema- ve bir de Sus’ta oynadıydı. Üç hafta afişte kalmıştı… O zamana kadar Su Perileri kadar iş yapan bir film daha çıkmamıştı… Yıl 1944 veya ’45… Bu film korkunç iş yapmıştı o yıllarda…”

  

Taşıma usulü

BEHİÇ Bey, sinema işletmeciliğinde kimi işlerin nasıl yürütüldüğüne ilişkin mesleki açıklamalar da yapıyordu. Örneğin, sinema izleyicisi koltuğunda rahat rahat oturmuş filmi izlerken dışarılarda neler oluyordu?

“Taşıma usulü de şuydu: Mesela Yeni Sinema’da 14.00 matinesinde biz filme başlardık, birinci bobin iki buçukta biterdi, film taşıyıcıları alırdı bu filmi Park Sineması’na götürürdü; Park 14.30’da başlardı seansa ve gelecek program, şu bu gösterirken bobin gelmiş olurdu… Bazen de direkt filme girilirdi.. ..seansları ayarlamak için. Yani, ben ikinciye başladığım zaman öbürü birinciye… Aynı usulle Park Sineması’nda biteni Sus Sineması’na götürüyorlardı. Bu şekilde, aynı film üç sinemada birden aynı kopyayla oynatılırdı.”

İşte şimdi belleğimdeki bir noksanlık daha tamamlanmıştı: İstiklal Caddesi’nden torbalarında bobin kutularıyla hışım gibi geçen motosikletliler, demek bu film taşıyıcılarıydı.

 

“SU PERİLERİ” DEYİNCE

 

Dünyayı güldüren adamın dramı

BEHİÇ Bey, kimi filmlerin, anılarında çok özel yeri olduğunu söylüyordu. Bunların başında gelenlerden biri de Esther Williams’ın Su Perileri filmiydi.

Bu, sanıyorum, yıldız oyuncunun üçüncü filmi. Esther Williams, Su Perileri’nde daha yirmi bir yaşında… Beyazperdeye iki yıl önce modellikten geçmiş… Yüzücülüğünün de etkisiyle çok değişik düzgün bir fizik, güzel, yepyeni bir yüz… Çikolatalardan çıkan fotoğraflarıyla taşra evlerine kadar girmiş…

Ve Red Skelton. Ancak sinema meraklılarının bilebileceği, beyazperdenin arkasındaki Skelton… Acılı baba. 

Behiç Bey anlatmaya, “Su Perileri filmi deyince, Esther Williams…” diyerek başladı. Onun da anılarını süsleyen bir yıldızdı bu güzel oyuncu:

“1939 Olimpiyatları’nda Amerika’ya birincilikler kazandırmış bir yüzücüydü; bu filmde başrolü ona vermişlerdi. Karşısına da, Amerika’nın en sevilen komedi sanatkârı Red Skelton’ı koydular.

“Ne var ki, – bu benim hiç unutamadığım olaylardan biridir- Red Skelton, Su Perileri filmini çevirirken, oğlunun hiç kurtulamayacağı bir hastalığa, kan kanserine yakalanmış olduğunu öğrendi.. ..ben o zamanlar Yıldız mecmuasını takip ederdim, orada okuduydum: Red Skelton bunu öğrenince, o anda bütün işlerini bıraktı, karısını, kızını ve oğlunu alarak, elinde bir kamera, dünyayı dolaşmaya çıktı… Bütün dünyayı dolaştılar… İstanbul’a da geldiler. Ve çocuk, Amerika’ya döndükten zannediyorum ki bir ay sonra öldü. 

“Ben, bu büyük komedi oyuncusunun oğlunun cenazesinde hıçkıra hıçkıra ağlayışının fotoğraflarını görünce çok burkulmuştum, bu olay çok dokunmuştu bana… 

Red Skelton… Dünyayı güldüren adam… İnsana hoş gelmeyen şeyler hiç yoktu onda… Çok değerli bir sanatkârdı.”

 

Açık saçık tarafları yoktu

 

BEHİÇ Bey, “Bir de, şimdi televizyonlarda bile sık sık gösterilen Gönül Kimi Severse… Bu film de çok iş yapmıştı” diyerek başka bir anısına geçti:

“Bunda da, Frank Sinatra, Gene Kelly ve Kathryn Grayson oynuyordu. Bu da dolu dolu olmak üzere üç hafta oynamıştı…

“O yıllarda, 1945 ile 1948 arasında böyle müzikal filmler çok modaydı. Birçok müzikal geldi. Değişik değişik oyuncuların filmleri… Mesela Bethy Grable’ın, Jane Powell’ın filmleri gelirdi. Ve bunlar da çok iş yapardı. Halk adeta müzikal film hastalığına tutulmuştu… 

“Aile filmleriydi bunlar; ailece rahatlıkla seyredilebilen, hiç açık saçık tarafı olmayan filmlerdi.”

 

“AÇIK film…”

Böyle denirdi… “Açık film.” Biz çocuklar, bu sözü büyüklerin ağzından sık sık duyardık; ama ne demekti, bilmezdik. Sorduğumuzda da, “çocuklar öyle şeye karışmaz” yollu azar işitirdik… 

Derken, bir gün geldi okullu olduk ve Ali Sabri Sineması’nı da doldurmaya başladık… Artık, sinemaya gidebilecek, hem de “kendi başına” gidebilecek çağa erişmiş sayılmıştık… 

Ve kısa zamanda okumayı söktük. Okumayı sökmekle de kalmamıştık, hemen bülbül kesilmiştik: “Milli Şefimiz İsmet İnönü… Valimizin adı İzzettin Çağpar…”

“Açık film” ne demektir, bunu öğrenişimiz, işte tam da bu zamana rastlamıştı…

Tokat’ta öğrenciler, “açık olmayan” filmlere gidebilirlerdi. O da, “öğrenci matineleri”yle sınırlıydı: çarşambaları 14:00, cumartesi ve pazar günleri de 11:00 ve 13:30 seansları… 

Bu matinelere büyükler alınmazdı. Sadece Ortaokul’dan, daha sonra Gazi Osman Paşa Lisesi açılınca da buradan bir nöbetçi öğretmen, “disiplini sağlamak üzere” mutlaka aramızda bulunurdu. Ve bu öğretmenler, öyle, bir yerde oturup durmazlardı, sürekli dolaşırlardı… 

Nöbetçi hocaların en dikkat ettiği şey ise, “açık” sahneye benzer yerlerde çocukların ıslık çalarak tepinmelerini engellemekti. 

Öğrenci seanslarında öyle önüne gelen her film gösterilmezdi, ama, ne de olsa yine de böyle “talebe için uygun olmayan” sahneler bulunabilirdi filmlerde… Ama makinist, “tembihli” olduğundan, ya o sahnelere ait kareleri keser ayırırdı ya da makine dairesinin sinema salonuna açılan o küçük penceresinin önünü içeriden bir karton parçasıyla kapatırdı.

Ben bunun böyle olduğunu biliyordum: o can arkadaşım Erol’un sayesinde makine dairesine girebilmiş ender kişilerden olduğum için, “talebe filmi” nasıl hazırlanıyor, bu filmler nasıl oynatılıyor çok görmüştüm. Yani, neyin nasıl olduğunu biliyordum… Ve “açık sahne” nedir, nasıl bir şeydir, bunu Erol da ben de, makine dairesinde tanık olduğumuz bu şeylerden öğrenmiştik… Ve tabii bunu, çok kısa zamanda ve arkadaşlardan çok çok önce öğrenmiştik…

Evet, dedim ya, öğrencilere gösterilen filmlerde de kimi “adaba mugayir” sahneler olurdu ve makinist aldığı o “talimat’ı sık sık yerine getirirdi. Ve kıyamet de işte o zaman kopardı: “talebe milleti” hep beraber salonu ayağa kaldırırdık. Nöbetçi hocaların en “faal” oldukları durum da işte bu “isyan” haliydi. “Tepki koyma” lafı lügatlere daha girmemişti ve her karşı koyma bir isyan sayılırdı…

Film başlar başlamaz “disiplini bozmak” ise, her zaman olan bir şeydi. Bunda başarılı olmak için de elimizden ne gelirse ardımıza koymazdık: kâğıttan uçaklar uçururduk, gazete kâğıdını katlayarak yaptığımız patlangaçları patlatırdık… 

Bunlar çok basit işlerdi. Bir de, mürver ağacının dallarından yaptığımız patlangaçlarla, milletin kafasına, hele de ensesine, kâğıt parçaları ağızda çiğnenmek suretiyle “imal edilen” mermileri yağdırmak vardı ki, bu çok can yakardı…

Buna benzemez daha neler neler… 

İnce kamıştan ya da mürver ağacı dalından yaptığımız borularla, ağzımıza depoladığımız çitlembik ve buna benzer meyvecikleri yada küçük meyve çekirdeklerini sağa sola üflerdik… 

Kibritin başındaki “ecza”yla yaptığımız “bonba”ları gümletirdik…

Evet, onların adı “bonba” idi… “Atom bombası”nı duymuştuk ama, bizim bu “imal” ettiklerimizin adı yine de “bonba” idi…

Maksat milleti rahatsız etmek ya, akla gelmedik daha neler neler… Örneğin, filmi daha önce görmüş olan kimi hınzırlar, -bu tayfanın arasında ben de vardım- filmin en heyecanlı, en can alıcı yerinde, şimdi şu olacak, şimdi bu olacak diye etrafa bilgi verirdi ki, bu iş onlar için pek zevkli bir şeydi.

Bu zevkli şeylerin yanında, can yakıcı işler de olurdu ki, bunlardan bir kez de ben nasibimi almıştım ve günlerce babamın beni yanına çağırmasını beklemiştim: Hüseyin Peyda’nın Mezarımı Taştan Oyun filmi yüzünden… Hüseyin Peyda “Abdo Bey”i oynuyor…

Bu, Güneydoğu’yla ilk karşılaşmamız mıydı? Kayseri’lerle, Adana’larla daha önceleri tanışmıştık; ama Urfa’ları, Diyarbakır’ları görmemiştik. Doğu Anadolu’yla tanışmamıza ise daha çok çok yıllar vardı…

Benim ise, ’39 Erzincan depreminde ailesini yitirmiş bir abla ile soyadları “Divriklioğlu” olan bir Ermeni ailesinden başka hiçbir tanıdığım yoktu Tokat’ta Doğu’dan, Güneydoğu’dan… O abla, annemin bir öğretmen arkadaşı tarafından evlat edinilmişti, Ermeni komşularımız da Sıvas’ın Divriği ilçesine göç ettirilmişler, sonra da kendi istekleriyle Tokat’a gelmişlerdi.

Behiç Bey’in, “Aile filmleriydi bunlar; ailece rahatlıkla seyredilebilen, hiç açık saçık tarafı olmayan filmlerdi” sözleri beni, işte buralara kadar getirdi. Daha da içerilere girmeden hemen Abdo Bey’in yakınlarına sokuldum. Erol da orada… Bakıyoruz: o, mistik bir havada rakkasesiyle gönül eğlendiriyor, biz, Ali Sabri’nin makine dairesindeki pencereye üşüşmüşüz… Derken, “talebe matinesi”ndeyiz… Etli butlu rakkaseden ise eser yok!.. Olmayacağı da belliydi… Perde kararmıştı… Tepiniyoruz… Islıklar… Ve ensemde patlayan sillenin sesini duyan yok… Yılan değmiş gibi oluyorum… Bugünkü nöbetçi öğretmen “matematikçi” Hüseyin Bey olmalı… Böyle bir kırbacı ancak o patlatabilir… 

Hüseyin Bey, “erkek” adamdı: ne bu olayı anımsadı ne de babam beni yanına çağırdı…

  

PORNO ’46 

Yeni’de çok çok özel bir gösterim

 

BU “açık saçık tarafı olmayan filmler” sözünün bana neler anımsattığını Behiç Bey’e anlatım. 

"Bak" dedi, "ben de sana ne anlatacağım": 

“Bir gece filmden sonra, Yeni Sinema’da, zannediyorum 1946 yılıydı, ustam gitmişti, ben de, işte son temizliği yaptım, aşağıdaki salonun ışıklarını, balkonun ışıklarını söndürdüm, kapatıp makine dairesini tam aşağıya inecektim, sinemanın müdürlüğünü yapan Sait Bey, -lakabı ‘Kambur Sait’ti- ‘Sen gitme’ dedi, ‘film oynayacak…’ Eyvaah, dedim, yandık… Taa sabahı bulduk… Ekseriyetle geceleri prova filmleri gelirdi; böyle en aşağı sekiz-dokuz kısım film gelirdi ki, hani birer buçuk saatlik filmler… Oynatırdık bunları, provalarını yapardık falan… 

“Ben, Sait Bey’in sözünden öyle anlamıştım, prova yapılacak zannetmiştim. Tabii bir şey denecek tarafı yoktu… Sabah okula gideceğim ama, artık mecburen kalacağım… 

“Bekliyorum… ‘Işıkları yak’ dedi, ‘Salonun!..’ 

“Salonun ışıklarını yaktım; biraz sonra, işte pencereden, makine dairesinin o küçük penceresinden bakıyordum ki, içeriye erkekli kadınlı, ama, böyle bizim o zamanlar hani bakan makan diye, milletvekili diye yahut da bakanlıkta falan genel müdür diye kafamızda canlandırdığımız tipte şahıslar girmeye başladılar!.. Aşağıya salona değil, yalnız balkona… 

 

İki kısımlık bir film!

“Zannederim elli kişi kadar olmuştu. Ben bekliyordum film gelecek diye; biraz sonra çağırdılar aşağıdan: ‘Film  geldi, gel al!’ 

“Gittim, bana Sait Bey iki kısım film verdi. Yani, iki kutu…

“Bir kısım film bir kutuluk filmdir… E iki kısım film de, üç yüz metreden altı yüz metre. Yani, dakika olarak da yirmi dakika sürecek bir şey…

“Hayatta hiçbir film böyle yirmi dakikalık filan olmaz. Bu kadar adam gelmiş… Bunlar kalburüstü kişiler… Bu, yirmi dakikalık bir film!.. Ne filmi olabilir?!..

 

Film kararmıyor!?

“Hemen çıktım, filmi hazırladım, makineye taktım, aşağıdan işaret bekliyorum… Telefon çaldı biraz sonra, açtım, dediler ki ‘Başla!’

“Makineye yol verdim. Ben de merakla bakıyorum küçük pencereden, ne filmi diye… Yirmi dakikada ne olur? Ne mevzu olur da nasıl gösterir? Merak ediyorum.

“Film başladı: Gayet güzel, böyle saray gibi bir ev… Bir hanım ile bir bey yürüyorlar… Her filmde olan sahneler… Yani, farklı olmayan başlangıç sahneleri… Biraz sonra o iki kişinin eve girdiğini gösterdi; sonra da bunların soyunmaya başladıklarını gösterdi ki her filmde olurdu o kadar… 

“Ama bu biraz fazlaydı; çıplaklık derecesi yani… Derken yatak odasına geçti bunlar. Ben orada, hani filmlerde ekseriyetle olduğu gibi sahne kararacak zannediyorum… Bu sahne kararacak, başka bir sahneye geçilecek…

“Aa, baktım ki sahne devam ediyor… 

Konuşma hiç yok denecek kadar az: eh işte tek tük kelimeler… Fransızca… Şahane bir müzik… 

“Biraz sonra kadın iyicene soyunmaya başladı; ben, bir yandan merakımdan, bir yandan bu işe hiç anlam veremeyişimin tesiriyle ve biraz da tabii delikanlı olduğum için filmi heyecanla seyrediyorum…

“Fakat, içeride de seyircilerin böyle kadınlı erkekli olduğunu bildiğim için de kulaklarıma kadar kızardığımı hissetmekteyim…” 

Behiç Bey ilk gençlik günlerinden bunları anlatırken bir yandan onu büyük bir ilgi ve merakla dinliyor, bir yandan da, “açıklık meselesi”nin o yıllarda ta Ankara’larda bile ne ölçüde geçerli olduğunu öğreniyor olmaktan gizli bir memnunluk duyuyordum: “Desene” diyordum kendi kendime, “o yılları Tokat’ta yaşadın diye bir şey kaçırmış değilsin…”

 

Ve hemen, Yeni Sinema’nın makine dairesindeki küçük pencereden Behiç Bey’le birlikte bakmaya başladım:

“Derken, işte aradan birazcık daha geçince adam da soyundu, arkasından bir yatağa girdiler ve başladılar bunlar sevişmeye… 

“Gördüğümüz filmlerde hani evlenme sahneleri olurdu ama, orada film kararırdı, yani sahne biterdi. Bu, ondan sonrasını da gösteren bir filmdi. Artık burada izah edemeyeceğim kadar…”

 

Bir kez daha!.. Hiç ışıkları yakmadan!

 

BEHİÇ Bey, “Zamanı düşünürseniz, yıl 1946 yılı ve o güne kadar hiç bu tip bir film seyretmemiştim ve de böyle bir şey duymamıştım” diyerek bir vurgulama yaptı. 

O yılların “demokrasi”ye geçiş yıllarımız olduğunu anımsayarak Behiç Bey’i dinlemeye koyuldum: 

“On beş dakika kadar bu işler devam etti…. Bu on beş dakika içinde anlatılamayacak kadar açık ve heyecanlı sahneler… 

“Film bitmeye yakın telefon çaldı, açtım, Sait Bey’in sesiydi: ‘Behiç’ dedi, ‘film bittiği zaman’  dedi, ‘hiç ışıkları yakma, filmi bir daha tak’ dedi, ‘bir defa daha oynat.’ 

“Aynen dediği gibi yaptım. Bundan sonra bir daha telefon gelmedi… Film bitince lambaları yaktım, baktım, aa içeride hiç kimse kalmamış!..” 

 

Evet, ülkeye demokrasi gelmişti… Elbette gökten düşen her şey gibi demokrasi de ilk önce “tepeler”e düşecek, “aşağılar”a sonra sonra inecekti…

 

Ve zaman gelecek ulusça “demokraasi” demeye başlayacaktık.

 

 Kimlerdi bu özel müşteriler?!..

“BUNLARI şunun için anlattım” dedi Behiç Bey, “Bugün ‘porno film’ diye isimlendirilen ve artık çok çok adileri çekilen bu tip filmlerin ilk örneklerinden birini ben, 1946 yılında Ankara’da Yeni Sinema’da bir gece saat on ikiden sonra oynatmıştım kadınlı erkekli özel müşterilere…

“Ve bu özel müşteriler de, o devrin Ankarası’nın eleküstü şahsiyetleri diyebileceğim kişilerdi.

“Ve de ben de onlarla birlikte ilk defa böyle bir film seyretmiştim.”

 

SİNEMALAR… TÜRLÜ TÜRLÜ…

  

“36 kısım tekmili birden

YENİ Sinema’nın böyle “özel hizmetleri” olurmuş ama, onun öteki sinemalar arasındaki yeri de özelmiş:

“Evet, bugün dahi televizyonlarda gösterildiğinde zevkle seyrettiğimiz o güzel filmler bir zamanlar bu sinemada oynatılıyordu. Yeni Sinema’da…

“Sus Sineması’nda da sıradan filmler… Ama Sus’ta gene aile filmleri oynatılırdı. Park Sineması’nda, ekseriyetle macera filmleri veyahut da Yeni Sinema’da oynamış olan ve çok iş yapmış olan filmler gösterilirdi.

“Sümer Sineması’nda ise, -bugün galiba adı ‘Güneş Sineması’ olarak değiştirildi, Denizciler Caddesi’ndedir- ‘36 kısım filmler’ dediğimiz çok uzun metrajlı macera filmleri oynardı. Bu filmler için de, ‘36 kısım tekmili birden’ diye reklam yapılırdı. Yani, tamamı bir seferde gösteriliyor… Ekseriyetle kovboy filmleri… Mesela, Ölüm Süvarileri, Fumanço… Konusu, Amerikalılar’ın bitmez tükenmez meşhur Kuzey – Güney harpleri olan filmler falan…

“Bu ‘Fumanço’, -nedense ona  ‘Fumançu’ denirdi- filmin kahramanı olan bir Çinli… Filmin adı ‘Canavarın Damgası’ ama, filmin adından çok o Çinli tip meşhur olmuştu: ‘Fumançu’ya gittin mi’ diye sorardı millet birbirine… ‘Canavarın Damgası’na gittin mi’ değil!.. ‘Fumançu… Aman ne film ne film’ derlerdi… Otuz iki kısım…

Sonra, bu filmler devamlı oynatılırdı… Bir bilet alıp girerdiniz, ama film oynuyordur; neresini isterseniz sinemanın oraya otururdunuz; film biter bir sonraki seans başlar, bu sefer de filmin baş tarafını seyrederdiniz.. Yani, sabahleyin girseniz ve gece yarısı çıksanız, kimse size bir laf etmezdi…”

 

ŞİMDİ de, İstanbul’dan, Şehzadebaşı’ndan bir ses yankılanıyordu kulaklarımda: “Devamlı, devamlı, devamlı….”

Ege, Ferah, Milli, Turan… Ve adını şimdi tam anımsayamadığım bir sinema daha… “Güneş” miydi yoksa? Belki… Sanırım bunlar, anlata anlata bitirilemeyen o ünlü Direklerarası zamanından kalma salonlardı; daha sonra sinemaya dönüştürülmüşler… Yeni Sinema’yı saymıyorum; o başka bir sınıfa giriyordu…

İşte bu sinemalarda seanslar saat on sıralarında başlar, gece yarılarına dek sürerdi… “İki film birden” de ne demek, içlerinde üç film, hatta dört film gösterilenler bile vardı. Tabii tamamını değil… Kuşa çevrilmiş şeylerdi bu filmler… Ama bir fikir edinirdiniz…

İlk seansta boş olan bu sinemalarda öğleden sonraları yer bulmak olanaksızdı: sinemaların kapı önlerinde duran çığırtkanlar, “Devamlı, devamlı, devamlı….” diyerek müşteri toplamayı sürdürürken bilet kesenler de içeriye girenlere kısık bir sesle, “Ayakta!” uyarısında bulunurdu. Bu uyarı, işin raconunu bilmeyen “acemiler” içindi: olur da vatandaş bileti geri vermek isterse, “Biz sana söylemedik mi aslanım!? Almasaydın!..” diyebilmek için… “Ama ben bileti  alırken söylenmedi ki” diye itirazda bulunanlara verilecek yanıt da hazırdı: “Sabahtan beri söyleyip duruyoruz… Kulağın sağır mı?!” İtirazcının “sağırlığı”na şahitlik edecek bir yığın insan ise oracıkta her zaman bulunurdu: “Hemşerim sen duymamışsın…” 

Sinemada yer olmaması, işi bilenler için sorun değildi: nasıl olsa “yer satan birisi” çıkardı çevrelerinde; filmi biraz ayakta izler, sonra da bir yer alır otururlardı. Çıkarken de bu yer garanti satılırdı. 

 

İŞTE ben de yerimi sattım, sinemadan çıktım; artık dışarıdayım… Ama, küçük tahta tezgâhında arada sırada “Frigo / Kasato / Alaska benzeri” şeyler de olsa, daha çok “Çikolata kaymak, çikolata kaymak” diye bağırarak insanın dişine damağına yapışan, ama yine de bir alanın bir daha aldığı garip şeyler satan adam içeride kaldı. 

  

Duhuliye 20 kuruş… İpini koparan burada…

BEHİÇ Bey bu kez de, “Evet, kimse size bir laf etmezdi” diyerek Denizciler Caddesi’nden o “rahat” sinema hallerini açıklamaya koyuldu:

“Onun için de bu sinema, Ankara’nın diyebilirim ki en kötü müşterili veyahut da en basit müşterili sinemasıydı. Dışarıda sıcak bir yuvası olmayan, bir evi olmayan ne kadar ipini koparmış çoluk çocuk varsa, sabahleyin gelirlerdi, -o zamanlar, 1942-43 yılları, Sümer Sineması’na giriş yirmi kuruştu- yirmi kuruşu veren girerdi içeriye… Akşama kadar…

“Hele de kışın… Tabii sinema sıcak… Kaloriferli… Özellikle soğuk günlerde akşama kadar otururlardı, film seyrederlerdi…

“Film başladığı zaman kapıların ağzında, o kırmızı ışıkların altında zar atanlar da olurdu. Çocuklar bile… Sonra.. ..içki içenler… Hani, doğru dürüst kontrol de yoktu. Yani, ne bileyim, olmadık rezaletin görüldüğü bir sinemaydı.” 

Anlıyordum: Behiç Bey’in hiç mi hiç tutmadığı bir mekândı Sümer Sineması…

“Velhasıl, adı kötüye çıkmış bir sinemaydı Sümer” diye özetledi, ama anlatmayı da sürdürdü:

“Düzgün müşteri gitmezdi… Ne bileyim, işte dostunu alan, şeyini alan gelirdi. Maksatları film seyretmek değil… Dışarıda vakit geçirmek için yer bulamayanlar da buraya gelirdi. Nasıl olsa gir diyen yok çık diyen yok… Bir bilet alır otururlardı.

“Bu sinemada öyle rahatça film seyretmek de pek mümkün değildi: film oynarken, o filmi belki defalarca seyretmiş olanlar başlarlardı vıdı vıdı şimdi şöyle olacak, şimdi böyle olacak… Birçok müşteri bundan şikâyetçi olurdu, hatta kavga da çıkardı bu yüzden. Ama, dedim ya, doğru dürüst bir kontrol yoktu… Burası, zaman zaman Türkçe filmlerin de oynadığı işte böyle bir sinemaydı.”

 

Behiç Bey’in şu son dedikleri, bana Tokat’taki öğrenci matinelerini bir kez daha anımsattı: için için utanıyordum…

 

(sürecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.