BEHİÇ KÖKSAL’IN ÖYKÜSÜ -4-

ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI…

(devam -4)

 

 

bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmi olmayan tarihi

 

 

 

öykülenmiş anılar

 

İnal Karagözoğlu

 

 

 “SESLİLER”E GEÇİLİYOR

 

 

Olağanüstü bir buluş

 

GÜN gelmiş, sinema daha çekici olmaya başlamıştı. Ama buna karşılık Behiç’in durumu zorlaşmıştı:

“Sinemada bu şeyler bir yandan devam ededursun, e her seferinde evden öyle onar kuruş alıp da sinemaya gitmek büyük bir şeydi, yani, zorluktu bizim ailemiz için… Babama ikide birde söyleyemiyorduk…” 

Sinema parası istemek için her defasında babasına gitmek küçük Behiç’e zor geliyordu ama, neyse ki onun imdadına ablası yetişiyordu:

“Ablam o sıralar uzak bir okulda okuyordu; Necatibey İlkokulu’nda… Otobüs için babamlar harçlık verirdi; o, otobüse binmez, harçlıklarını biriktirirdi ve bu paralarla ya dergi alırdı ya da sinemaya giderdik.”

 

Abla – kardeş dayanışması böyle sürüp giderken bir de duyuldu ki ilk sesli film Ankara’ya ulaşmış. Behiç Bey, ilk sesli film izleyişini dün gibi anımsıyordu:

“Benim o yıllara ait hiç unutamayacağım şey, ilk sesli film seyredişimdir; bunu hep hatırlarım” deyip ekledi: “Ve hakikaten sinema alanında olağanüstü bir buluş olmuştur sesli film.”

 

İlk seslimiz

 

“PEKİ ağabey” dedim, “sesli filmlerde fiyat farkı var mıydı? Onar kuruş verip sinemaya gitmek bizim için zordu, dedin de…”

Öyle bir fark var mıydı, Behiç Bey’de bu konuya ilişkin bir bilgi yoktu.   Öyle ya, sinema parası şöyle ya da böyle bir yerlerden bulunuyordu, onun bildiği buydu.

Hemen asıl konuya geçti:

“İstanbul Sokaklarında diye bir film gelmişti ki ilk sesli filmimiz bizim oydu. Sesli film nasıl olur, filmden ses nasıl çıkar diye düşünüyorduk. Şimdiye kadarki filmlerde, perdede çıkan yazılardan başka, sinema oynarken devamlı bir müzik sesi olurdu; öyle ki, filmde heyecanlı sahneler oldu mu bu müzik kuvvetlenir, sakin sahnelerde hafiflerdi…

“Biliyordum ki bu sesler kocaman kocaman plaklardan çıkıyordu… Bunları makine dairesinde görüyordum; fırsat  buldum mu kapıdan bakardım içeriye… Demek ki bu  filmler için yapılmış özel plaklar vardı; böyle düşünüyordum.”

 

BU kez yolculuğum Zile’ye…

Yıl 1946 olmalı… 

Bir Orta Karadeniz kasabasında, büyücek bir kahvehaneden bozma olduğunun şimdi şimdi ayırdına vardığım basık tavanlı bir sinemadayım…

Film neydi? Bilmiyorum.

Anımsadığım iki şey var: damlasakızı-karanfil kokulu leblebilerimiz ve koca koca plaklar…

Bu kadar büyük plakları ilk kez görüyordum; makine dairesinin önünde duruyordu. Pek merak etmiş, sormuştum: filmin sesini bunlar veriyormuş…

Ama, Ali Sabri Sineması’nda bunlardan hiç olmazdı. Tokat’a döner dönmez Bedri Bey Amca’dan sorup öğrenmiştim: filmdeki konuşma sesleri bu plaklardaymış…O konuşma sesinin, filmde oynayan insanların ağız hareketlerine uyacak biçimde çıkması için makinistler ayar yaparmış: bir yandan filmi oynatırmış, bir yandan da o plakları çalarmış… Filmdeki öteki sesler de bu plaklardaymış… Filmdeki seslerin böyle plaklardan verilmesi, 16 mm.’lik makineyle çalışan kasaba sinemalarında olurmuş… 2. Dünya Savaşı yıllarında çok görülen bir yöntemmiş…

Bedri Bey Amca’nın uzun uzun açıkladığı bu işe senkronizasyon dendiğini ise çok sonraları öğrenecektim. Ve Türkçe filmler, bu sözcüğü bilgiç bilgiç kullanmamı sağlamak için sanki bir yarış içindeydiler… Daha çok da yerli filmler…

 

Artık fazlaya kaçmak…

BİR an bile sürmeyen Zile ve Zile bağlantılı Tokat yolculuğumdan döndüğümde, Behiç Bey İstanbul’a gitmeye hazırlanıyordu:

“İşte bu İstanbul Sokaklarında filmine izin almak için gene anneme gittik; biz babamızla öyle karşı karşıya gelip de, baba biz sinemaya gideceğiz falan diyecek durum kesinlikle yoktu, bugünkü baba – evlat ilişkileri gibi değildi durum yani… Babalar ile evlatlar arasında muazzam bir mesafe vardı o zamanlar ve bu mesafeyi ancak annenizin aracılığıyla birazcık olsun kapatabilirdiniz. Biz de öyle… İzinleri falan annemiz vasıtasıyla alırdık veya para isterdik.

“Bu sefer de başladık, ‘Anne, İstanbul Sokaklarında filmi gelmiş, Türk filmiymiş.. ..ondan sonra.. ..bu da işte sesli filmmiş’ falan… Annem de, ‘Artık siz fazlaya kaçtınız… Her zaman her zaman ben babanıza söyleyemiyorum…’ İşte, ‘Kızıyor’ falan…

“Neyse, gene gitti babama söyledi: ‘Çocuklar sinemaya gitmek istiyorlarmış, İstanbul Sokaklarında mıymış ne; komşular da gidiyormuş…’ Babam da seslendi içeriden: ‘Bari iyicene baksınlar İstanbul’un sokaklarına, dedeleri ile anneannelerini görebilecekler mi!?..’

“Bir espri yapmıştı…”

 

  “İlk klibimiz” mi?

 

 BİR espri de ben yaptım:

“Gördünüz mü ağabey” dedim.

Behiç Bey, şöyle bir gülümsedi:

“O filme gittik” dedi.

Hem beni yanıtlamıştı hem de sözlerini sürdürmekteydi:

“Heyecanla bekliyoruz… İşte ışıklar yandı söndü, -o zamanlar ışıkların üç defa yanıp sönmesi filmin başlayacağına işaretti- önce gelecek programı gösterdi… Gelecek program, Bir Türk’e Gönül Verdim diye bir filmdi… Ondan sonra, Münir Nurettin Selçuk’un bir filmini göstermeye başladı. Kendi evinde çekilmiş, demişlerdi…

“Münir Nurettin Selçuk bir koltuğa oturmuş… İşte, hanımı geliyor kahvesini veriyordu eline. Kahvesini yudumladıktan sonra Münir Nurettin Selçuk koltuğundan kalktı, seyircilere doğru döndü ve başladı ‘Karanfil oylum oylum / Geliyor servi boylum / Servi boylum gelince / Şen olur benim gönlüm’ şarkısını söylemeye… Ve bu şarkının başından sonuna kadar da, evin çeşitli yerlerinde, işte, balkonda, kapının önünde, şurada burada durdu.

“Ve biz, hayretler içinde, gözlerimiz fal taşı gibi açılmış olarak bu sesli filmi seyretmiş olduk…”

Ben de hayretler içindeydim!.. Tek kanallı televizyonculuk döneminde, adının klip olduğunu söylemeksizin yıllarca şarkılı-türkülü böyle şeyler izlettirmemişler miydi bize?

Behiç Bey’in bu anısı, daha önce yapılmış olanı ortaya konuncaya dek “ilk klibimiz” diyeceğimiz yapımı da karşımıza çıkarıyordu.

Behiç Bey, “Seyrettiğimiz ilk sesli film…” diyerek anlatmasını sürdürdü:

“Arkasından da asıl film başladı: İstanbul Sokaklarında…”

Ben de, adı “İstanbul Sokaklarında” olan bir film görmüştüm. Ne konusunu ne de oyuncularını anımsıyordum. Böyle bir filme ilişkin belleğimdeki tek iz, Ali Sabri Sineması’nın duvarındaki afişti. Çok uzun süre durmuştu orada…

Bunları Behiç Bey’e söyledim; istiyordum ki filmi biraz anlatsın. “Şimdi” dedi,“mevzuunu tam hatırlamıyorum, ama, herkesi çok duygulandırmıştı bu film; hatta bazı yerlerinde o çocukluk halimizle ağlamıştık da… Habil ile Kabil’in kardeş kavgasının da içinde yer aldığı bir filmdi.”

 

Bir “seslimiz” de…

 BEHİÇ Bey’e, “O yıllardan aklında yer etmiş başka sesli Türk filmi var mı” diye sordum.

“Bir sesli Türk filmi de, Allah’ın Cenneti filmiydi” dedi. Münir Nurettin Selçuk ile güzellik kraliçesi Feriha Tevfik’in oynadığı bir filmmiş:

“Allah’ın Cenneti’nde kadro olarak o günlerin meşhur artistlerinden birçoğu vardı. Mesela Muammer Karaca vardı hatırladığım kadarıyla… Komedi-dram türünde bir film… Kimi yerlerinde acıklı sahneler vardı, kimi yerlerinde gülünç sahneler vardı… Ve hakikaten çok çok sürükleyici, o zamana göre de çok çok başarılı bir filmdi.”

Behiç Bey, sonra da, Allah’ın Cenneti filminin, aklına hiç unutamadığı bir şey de getirdiğini söyledi. Bu şey bir fragmandı.

 FRAGMAN… Yani “parça”. Bu sözcük de benim anılarımı canlandırmıştı. Tam Behiç Bey anlatmaya başlıyordu ki, ben Tokat’a çoktan ulaşmıştım… Ardından da İstanbul’a…

Biz Tokat’ta, “gelecek program”da gösterilen bu şeylere “parça” derdik. Sözlük anlamının bu olduğunu bilmeden… Ne var ki, İstanbul’da arkadaşlarla sinemaya gidişlerimizin birinde bu sözcüğü kullanmıştım da alay konusu olmuştu:

“Ona fragman derler…”

Bir de, yine Tokat’ta, aylarca bir parça göstermişlerdi: Acı Pirinç filminden Silvana Mangano’lu parçalar… Şöyle kıyısından köşesinden… Dört gözle beklemiştik filmin gelmesini, ama, beklediğimize değmemişti: “filmi keserek göstermişlerdi”…

Filmi kesmişlerdi. Biz böyle diyorduk. Hem de çok kesmişlerdi: kısacık sürmüştü film… Bunun böyle olacağı ise zaten belliydi: “talebe matineleri”nde “öyle şeyler”e yer yoktu!.. Hayal ettiğimiz “şeyler”i görememiştik … Ve kabak, -her zaman olduğu gibi- makinistin başına patlamıştı: epey ıslıklanmış, epey de kalaylanmıştı.

GÜN geldi, Acı Pirinç’i bir toplu film gösterisinde bir kez daha gördüm. İstanbul’da.

 

Ve filmden sonra İtalyan dilberi Silvana Mangano’yla Tokat’a gittik… “İşte” dedim, “seni ilk kez bu kentte görmüştüm… Uzaktan… Şöyle bir görünüp kayıp gitmiştin… Bir yıldız gibi…”

Ve ilk sinema günlerimi yaşadığım Ali Sabri Sineması’nı göstermek istiyordum ona…

Şimdi de sinemanın önündeydik… Silvana Mangano’ya, “Seni görmekten işte burada yoksun bırakmışlardı bizi” dedim. Bir yandan da düşünüyordum: bize yasakladıkları o sahnelerin tamamını belki Tokatlı büyüklerimiz de görememişti… Bu “genel ahlak ve adaba mugayir sahneler”e, daha işin başında “ahlak bekçileri”miz geçit tanımamış olabilirdi.

Zamanımız yoktu… İstanbul’a hemen dönmemiz gerekiyordu… Hemen İtalyan yıldızını elinden tutup çevremizden geçenlere seslendim: “İşte görün” dedim, “o da bir beniâdem… Bizler gibi etten, kemikten ve ruhtan oluşmuş… Onun farkı, hayallerimizi süslüyor olmasıydı. Ve o yalnızca işini yapıyordu, o kadar…”

 

BEHİÇ Bey, benim bu anılar yolculuğumdan habersizdi… Onu, “Bu filmin başında da Şeyh Ahmet filminin fragmanı gösterildiydi” derken bırakmıştım…

Döndüm ve dediklerini ucu ucuna yakaladım:

“Aman Allahım!..” diye sürdürüyordu anlattıklarını:

“Düşünün: sesli film yeni çıkmış.. ve o Şeyh Ahmet rolündeki yakışıklı artist, aktör, -ki sonradan adının Rudolph Valentino olduğunu öğrenmiştim- beyaz bir atın üzerine oturmuş çölde gidiyor… Bedevi kıyafeti giymiş… Atın gitmesiyle çöl rüzgârında havalanan o beyaz ipek başlığın uçları… Ve o zamanki çok güzel sesli şarkıcılardan Mustafa Çağlar tarafından verilen sesle de, ‘Ay doğdu batmadı mı / Hurma gözlüm yatmadı mı’ diye şarkı söylüyor…

“İşte bu sahne seyircilerin hepsini büyülemişti adeta…

 “Seyredilen film unutulmuştu… Herkes Şeyh Ahmet’i konuşuyordu… Ve artık herkes heyecanla o filmi beklemeye başlamıştı…

 Diyebilirim ki, bu Şeyh Ahmet filminin gelmesi başlıbaşına bir hadise olmuştu.”

 

ÇİZGİFİLMLER DE VARDI

 

Sinemacılığa doğru

 

 BEHİÇ Bey, çizgiroman sevgisini, biraz da çocukluğunda izlediği çizgifilmlerle edindi:

“O yıllarda çizgifilmler de vardı. Mesela Bücür Kral…” diyerek başladı anlatmaya.

“Bunlar, asıl filmden önce gösterilirdi. Çok basit çizgilerle yapılmış da olsalar, bu ilk çizgifilmler beğenilerek seyredilirdi.”

 Bugün film piyasasına Amerikan filmleri hâkim; o zamanlar durum neydi?

“O yıllarda Ankara’ya Fransız filmleri çok gelirdi” diye yanıtladı. “Sonlarında ekseriyetle büyük harflerle ‘FIN’ yazması dikkatimizi çekerdi… Film bitince, çocuklar hep bir ağızdan okurdu: Fin!..”

 Yalnız onu mu okurdu çocuklar? Filmin tanıtma yazısı da koro halinde okunurdu… Ve “son” yazısı da… Sanırım, bizde her yerde çocuklar bir dönem bunu böyle yapmıştır.

Ben sinemayla Behiç Bey’den beş-altı yıl sonra tanıştığımdan, gördüğüm kimi filmlerin sonunda bu “Fin” sözcüğünün yanında “Son” sözcüğü de belirirdi… Silik milik ve titrek… Ve çocuklar, -yalnız çocuklar mı, delikanlılar da ve eminim büyükler de, ama sessizce, dudaklarını kıpırtatarak içlerinden- “son fin” diye bağırarak okurdu…

Her nedense, ben bu toplu eyleme katılmazdım. Çocuk aklımla bu iş bana çok mu aptalca gelirdi yoksa? 

Ve ben, ne zaman hep bir ağızdan söylenen şeyler duysam, şiirsel ya da değil, -ister ulusal bayramlarda, ister kutlamalarda, törenlerde, anmalarda, isterse canlandırmalarda, sahne oyunlarında- hep sinemadaki o okumalar gelir aklıma ve elimde değil, bunları çocukça bulurum…

 

Her gidiş 20 kuruşa patlıyor

 

“BİZ bu Sakarya Sineması’na çok gittiğimiz için, bir zaman geldi ki, galiba çocuk olduğumuzdan, bizden para almamaya başladılar; yoksa arada sırada mı alıyorlardı ne?.. Bilemiyorum…

“Benim bilebildiğim, her gidişimiz bizim, zannediyorum yirmi kuruşa geliyordu; iki ablam ile ben… Ablamlar bilet alıyordu.”

 

Ve ilk hamle

SİNEMAYA parasız alınıyor olması, Behiç için büyük bir şeydi. Bu durum, masraf azaldığı için değil de, kendisini artık o sinemanın bir parçası gibi görmeye başladığı için önemliydi. Öyle ya, herkes biletini kapıdaki adama göstermek zorundayken o, elini kolunu sallayarak giriyordu içeriye… 

Bu böyle sürüp gidedursun, Behiç’in kafasında alttan alta biçimlenen düşünce, günü geldi, eyleme dönüştü:

“Okula gidip gelirken ben bu sinemanın önünden geçiyordum. Dediğim gibi, artık bizi tanır olmuşlardı. Kapıda çalışanlar, şunlar bunlar… Bir gün, devamlı kapıda duran, sarhoş intibaını uyandıran, böyle kırmızı yüzlü, ‘Hacı’ dedikleri bir adam vardı, gidip ona, ‘Amca’ dedim, ‘acaba’ dedim, ‘ben burada  çalışmak istesem müsaade ederler mi? Akşamdan akşama gelip de çalışmak istesem… Ha?..’

“Hacı, ‘Sen’ dedi, ‘çocuksun; sen ne iş yapacaksın ki burada!?..’ ‘Eğer’ dedim, ‘müsaade ederlerse ben çıraklık yaparım’ dedim, ‘para da istemem…’

“Adam, ‘Sen’ dedi, ‘öyle çıraklık yapacağına, sabahları gel sandalye düzelt, akşamları da ben sinemaya alırım seni’ dedi. ‘Benim kardeşlerim de var’ dedim, ‘onları da getiririm ama’ dedim, ‘sonra biz sabahleyin gelemeyiz, okula gidiyoruz, öğleden sonra geliriz…’

Hacı, ‘Peki, öğleden sonra olsun’ dedi, ‘ben de sizi akşam sinemaya alırım… Kardeşlerini sen getirirsin.’”

 

Evden de izin çıktı

HACI’YLA pazarlık tamamdı… İş, evden izin almaya kalmıştı ki, Behiç, her zaman olduğu gibi araya annesini soktu mu, onu da koparacağını kestiriyordu. “Ay, eve gidene kadar sevincimden havalarda uçtum…” diye anlatmaya başladı:

“Sandalye düzelteceğiz; hiç de bir iş değil bizim için; akşamları da sinemaya gireceğiz… Parasız!..

“Önce, tabii hemen gittim anneme söyledim: ‘Anne’ dedim, ‘böyle böyle… Sinemada çalışacağız. Öğleden sonraları… Sinemaya gittiğimiz zaman da bizi sinemaya biletsiz alacaklar.’

“‘Neymiş o öyle sinemada çalışmak’ dedi annem, ‘baban duymasın, gebertir sizi!’

“Anne, bir şey yapmayacağız ki, sandalyeleri düzelteceğiz o kadar’ dedim, ‘bir saatlik iş…’ dedim. ‘Ne olur, sen babamdan müsaade al.’

“Artık babama nasıl söyledi, ne söyledi, ne yaptı bilmiyorum, babam beni çağırdı:

‘Neymiş’ dedi, ‘neymiş bu sinemadaki iş?!’

“Anlattım: ‘Baba’ dedim, ‘ben’ dedim, ‘o şeyi, o makine dairesini çok merak ediyorum… Belki orayı da şey yaparım’ dedim, ‘bana belki bir şeyler öğretirler…’

“Babam, ‘Dersleriniz var sizin!’ dedi. ‘Derslerimi çalışıyorum ben’ dedim, ‘ne olur müsaade et…’

“Yalvardım falan… En sonunda babam razı oldu.”

 

Behiç Bey sözlerini bitirdiğinde, izni sanki ben almışım gibi oldum.

 

 Yıl 1936

BÜTÜN bunlar ne zaman oluyordu?

“1936’da” dedi Behiç Bey.

Demek ki, macera başlayalı ancak bir yıl olmuştu…

“Kardeşim Alaattin’i de yanıma alıyordum, gidiyorduk, sandalyeleri düzeltiyorduk. Küçüktük müçüktük ama o işleri kıvırabiliyorduk… Akşamları da sinemaya…

“Hakikaten, adam söz verdiği gibi bizi sinemaya sokuyordu. Hatta, ablam bilet aldığı için ona kızdılar: ‘Niye bilet alıyorsun’ dediler, ‘senin kardeşlerin burada çalışıyor…’

“Ablama bilet aldırmaz olmuşlardı. Bizim için çok büyük bir şeydi bu.”

 Behiç yedi yaşında.

 

BİR TESADÜF 

Yıl 1937

 

İŞTE, bir yıl daha yol alındı ve olaylar temele bir çivi daha çaktı:

“Böyle devam ederken, bir tesadüf, bizim eve bir kiracı geldi. Nusret Beyler… Ön taraftaki kiracımız çıkmıştı, boş daire vardı… Adam Ziraat Bankası’nda elektrikçiymiş, İstanbul’dan tayin olmuşmuş. Aynı zamanda da bizim Sakarya Sineması’nda makinist!..

“Aman ben nasıl seviniyorum, nasıl memnunum!..

“Bunlar taşınıp yerleştikten hemen sonra babam, ‘Aman Nusret Bey’ dedi, ‘benim büyük oğlan çok meraklı makinistliğe; sinemaya gidip sandalye düzeltiyor kardeşiyle; akşamları da sinemaya gidiyorlar… Makine dairesinin yanından ayrılmazmış… Aman sen bir göz kulak oluver…’

“Nusret Bey de, ‘Olur mu öyle iş, bir daha sandalye falan düzeltmesinler; ben onu yanıma alırım’ dedi. 

“Ve işte, benim sinemacılık hayatım da, Nusret Bey’in beni yanında çalıştırmasıyla başladı.”

1937 Yılının haziran ayı…

  

İŞE DÖRT ELLE SARILMAK 

Film sarma işi kimin?

 

“BENİM her geçen gün bu sinemacılığa olan merakım yüzünden işe daha büyük bir arzuyla sarıldığımı gören Nusret Amca, elinden geldiğince bana bir şeyler öğretmeye çalışıyordu…

“Mesela filmi ben sarıyordum… Makinenin üzerinde ‘GORTZ’ yazıyordu; biz ona ‘Görts’ diyorduk; ‘Görts marka’ makine yani… Alman makinesiymiş… Altında da 1927 tarihi vardı; benden iki yaş büyüktü…”

  

Benzin parlar gibi

 

BEHİÇ Bey’e, “Ağabey” dedim, “benim bildiğim eskiden filmler barut gibi yanardı. Nusret Bey’in seni yanına alması cesaret işi… Filmi ben sarardım, diyorsun da… Demek ki, daha o yaşta güvenilir bir kişi olduğun halinden okunuyormuş.”

Bir yandan bunları söylerken bir yandan da bizim Tokat’ta filmleri yakarak arkadaşlara nasıl da gösteri yaptığımız geçiyordu aklımdan… 

Behiç Bey, eliyle “eh işte” anlamında şöyle belli belirsiz bir hareket yaptı. Alçakgönüllülüğün işaretiydi bu… Sözlerimin üzerinde durmadı, asıl konuya geçti:

“Evet” dedi, “o zamanın filmleri yanan filmlerdi. Ateşi görür görmez benzin parlar gibi parlayan filmlerdi… Onun için, Nusret Amca bana çok dikkatli olmamı söylerdi. Ben, oynatılan, yani makineden  çıkarılan filmleri geriye sarıyordum, bobin sarma yerinde… Yerleri süpürüyordum, orayı burayı siliyordum… Tertemiz yapıyordum makine dairesini…

“Benim işim buydu. Hayatta en çok merak ettiğim konunun içine bu şekilde girince, işe dört elle sarılmıştım artık… Hem makinistliği öğrenmek için hem de bu işlere olan merakım yüzünden bütün arzumla çalışıyordum.”

 

İlgi büyüktü

  

BEHİÇ Bey artık anlatmıyor, yaşıyordu. Bunu her halinden anlıyordum; sesinde, gözlerinde “o günler”i görüyordum…

İçsel yolculuklarıma çıkmamaya çaba göstererek ve sözlerini kesmemeye dikkat ederek onu dinlemeye koyuldum:

“Ve bu arada tabii, her filmi seyrettiğim için, her gece sinemada olduğum için, olan biten birçok şeyin, mesela, filmlere gösterilen ilginin bizzat şahidi olmuşumdur.

“Sinemaya ilgi çok büyüktü… Hemen hemen bütün filmler büyük bir ilgiyle seyrediliyordu. Gelen filmlerden isim olarak hatırladıklarım, Karım Beni Aldatırsa, -Hâzım Körmükçü oynuyordu- Cici Berber.. sonra, Bataklı Damın Kızı Aysel… Allah’ın Cenneti… Bunlar Türk filmleri.

“Yabancı film olarak, Konştat Bahriyelileri diye Alman – Rus  harbine ait çok heyecanlı bir film… Rus filmi…”

  

Hiç akıldan çıkar mı?

“‘KONŞTAT’, Rusya’da bir limanın adı zannediyorum veya aklımda öyle kalmış; gemiye de bu adı vermişler… Konştat gemisi… Bir savaş gemisi bu…

“Bu filmle ilgili hiç unutamadığım bir şey var: Anafartalar Caddesi’nden Samanpazarı’na doğru çıkarken, orada bir cami vardı, caminin karşısında da büyük bir apartman… Bu binanın yan duvarı bomboştu ve yanında da büyük bir alan vardı; yani, ileriden bakanlar o boş duvarı görebiliyordu… İşte o duvara, Ulus Sineması’nın afişleri konurdu. Bu afişler de ressam Kâzım tarafından yapılmaktaydı. 1935 yılı falan… Bir gün orada çok ilginç bir afiş gördüm: başlarında gemici kasketi üç kişi.. ..ve göğüslerine büyük büyük taşlar bağlanmış… Arkada da bir gemi… Batıyor…

“Çok ilgimi çekmişti.

“Ben o filme gittim… Ulus Sineması’nda… Ve Konştat’ın bahriyelilerine neler olduğunu gördüm: bu askerler esir ediliyor Almanlar tarafından ve göğüslerine büyük taşlar bağlanarak denize atılıyorlardı… Ölüm cezası yani…

“Bu sahneler hiç aklımdan çıkmamıştır.

 “İz bırakan filmler arasında tabii, Rin Tin Tin ile Lorel – Hardi de var… Sonra, İki Açıkgöz filmleri… Bob Hope ile Bing Crosby’nin yol filmleri: Fas Yolu, Zengibar Yolu vesaire… Bunlar zannederim on kadar film olacak…”

 (Sürecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.