BEHİÇ KÖKSAL’IN ÖYKÜSÜ -3-

(devam)

 

İnal Karagözoğlu

 

ANKARA’DA SİNEMALAR VARDI…

 

bir sinema makinistinin penceresinden

o günlerin resmi olmayan tarihi 

 

öykülenmiş anılar

 

 

G İ R İ Ş

 

“AĞABEY, senin bu sinemacılık anılarını yazsak” deyince, Behiç Bey şöyle bir düşündü. Ne düşünüyordu?

 “Sinemacılık anıları”…

 Anıları değerlidir insanlar için. Ve özeldir… Acısıyla, tatlısıyla…

Anıları paylaşmak?.. Bence, işte buydu Behiç Bey’i düşünmeye yönelten şey…

Oysa, tren sohbetlerimizde ben en küçük ayrıntıları bile öğrenmek istiyordum, o da anlatıyordu. Demek ki, bir anı, onun değerini bilecek kişiyle paylaşılabilirdi.

 

Behiç Bey’in ne düşündüğünü anlıyor gibiydim. Ama yine de sormadan edemedim: “Ne oldu ağabey, sustun?”

Kısaca, “Sinemanın Türkiye’ye ilk geldiği zamanki durumları bugünkü nesil bilmez…” diye yanıtladı. Buna benzer bilinmeyen şeyleri öğrenmenin ne anlamı olurdu ki?

 Evet, Behiç Bey, anılarının paylaşılıp paylaşılmayacağını kestirmeye çalışıyordu. Kısa bir suskunluktan sanra, “Ama” dedi, “o günlerin de kendine göre çok büyük bir zevki, çok büyük bir heyecanı vardı…”

 Sözlerinden, önerime “evet” diyeceği anlaşılıyordu. Hem, son zamanlarda sinema salonları bir başka boyutta da olsa yeniden hayatımıza girmiyor muydu? Ve televizyonlarda sinema kuşakları? Bunların da tutkunları yok muydu?.. Ya toplu sinema gösterileri?.. Bunlar laf olsun diye mi düzenleniyordu?..

 Anlaşılan, sinemanın, artık birer birer yitip giden, yalnızca anılarda kalan o eski zevkinin, heyecanının bugün de paylaşılabileceği umudunu işte bunlar  yeşertmişti Behiç Bey’in gönlünde.

* * *

EVET, Behiç Bey’le birlikte yaşadığımız macera işte böyle başladı. Bir umut yolculuğuydu bu…

 

TANIŞMA

 

 Yeni bir icat

 “YENİ bir icat…”                                                                                               

Behiç Bey’in ilk sözü bu oldu. Yetmiş yıl önceden söz ediyordu… Yeni bir devlet, yeni bir kent, yeni bir yaşam…

Batı’nın nimetleriyle yeni yeni tanışıyoruz…

Cumhuriyet’le yaşıt olanlar ergenliğe ilk adımlarını daha yeni atıyor…

Küçük Behiç ise, altı yaşında ya var ya yok:

“Hele ki sesli film çıktığında, çok çok yeni bir icat olduğu için büyük bir alaka duyuluyordu sinemaya…”

 Halk işin eğlence yanında oladursun, Behiç’in derdi başkaydı:

“Ben, filmin nasıl oynadığının, sonraları da, nasıl ses çıktığının, perdeye nasıl ses verildiğinin büyük bir merakı içindeydim.”

 Merak bu ya…

 

BEHİÇ Bey, sözlerini, “Ve bu merak beni günün birinde sinemacı yaptı çıktı” diye sürdürdü.

 Küçük Behiç makinistliğe çok merak sardırmıştı: sinemaya gittiğinde, -ki bu ablasıyla, kardeşleriyle olurdu ve çoğu zaman yakın komşularıyla birlikte giderlerdi- o, hep makine dairesinin yakınında otururdu. Filmin nasıl oynadığını, perdeye nasıl gittiğini öyle çok merak ediyordu ki…

Behiç’in kafasında bir soru vardı: “Acaba makiniste rica etsem, hani bir boş zamanında bana anlatabilir mi?”

 

Behiç Bey’in sinema sevdasına dair bu ilk anıları 1935, 1936 yıllarına dayanıyordu:

“Ankara’da İsmetpaşa Mahallesi’nde Sakarya Açık Hava Sineması’na giderdik… Çifte fırınların yanında… Evimiz sinemaya yakındı.”

 Bense, o yıllarda dünyaya daha yeni “merhaba” demişim ya da diyeceğim.  

 Şirket’in sinemaları

O ZAMANLAR Ankara’da kapalı sinema olarak dört sinema varmış:

“En başta Ulus Meydanı’nda Sümerbank’ın hemen yanındaki Yeni Sinema ki, Ankara’nın en lüks, en eleküstü sinemasıydı. En güzel filmler burada oynardı… Doğrusu, bu sinemada film seyredebilmek bir seçkinlik işaretiydi… Sonra, bir Kulüp Sineması vardı. Bu da gene Ulus Meydanı’nda, Rüzgârlı Sokak’a dönerken, Tabarin Bar’ın yanındaydı. Bunlardan başka Kızılay’da Ulus Sineması vardı; yeni yapılmıştı. Bir de Anafartalar Caddesi’nde Sus Sineması vardı… Bu dört sinemanın üçüne ‘şirketin sineması’ diyorlardı: Yeni, Kulüp, Sus…”

 Behiç Bey, “İlginç bir şey” diyerek anlatmasını sürdürdü:

“Kulüp Sineması yandı, tekrar yaptılar, adını değiştirdiler, Halk Sineması oldu; sonra gene yandı burası, bu sefer Park Sineması dediler…”

Onun bu sözleri alıp taa Tokat’a, çocukluğumun, ilk gençliğimin kentine götürüverdi beni… Onca yılın ardından hem de neleri neleri de çağrıştırarak:

O yıllarda sinema yangınları sık olurdu; yıllar sonra öğrenecektim, o zamanki filmler, nitroselüloz denen yanıcı bir bileşikten yapılırmış…

Evet, çok kolay alev alan, çok çabuk yanan bir şeydi filmler… Erol adında bir can arkadaşım vardı, onunla filmleri yakarak arkadaşlarımıza “gösteri” yapardık. İlkokuldayken…

Erol’un babası, Tokat’ın tek sineması olan Ali Sabri Sineması’nda başmakinistlik de yapıyordu. Asıl işi telgrafhanedeydi. Bedri Bey Amca, elinden çok iş gelen bir kişiydi… İşte o yaktığımız filmleri, sinemanın makine dairesinden Erol sağlardı… Kopan filmi yapıştırmak için kullanılan görüntüsüz, siyah siyah parçacıklardı bunlar.

* * *

ÇAĞRIŞIM kısa sürdü.

* * *

“‘ŞİRKETİN sineması’ diyorlardı, dedin ağabey, ne demekmiş bu” diye sordum. Behiç Bey’in anlattıkları çok ilginçti:

“Ben merak ediyordum: şirket sinemaları nedir? İş Bankası, Ankara’da ‘eğlence yerleri çalıştırma şirketi’ diye bir şirket kurmuş, bu sinemaları da işte bu kısımda toplamış, çalıştırıyormuş…”

Behiç Bey’in sözünü kestim: bir banka sinemacılık yapıyormuş; bu nasıl olurdu?!

Onun bu konuda bilgisi hiç yoktu. Sözlerini kaldığı yerden sürdürdü:

“Daha sonra şirket sinemaları arasına Ankara Sineması da katıldı. Ankara Sineması Sıhhiye’deydi; Sait Çelebi’nindi. Sinemacılık her insanın yapabileceği bir iş değildir, Sait Bey de sinemayı işletemedi, bir müddet sonra da  Şirket’e sattı.”

Behiç Bey’i büyük bir dikkatle dinliyordum ama, aklım hâlâ o sorudaydı. Bu konuyu ileride araştırmalı, diye düşünüp kendi kendime bir yanıt vererek rahatladım: bence, ya zamanın hükümeti İş Bankası’na böyle bir kültür görevi vermişti ya da Banka, sinemacılık işinde büyük kâr görmüştü..

“Sait Bey”?.. Ben bu adı duymuştum. Ama nereden?

“Sait Çelebi, tanınmış bir spiker ve spor adamıydı” dedi Behiç Bey. “Mühim spor hadiselerini bu zat anlatırdı; Ankara Radyosu’nda… Ve Sait Çelebi’den bir maçı dinlemek kadar dünyada zevkli bir şey yoktu…” 

Behiç Bey bu kez de Ulus Sineması’ndan söz etmeye başlamıştı:

“Ulus Sineması ise özel bir sinemaydı; Kızılay’daydı; diğerleri arasında ayrı bir yeri vardı… Ben bu sinemaya ilk zamanlarda hiç gitmemiştim” dedi. 

* * * 

AH Behiç Ağabey ah… Şimdi de beni Ankaralar’a götürdün…

enim büyük bir kentte ilk sinemamdı Ulus Sineması… “Sinema sinema kokmak” nedir, işte Ulus’ta tatmıştım ilk kez o kokuyu…

Bir zamanlar İstanbul’da bir bakkaliyenin nasıl kendine özgü kokusu var idiyse, büyük kentlerin sinemalarının da öyle kendilerine özgü kokuları vardı… Belli belirsiz bir nem, bir toz ve bir küf  kokusunun ağır bastığı sinema salonları… Ve semtine göre gazyağı kokusunun, semtine göre de çiroz kokusunun ağır bastığı bakkaliyeler… İlle de Kocamustafapaşa’da ya da Kadıköy’de Bahariye’de olacak.

* * *

“EVET, düşünmekte haklıydın Behiç Ağabey” dedim kendi kendime; “bak, nerelere gittim, nelerden söz ediyorum? Bunları paylaşacak kimseleri bulabilecek miyiz?”

Ve bu sorumun yanıtını da kendimden aldım:

“Kim bilir? Belki…”

 

(Devam edecek)

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.