Uzaktan Uzaktan “Günaydınlar, Merhabalar, Kutlu Olsunlar” Derken…

Bir Bayram Sabahında Geçmişe Yolculuk

 

Esas olanın “sağlık-sıhhat” olduğunu bir kere daha anlamış olduk; şartların zorlamasıyla olsa da… 

Dikkatli okurlar giriş cümlesindeki sağlık-sıhhat ikilisine takılmış olmalılar; mesela, günümüzün gözde bakanlıklarından Sağlık Bakanlığı eskiden, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti diye –biraz da dallı budaklılığından kaynaklanan– şatafatlı, uzunca bir adla anılırdı. Geçmişine sadık halkımız da, birisine bir iyilik dileği olarak bu iki addan esintiler taşıyan “sağlık, sıhhat dileme” formülünü geliştirdi: hem geçmişe sadık ve hem de günceli yakalayan bir durum. Bazılarımız da, “sıhhat” ile “sağlık” kelimelerinin anlamdaş olmalarından hareketle onları kınar olduk, hor gödük; ne anlayışsızlık!…

Peki, eskinin şatafatlı bakanlığına yapıştırılmış olan birtakım görevler ne oldu, havaya mı uçtu? Yok canım, olur mu hiç öyle şey… Bir söz vardır, Nasrettin Hoca’ya mal edilmiş; duymuşsunuzdur, –bana büyükannem anlatmıştı– biri  çıkmış, güya Hoca’yı mat edecek; sormuş: “Hocam” demiş, “eski Ay’ı  ne yaparlar?” Mesela, Ramazan ayı dün sona erdi ya, işte öyle bir zamanmış, Hoca da, “hazırcevap” birisi, hiç düşünmeden, “Ne yapacaklar” demiş, “kırpar kırpar yıldız yaparlar…” Bazı aklıevveller, gökteki yıldızların sayılamayacak kadar çok oluşunu işte Hoca’nın bu cevabına bağlarlar… Gökteki Ay da, onlara göre, yeni gelen ayın kuyruğunda gelmiştir; kırpıla kırpıla yıldızların arasındaki yerini alacaktır. Bizim eski “Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti”nden de başta “Sağlık Bakanlığı”, onun yanı sıra da zamana ve asıl siyasetin akışına ve asıl asıl tepedekilerin maharetine göre Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi gibi (misali) oluşturumlar (teşkilatlar) çıkmıştır. Evet, durum ve vaziyet bundan ibarettir.

*

Günaydınlar, Merhabalar…

Bugün bayram: Ramazan Bayramı; ilk günü.  Günlerden de 1 Şevval 1442. Eski ay gitti, kuyruğundaki Ay da Hoca Nasrettin’e göre yıldızlara karıştı. Kutlu olsun, mübarek olsun…

*   *   *

Ve gelin, hazır “günaydınlar, merhabalar” demişken geçmişe bir yolculuğa çıkalım; sözün gelişi…

Sanıyorum, ortaokuldaki fizik dersinden aklımızda kalmıştır, sesin hızı, kabaca, “saniyede 343 metre” diye belirtilir; adamlar üşenmeyip ölçmüşler. Hasıl yapmışlar bunu, hikâyesi uzun; yazıyı şişirmeyeyim. Ancak, “343 metre, sıfır sıfır” değil: 20 santimlik (cm.) de bir fazlalığı var, onu da söyleyeyim; unuttum sanılmasın… Bitmedi: bu hız, sesin normal şartlardaki hızıymış; “normal şartlar” deyince, fizik bilimine göre, deniz seviyesindeki bir yerde havanın sıcaklığı 20 santigrat derece olduğu durumu anlayacağız. İşte, koşullar böyle iseymiş, ses dalgalarının hızı bu dediğim kadarmış. Ses, bu hızla bir (1) saatlik sürede de 1.235 buçuk kilometre yol gidermiş. Hıza bakın siz…

İlkokulda öğretmenimiz bir ödev vermişti sınıfa: “Şimşek çaktığında, yani ışığını görünce” demişti, “1, 2, 3, … diye saymaya başlayın, şimşek sesini duyunca kaça gelmişseniz o sayıyı 343,2’yle çarpın; bakalım, şimşek çakan yerden ne kadar uzaktaymışsınız…” Sonraları farkına vardım, öğretmenimiz, ondalıklı sayıyla çarpma işlemi yapıp yapamadığımızı da görecek…

İnanır mısınız, ben hâlâ buna benzer hesaplamalar yaparım; onunla da kalmam, yolda yürürken içimden sayar, belirlediğim iki yer arasındaki mesafeyi hesaplamaya çalışırım; böylece, gideceğim yer ne kadar uzak olursa olsun, yorulmadan, sıkılmadan gitmiş olurum oraya. Tavsiye ederim, bir kere olsun siz de deneyin bu yöntemi. Yalnız, sayma hızınızı ayarlamış olmanız lazım; bunun için, boş zamanınızda alıştırmalar yapmak gerekir; sayma hızınızın, dakikada 60’ı tutturması şart. “Deli saçması” geliyor bu dediklerim sizlere, ama değil; bilimsel olmaya çalışıyorum, o kadar…

*

Konu dağıldı gibi; “gibi”si fazla: dağıldı, dağıldı… Asıl diyeceklerim şuydu:

“Geçmişe yolculuk” deyince, telaşlanmaya hiç yer yok; zira ışık hızından (saniyede 300 bin km. kadar) da hızlı olacak bu yolculuğumuz: Beynimiz, bu akıl almaz organımız, bizleri bir anda taa çocukluğumuza götürür, oralarda gezdirir ve belki bir sinema bile yaptırıp beri getirir de şimşeğimizin ışığı yolu yarılamamıştır bile…

Aranız nasıldır, benim iyi değil, “günaydın” sözünün yanı sıra yeni icatlardan bir de “tünaydın” lafımız var; ben tutmadım onu her nedense… Ve akşam vakti bile “günaydın” dediğim çok olmuştur eşe dosta ve çok kere de “tünaydın” diye düzeltirler beni; ama can çıkmayınca huylu huyundan vazgeçmezmiş, benimki de o hesap: yerli-yersiz “günaydın” aşağı, “günaydın” yukarı devam… Hareket noktam hep o. Gerçi “merhaba”yı kaldırmadım sözlüğümden; ama, “günaydın”ı da çok tutmuşumdur…

*

Yolculuğa başlayalım:

“Günaydın”, aslında bir esenleme (selamlama) sözü. Bu konudaki bildiklerim özetle şunlar:

Bu sözden önce dilimize yerleşmiş olan “merhaba” idi. Arapçadan gelme bir kelime; “genişlik” anlamındaki “rahabe” kökünden gelirmiş. Farsçası var mı “merhaba”nın? Öyle ya, Türkçede Arapçadan, Farsçadan gelme sözlerden geçilmez… “Merhaba”nın tam çevirisi olmamakla birlikte bir selamlama sözü olarak “selam” kelimesi var İranlıların dilinde.

Selamlama işini Türkçe yapmak istersek, yerine, duruma göre, “günaydın” ya da “hoş geldin, geldiniz” deriz. “Günaydın”, genel bir kullanım alışkanlığıyla sadece sabahları söylenen bir selamlaşma sözü sanılsa da, bu sözün geniş anlamı, karşımızdakilere, “iyi, güzel, sağlıklı, mutlu, başarılı bir gün dilemek”tir: “Günün, gününüz aydın olsun!”

Eskiler, karşılıklı olarak, “sabah-ı şerifleriniz hayrolsun”, “hayırlı sabahlar olsun” derlermiş… Bunun bir uygulamasını gözünüzde canlandırmaya çalışayım:

İnceliğin sabah hâli: “Sabah-ı şerifleriniz hayrolsun mirim!…”

Eskiler, yani, eski zaman insanları, sabah vakitleri, birbirlerini temennalarla karşılarlarmış. 

Diyelim bir paşa konağında, hanenin içgüveyleri olan iki bacanak, sabah vakti üzerlerinde gece entarileri, başlarında takkeleriyle karşılaşıyorlar… Nerede? Sabah vakti nerede olacak, elbette ayakyolunun önünde. Aralarındaki konuşma şaşmaz biçimde şöyle gelişirmiş:

“– Sabah-ı şerifleriniz hayrolsun mirim!

– Hayırlı sabahlar, üstadım…” Ve bu kıldan ince nezaketli, saygılı karşılıklı seslenişler, mesela akşamları sofraya geçerken de, taa kayınpederleri Paşa Bey’in artık zor işiten kulaklarına bile yansırmış; şöyle:

“– Akşam-ı şerifleriniz hayrolsun efendim!

– Hayırlı akşamlar, nur-i aynım…”

Bu nezaket hiç şaşmaz, zamana, zemine, mevkiye göre sürer gidermiş (“terbiye, nezaket” de başka şey canım; yetişmek ne mümkün!… Hele de bugün; millet, “nur-i aynım” demek şöyle dursun, birbirinin gözünü oymakla meşgul…)

Yolculuğa devam edelim:

Efendim, önce, geçmişten, çok yıllar öncesinden bir şeyler anlatayım. Böylece, hem birkaç hatıramı tazelemiş, hem de “merhaba” konusunda diyeceklerime kaynaklık edecek, dayanak olacak şeylere ilişkin ipuçları vermiş olacağım (diye düşünüyorum).

(Ve bu arada bir parantez açmak istiyorum: “insanlar yaşlandıkça en eskileri hatırlar, ama akşam yediklerini sabahına unuturlar” derler ya, evet, doğrudur: “hafıza-i beşer nisyanla maluldür” çünkü; yani, “insanların bellekleri, akılda tutma yetenekleri, unutkanlık hastalığıyla sakatlanmıştır.” Ama bana göre, anlatılmayan, hiç değilse arada sırada yolculuk yapılmayan hatıralar unutulmaya mahkûmdur asıl. Ve işte bu yüzden, her fırsatta eskilerden bir şeyler anlatarak hatıralarını canlı tutmaya çalışmalıdır insan; hele de yazıya dökerseniz hatıralarınızı, yok olmalarına imkân yoktur onların…)

Evet, devam edeyim: 1950 yıllarının ortalarında, Yeşilköy’den bir tren arkadaşım olmuştu, tıpta okuyordu. Zamanla aramızda bir dostluk kurulmuştu; birbirimizin evlerine gider-gelir olmuştuk. O yıllarda biz de Yeşilyurt’ta oturuyoruz. Arkadaşımın bir ablası vardı, İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde Türkoloji okuyordu… Hocalarından biri de Mehmet Kaplan’dı ve ondan pek çekiyordu, pek çekiniyordu… Sanıyorum, Rahmetli Kaplan (1915 – 1986) o sıralar kariyerinde profesörlüğe yeni yükselmişti…

Bir akşam yine onlardayım; Abla, harıl harıl Kaplan’ın dersine çalırken birden bize döndü, “Merhaba” sözünün nereden geldiğini bilip bilmediğimizi sordu.

Biz bakıştık; bilmiyorduk. “Rahabe’den” dedi. Sonra da açıkladı: bükümlü bir dil olan Arapçada kelimeler, üç-beş sessiz harften oluşan köklerin içten dönüşmesiyle türermiş (Türkçede bu iş, köklere yapım [türetme] eklerinin eklenmesiyle oluyor). “Merhaba”nın kökü de /r, h, b/ sessizleriymiş: “rahabe”. “Rahabe”nin anlamı, “genişlik, vüsat (bir nesnenin uzayda kapladığı yer, genlik)”; bu kelimeden türemiş olan “merhaba”nın anlamı da, “hoş geldiniz” demeye gelen “rahat olunuz, serbest olunuz” imiş… Öyle ya, misafirlerimizi, evimizin en geniş, en ferah, yani en rahat yerinde ağırlamaz mıyız hep?

*

Ve şimdi de, bugün artık olmayan Şan Sineması’na gidiyorum. Yıl 1962 olmalı… Film, Mevlid. Süleyman Çelebi’nin o bildiğimiz eserinin hikâyesini aktarmışlar peyazperdeye…

*

Beni filme çeken, tiyatro sahnesinden bildiğim rahmetli Ulvi Uraz olmuştu. Başrolde o var… 1962 yapımı filmde, Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi’nin hayatından bir bölüm de anlatılıyor doğal olarak.

Filmden hiç unutamadığım, gözümden hiç silinmeyen, kulaklarından hiç gitmeyen sahne şudur: Şairimiz çarşıda yürürken birisi ona selam verir: “Merhaba!…” İşte, unutamadığım öğeler, Süleyman Çelebi’nin bu kelimeyi duymuş olmaktan duyduğu memnunluğun, yüzünde, sesinde, her hâlinde somutlaşmasıdır. Ve bu pek beğendiği seslenişi kendi kendisine tekrarlayışıdır; o yüz hatları, sesindeki o titreyiş… Ve Çelebi, Mevlid’in Merhaba Bahri’ni yazacaktır; bu bölümün esin kaynağı, verilen selamdır… Kesinlikle bu böyledir: (…) Merhaba ey âlî Sultan merhaba, / Merhaba ey kân-i irfân merhabâ… (…)

Bugün

Bugün bir yandan Süleyman Çelebi’nin Mevlidi gündemde hem de “günaydın”…

Evet, “günaydın”lar olsun!…

Ve bir şarkıyla tamamlayayım yolculuğu (Cinuçen Tanrıkorur’un, Feyzi Halıcı’nın dizeleri üzerine nim sofyan usulünde bestelediği kürdîli hicazkâr şarkı): https://www.youtube.com/watch?v=OMkDA9MZ0eY&t=20s . Günaydınım, Narçiçeğim

 

*

Sözün özü: Bayramlarınız kutlu olsun!…

 

 

İnal Karagözoğlu

13 Mayıs 2021 Perşembe

 

© 2021 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.