Bir Tokatlının Zeytinyağıyla İmtihanı

Ve Bir-İki Anekdot da Benden Olsun…

Babam, yeniliğe, –daha açıklayıcı anlatımla, “bilim”e, “bilimsel”e– fikren ve gönülden inanmış, bu özelliğini iş ve eylemlerine de yansıtmış birisiydi.

Annemin de eşinden geri kalan bir yanı yoktu; ama mesela, zeytinyağlı biber-patlıcan dolması ya da un veya irmik helvası yapma konusunda da geleneği güncele taşımada eline su dökülemez bir hanımdı. 

Şunu da belirmeden edemeyeceğim, davranışlarında, günümüzün “aydın” geçinenlerinin çoğunda gördüğümüz “Batı hayranlığı”ndan eser olmayan, ama “Batı düşmanı” da denemeyecek olan “Kurtuluş yıllarının” tanığı iki Cumhuriyet öğretmeniydiler… 

*

Babam, Tokat’ın yerlilerinden; dolayısıyla, öğretmen camiasının dışından –bir kısmı çocukluk yıllarından, bir kısmı mahalle komşuluğundan gelen– pek çok tanıdığı, ahbabı, dostu vardı. Bunlardan birisi de, fırıncı bir aileden (İslamoğulları) gelen, şehrin, sayıları beşi-altıyı geçmeyen eski zaman fırınlarından birinin sahibiydi; adını bilmiyorum, babamın ağzından çıktığına da şahit olmadım, babam ona “Müslüman” diye hitap eder, o da babama, belli bir saygı içerir şekilde “Tevfik Beyciğim” derdi; bunlar, iki çocukluk arkadaşı… 

Hatırlıyorum da, İslamoğlu, arada sırada ziyaretimize gelirdi; zihnimde iz bırakanlar, son oturduğumuz eve gelişleridir: yaşım epey büyümüş olduğundan olacak, babam, misafirini evin alt katındaki “misafir odası” olarak kullandığımız sedirli, çevresindeki takım koltuklarıyla –unutmayayım, uçuk gri-mavi koltuk takımının parçası olan beli kordonlu iki de puf var– “orta masa”lı, yüklüklü, koca berhane misali odadaki ağırlamasında benim de bulunmamı isterdi. 

İslamoğlu ile babam arasında geçen konuşmaların ortak cümlesi: 

İslamoğlu: “Bak Tevfik Beyciğim, ben sana bir mesel deyivereyim.”

Tevfik B.: “Anlat Müslüman, anlat…” 

Fırıncı amcanın “mesel” dediğine şimdi “anekdot (Fr. anecdote )” diyorlar; Arapçadan alınma “mesel”, “küçük hikâye, öykücük; fıkra” demeğ(y)e geliyor. 

Meseller 

1

Babamın “emem” dediği, bizlerin de annemden duyduğumuz şekliyle gıyabında Hatun Eme dediğimiz aile büyüğümüz hanımın sık olmasa da bizi ziyarete geldiği olurdu. 

Bir gün Hatun Ememiz yine bize uğramıştı; öğle vakti, sofraya oturmak üzereyiz. Onu da buyur ettik… Yemekte, daha önce yukarlarda söylemiştim, annemin “zeytinyağlı biber-patlıcan dolması” da var; bol fıstıklı, bol kuşüzümlü… Sıra ona gelince babam iki biber ile bir patlıcan koydu emenin tabağına. Ben dahil, büyükler durumu bildiğimiz için çaktırmadan Eme’yi izliyoruz: “Bakalım, dolmanın zeytinyağlı olduğunu anlayacak mı?” 

Hatun Eme, hiçbir tepki göstermeden dolmalarını afiyetle yedi. Babam, “Eme” dedi, “dolmayı beğendin mi; ister misin biraz daha?” Hatun Eme annemi pek severdi, döndü ona, “Eline sağlık kızım” dedi, “sen mi yaptıydın?” Çünkü, annem çalıştığı için yemekleri daha çok büyükannem yapardı; rahmetli o tarihte sağ… Annem de, “Evet halacım” dedi; ve birkaç da memnuniyet sözleri… Ve böylece babama da fırsat doğmuştu; aslında muzip de birisiydi babam: “Eme” dedi, “bu beğendiğin dolma zeytinyağlı…” (Tokatlılar zeytinyağı kullanmazlardı; varsa yoksa sadeyağ! Bazı yemeklerde de kuyruk yağı… Lokantaların da daha çok, “pamukyağı” denen sıvı yağı (pamuk çekirdeğinden çıkarılan yağ; bir tür bitkisel yağ) kullandıklarını hatırlıyorum. İzmir’den gelme bu yağların lokantaların kapı önlerinde gördüğüm boş tenekelerini az mı incelemiştim…) 

Ememizin, babamın bu sorusuna yanıtı (cevap) şu olmuştu (hiç bozuntuya vermeksizin): “Zere anlamıştım.” Ve bu sözü, unutmamış olmamdan da belli, ağzımıza dolamıştık ailece… 

Biz Tokat’tan ayrıldığımız ’954 yılında, ancak konu komşuda hatır belasına tadına bakılmış birkaç eve girmeyi başarabilmişti zeytinyağı… 

2 

Bu ememizin benim bildiğim altı çocuğu vardı: Bedir, Zehra, Latife ile Hacı Me(h)met, Hacı Halil, Osman (bizle ilişkisi çok olan Osman Abi). Kızların en küçüğü Zile’ye gelin giden Latife Hala, erkeklerinki de Çorum’a damat olan Osman Abi. H. Memet ile H. Halil abiler, Hatun Eme’yle birlikte otururlardı; Paşa Hamamı’nın biraz ilerisinden sola kıvrılarak çıkan arnavutkaldırımlı yokuşta sağda kalan bu gün görmüş mütevazı ev, sanırım, Ememgiller’in baba ocağıydı. Evin büyüğü, reisi (Eme’den sonra) Hacı Memet Efendi’ydi. 

Ve Dizlerimin Dermanı 

Bir tarihte bir münasebetle Tokat’a gidişimde Ememler’e de uğramıştım; Hatun Hala rahmetli olmuş; gelinler karşıladılar beni; çok seviyorlar… Büyük gelin, Lütfiye Yenge, çocukluğumda olduğu gibi hemen süt kaynattı; Hatıç Yenge de çay demleme peşinde… (Hatıç, “Hatice”nin o yöreye özgü karşılığı) 

Memet Abi evde. Evin büyük odasında Kale’ye (Tokat Kalesi) bakan pencerenin önündeki sedirde oturuyoruz. H. Memet abi, sarma cigarasını savurmakta… Söz nereden döndü geldi, hatırlamıyorum, Memet Abi, eve çıkan yokuşu kastederek “Bak yeğenim” diyor, “o yokuşu, bana mısın demeden bir çırpıda çıkardım eve kadar; ama şimdi öyle mi, daha yolun başında dizlerim kesiliyor. Neden, dersen, ‘Fita’ çıktı böyle oldu: kimselerde derman kalmadı.” 

Oysa, dünyanın en babayiğidine o sarma cigaralardan bir tek içirseniz, değil o yokuşu çıkmak, –dizlerinin dermanı yerlerinde dursun– düz yolda nefesi kesilir… 

*

Memet Abinin Fita dediği, hem bir yemeklik yağın adı, hem de o yağın markası. Bazı dillerde /b, f, v/ harflerinin birbirlerine dönüşmüş olduğunu biliyorsanız, Memet Abi’nin Fitasının da hangi Avrupalı yağ olduğunu anlamış olmalısınız. 

Sözün Özeti

Bizim Tokatlılar sadeyağa sırtlarını dönüp başka şeylere yönelince Tokatlılık da yara almış oldu.

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 5 Mayıs 2021, Çarşamba

 

___________________

Notlar:

imtihan (imtahan): Sınav  

yüklük: Eski zaman evlerinde odalarda bulunan yatak, yorgan gibi şeyler koymaya yarayan, yerli, büyük dolap

eme: (Bazı yörelerde halk ağzında) Hala.

gıyabında (Arapça “gıyab[p]”d[t]an): Yokluğunda, arkasından.

sadeyağ: Tereyağı.

zere: (Buradaki anlamı) Zira, zaten; boşuna değil.

 

 © 2021 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.