“Hükümetin Önünden Geçtim”

Sadece Bir Seyirlik mi?

 

Benim kıymetli arkadaşlarımdan rahmetli Erol’un eşi, bir keresinde, bir punduna getirip “Sizlerin Tokat hikâyeleriz bitmez” anlamına gelen pek veciz bir söz etmişti; doğrudur, bitmez. 

İnsan, yaşça ilerledikçe eskileri hatırlarmış daha çok, derler; –aslında bu, beynimizin bir oyunuymuş bize– bu saptamayı doğru zannedip de, bir ayağı çukurdaki faniye, “adamdaki zekâya bak, 90’ına merdiven dayamış, çocukluğunda koyun etinin okkası kaç paraydı, onu bile hatırlıyor” diye övgüler düzmek büyük hata. Böyle düşünmek psikoloji bilmemenin arka yüzü. 

*

Tokat’ın anlı şanlı meydanı, Belediye binasının önündeki Atatürk Anıtı’nın da yer aldığı alandı. Karşı taraftaki Halkevi’nin de önü olan bu alana her nedense “Hükümet Meydanı” derdik. Oysa, o vakitler hükümet binası, memleketin ezelî caddesi olan Behzat Caddesi’nin Sivas yoluna dönüştüğü bir yerde Cadde’nin solunda, Yeşilırmak Çayı’nın akış yönüne göre sağdaydı; adliye de orada… 

Bu meydandan Erol’la her geçişimizde, belki de onu kızdırmak için, (“belki de” değil, “kesinlikle”) Burdur’dan, bir Teke Yöresi seyirlik oyunu şarkısının sözlerinden “Hükümetin önünden geçtim / Allı da şemsiyem açtım / Ben yarimi görünce / Yavuklumdan vazgeçtim / Hop şinanay nay nay lom / Karaları bağlama / Kömür gözlüm ağlama” bölümünü mırıldanırdım. Erol’un bu işte en sinir olduğu şey de dizelerin ilk kelimelerinin hecelerini aşırı vurgulayarak ve “hükümet” kelimesini de Tokat’ın yöresel ağzına uygun olarak “hökümet” diye söylüyor olmamdı.   

Ve “HÜKÜMET” şiiri 

“Bu hükümet
Pir Sultan’a pasaport vermiyor,
Onu anladık.

Yunus Emre’ye de
Bası kartı vermiyor,
Onu da anladık.
 

Ama bu hükümet
Ferman çıkarmış
Karacaoğlan’ı
Otobüse bindirtmiyor.”

Bu “Hükümet” şiirinin bugünle, günümüzle hiç alakası yok; şair (Cemal Süreya, 1931 – 80) yıllarca önce söylemiş bu dizeleri, 1989’un 11 Kasımında da yayımlamış ( http://sub1.farmaupdate.com/siir/c/cemal_sureya/hukumet.htm ). Yani, adamı iltisaktan içeriye atmak istesen de yapçak bi şii yok; taa 80’de vefat etmiş. Zaten, “şairdir delidir, ne dese yeridir” diye bir laf da var. Geçmiş ola… Dedim ya, şairdir delidir, ne dese yeridir; adam, soyadındaki harflerden birini hem de en önemlisini bahiste kaybetmiş: “Süreyya” iken, olmuş sana “Süreya”!… “Süreya”, anlamsız da bir şey. Dahası var mı?!. 

Bazen, onun yerinde ben olsaydım, diye düşünürüm; soyadıma dokunamazdım, bu kesin. Adımdan gideyim: baş harfi atsak, geriye “Nal” kalır ki, bu kelimenin ad olduğu görülmüş, işitilmiş şey değil. /(N)n/yi attık diyelim: iki sesli yan yana kalmış olur –ki bu da olmayacak bir şey… /(L)l/yi atsak, bu da olmadı. 

İyisi mi, bu konuyu bırakalım. Zaten, konu önce bir ısınma anısı, ardından da bir şiirdi; biraz da şair hâllerinden söz açmıştık. 

Şunu da dikkatlere sunarak yazıyı noktalayayım, diyorum: “şairdir delidir, ne dese yeridir” demiştim ama, bu şair milleti bir de kıymete bindiler mi, tam biniyorlar ha… Baksanıza, yıllarca “tu kaka” edilen Nâzım, siyasilerimizin bile dillerinden düşmez oldu; ama mezarı hâlâ yurda getirilecek. Ve bu iş, siyaset alanında bir vaat olmaya devam ediyor… 

 

İnal Karagözoğlu

20 Şubat 2021, Cumartesi

 

© 2021 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.