Bir Arkadaşım Anlatmıştı

Aynıyla Vakiymiş

 

Annesi ufak tefek dikiş işlerini hep kendisi yaparmış; zaman, eski zamanlar… Aslında, her kadın çorap yamamayı, giyeceklerin boyunu uzatmayı-kısaltmayı, bedenlerini genişletmeyi-daraltmayı, mantoydu-paltoydu ters yüz etmeyi, gömlek yakası değiştirmeyi, ilik açmayı çok iyi bilirdi. 

“Zaman, eski zamanlar” dedim ya, biz çocuklar bile iğne tutmasını bilirdik. Benim ilkokul yıllarımda –1940’ta başlamıştım– IV ve V. sınıflarda “aile bilgisi” diye bir ders vardı; kız-erkek demeden teyel yapmaktan düğme dikmeye, sürfile yapmaktan çorap yamamaya kadar birçok şeyi öğrenirdik. Ancak, benim arkadaşın annesi öyle böyle değilmiş: dikiş işlerinde hısım akrabadan konu komşuya herkeslere yetişirmiş… Tabiî, bunları yapmak için vakit harcamak lazım; bu vakit nereden gidiyor? Eve ayrılacak zamandan… Hâliyle evin işleri aksıyormuş. 

Günün birinde arkadaşın babası elinde bir levhayla gelmiş eve. O nedir, falan, bir de bakmışlar, “Bizim hanım terzi” yazıyor levhada; hem de iri iri harflerle… 

“N’olacak bu?” Adam demiş, “N’olacak? Pencereye asılacak!” Ve karısına dönmüş: “Madem elâlemin işiyle uğraşmayı seviyorsun, bu arada eve de katkın olsun: bir hizmetçi tutarız…” 

*

Ben o arkadaşla tanıştığım zaman pencerelerinde o levha yoktu; o vakitler “müşteri”ler “her daim haklı” olduklarından işi yürütememiş teyze hanım, levhayı da kaldırmışlar

*

Şimdi bunu niye anlattım?

Şundan: Bir tarihte köyün birinde, müdürü olduğum ilkokulun “kız öğretmen”lerinden birisine talip olduğu her hâlinden belli olan bir delikanlı vardı… Kız da gönüllüydü hani…

1960 yılları, köy hâli: televizyon yok, sinema desen en az yirmi kilometre ötede, ulaşım çok çok kısıtlı; üstelik pek de masraflı… E bizler de ne yapıyoruz? Sıraya bindirmişiz, her akşam birimizin evinde toplaşıp tombala, sessiz sinema gibi şeylerle vakit geçiriyoruz… Fal falan da bakılıyor… 

*

Derken, o bekâr çocuk da katılmaya başladı bu misafirliklere… Çöpçatanlığa gerek yok; ancak, “durum”a uygun bir şey yapmak “lazım”… Benim burçlarla, fallarla falan işim olmadığı için –ayrıca, evli barklı, çocuk sahibi bir adamım da; yani, “unumu elemiş, eleğimi de duvara asmışım”– hiç fincan kapatmıyorum. Bu durum, dikkatini çekmiş günün birinde o akşam evinde toplandığımız öğretmen arkadaşın annesinin: bir ara bana dönüp “Sen hiç fal baktırmıyorsun be oğlum” dedi. Ben de “Ben fal baktırmam teyzecim; ama iyi fal bakarım” dedim. Eşim de tasdik etti. Bir anda kız öğretmene talip olan o çocukla göz göze geldik. Anlaşılmıştı, bu akşam onun falına ben bakacaktım… 

Öyle de oldu. Tabii döktürdüm: “Şu kadar vakte kadar anası, babası, ablası buraya geliyorlar…” – “Yok, hayır, hayır: hastalık falan değil; hayırlı bir iş için geliyorlar…” – “Sen birazcık sıkılmış mısın ne?!…” – “Ama sonun aydınlık; bak, nasıl da ay doğmuş!… Görüyorsun değil mi?… Ben söylemiyorum, fincan söylüyor…” gibi şeyler… 

*

Az bir zaman sonra da baktığım fal çıkmıştı (!). Ve ben de “falcı” olup çıkmıştım hâliyle… Bir tek, “Bizim adam falcı” lafını yazıp asmadığımız kalmıştı evin sokak tarafındaki camına…

*   *   *

Diyeceğim şudur: Çıkan her bir fal, baştan ayarlanmış durumlardır. Ama yine de fala, burca inanmaya bakarız; ne yaparsınız, insanız işte…

 

İnal Karagözoğlu

7 Şubat 2021, Pazar

 

___________________

* aynıyla vaki: Tamı tamına olan; olduğu gibi, eksiksiz biçimde gerçekleşen (olay, olgu).

 

© 2021 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.