What is the Noodle?

Ya da “Yeni” Bir Macera Peşinde

 

Biz bir yandan yerli ve millî bir anayasa rüyası görelim, erişte bile elden gitmiş durumda; n’aber!?… 

Hatırlayanlar çıkar mı, bir vakitler, tek kanallı TV döneminde sık sık ekrana gelen bir reklam vardı; bir sloganın ifadesi olan adı, “ana tema”sını pek güzel yansıtırdı: “Yöneticimiz uyuyor mu?” “Yöneticimiz” denen, soğuk kış günlerinde ısınmaya çalışılan, bazen de sıcaktan bunalınan bir apatmanın yöneticisi… Apartman sakinleri, şikâyetlerinin, bina yöneticisinin umurunda bile olmadığını dile getirmektedirler.* 

*

Erişte?

Ve yine “Hatırlayanlar çıkar mı, bir vakitler, …” diyerek devam edeyim, evet, bir vakitler, hemen her evde bir “erişte” telaşı başlardı; bizde de… Belki her hanede de öyleydi, bizde, şu soruyla açılırdı “erişte mevsimi”: “Kaç yumurtadan?”

Bu, şu demekti: “Bu yıl kaç yumurtadan yapacağız (yapalım) eriştemizi?”

Erişteli Günler”den Aklımda Kalan: “Kaç yumurtadan?”

Hâli vakti yerinde olan evlerde, erişte yapılacak hamuru sadece yumurtayla yoğurmak âdettendi; yani, erişte hamurunun unu suyla değil de yumurtayla karılırdı. Belki duruma göre az biraz su da girerdi işin içerisine ama, unu hamura dönüştüren asıl sıvı yumurta olurdu. 

Bu soru cümlesini işitmeyeli yıllar yıllar oldu. En son 1953’te duymuş olabilir miyim? Belki… 

Ne zaman mesela turşu ya da sele zeytini için çarşıda iri tuz arasam, hep “Kaç yumurtadan” sorusu aklıma gelir; çünkü annem, eriştede kaya tuzu kullanmak yanlısıydı, anneannesinden öyle görmüş, ve bu iş için “Taş Han”a gitmek de bana düşerdi. Babamın çocukluk arkadaşlarından “Hacı Salih Emmi”den alırdık kaya tuzunu. Ve her defasında da Salih Amca, “Hayrola yeğenim, baban şimdi de davara mı soyundu mala mı” diye dalga geçerdi; “davar” dediği koyun-keçi, “mal” da büyükbaş hayvanlar; manda, inek… Bunu niye yapıyor Hacı Emmi? Babamın bir vakitler arıcılığa soyunup arıları yaşatacağım diye darboğaza saplandığını bildiği için… 

Devam edeyim: 

Evet, “kaç yumurtadan?” Soru buydu, değil mi? Bu soruya geleceğim, kalemim mecbur; ama öncesini deyivereyim: o yıllarda, yani, bizlerin çakımızla salatalığı uzunlamasına ikiye ayırıp kayatuzumuzla tatlandırıp yediğimiz yıllarda İtalyan icadı makarna (maccheroni), yurt çapında alıp başını gitmemişti henüz; bildiğim kadarıyla sadece bir tek makarna fabrikası vardı, o da İzmir’de… Kendi bölgesinin ne kadar dışına ulaşabiliyordu, bilmiyorum; makarnayı “yerli makarna” olarak görmem, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur. Peki neyimiz vardı makarnayı bu kadar geç tanımamızı sağlayan? (‘Sağlamak’ fiilini özellikle kullandım.) Unuttuk mu, eriştemiz vardı ya!… 

*

Evet, eriştemiz vardı ve “Kaç yumurtadan?” sorusu işte bu olağanüstü yiyeceğimiz içindi. Bu sorunun devamı mutlaka şöyle gelişirdi: 

‒ Geçen sene seksenden yapmıştık, yetmedi; bu sefer doksandan yapsak diyorum…

Ya da:

 ‒ Geçen sene yüz ondan yapmıştık, yiyemedik, daha on-on beş pişirimlik var; bu sefer yüzden yapsak diyorum…

‒ İyi ama, kuskusumuz da vardı; yine yüz ondan yapalım…

‒ Siz bilirsiniz… 

“Siz bilirsiniz” denince de akan sular durur, ben bir koşu Pekrik Madamlar’a gider, annemin selamını bildirir, yumurta siparişimizi verirdim. 

Pekrik Madamlar, bu Ermeni ahbaplarımız yalnız annemin değil, benim de pek sevdiğin insanlardı. Çok kere komşu da olmuştuk… Evin erkeği Ali Efendi, ben “Ali Amca” derdim, tek atlı yaylı arabasıyla köy köy dolaşır, değiş tokuş yöntemiyle ticaret yapardı. Köylere götürdüğü mallar, iğne-iplik, çorap şişi, düğme, çıtçıt ve benzeri şeylerdi; bunların karşılığında yumurta, tahıl ve benzeri ürünler alırdı. Benim “Madam Teyze” dediğim Pekrik Madam, Ali Amca’ın avuç ölçeğiyle toplayıp getirdiği tahılların unuyla ev ekmeği, peksimet, çörek, kurabiye yapardı. Savaş yıllarında o koca koca kara ev ekmeklerini az yemedik Madam Teyzeler’in… Mezzeki sakızlı peksimetlerini de… 

Evet, annem, Ali Amca’nın dönüşüne göre ayarlamış olurdu erişte işinde yardım edecek tanıdıklarını. Eriştenin yufkası iki yöntemle kurutulurdu: biri sacda, öbürü de –bu annemin tercih ettiğiydi– çarşaflar üzerinde… “Kurutulurdu” derken, kesmek için üst üste konan 5-6 yufkanın birbirlerine yapışmayacak hâle gelinceye kadar suyunun giderilmesi… 

Açılan yufkaların üst kat odada hazırlanan sergi yerine gütürülmesi, ara sıra tersyüz edilip kuruyanların aşağıya getirilmesi benim işimdi. Eriştenin hamuru için gerekli tuzlu suyun hazırlanması işi de bana ait olduğu gibi… Tuz, paket tuzu değil, dediğim gibi ille de kayatuzu olurdu. 

*   *   *

Yazının dibi gözüktü: Bu konuda son diyeceğim, bizler sadece erişteyi unutmakla kalmadık, makarnanın da pabucu dama atılma yolunda: devir, süratle “noodle”a doğru gidiyor. Şimdi, hep birlikte “What is the noodle” sorusuna cevap arama dönemidir; “yeni” bir anayasa peşinde koşmanın değil… O macera bitmez.

  

İnal Karagözoğlu

5 Şubat 2021 Cuma

 

 

_____________________

* Sözkonusu reklam, ticarî içerik taşıdığından bağlantı vermiyorum; dileyenler, nasıl olsa Internet (Genelağ) ortamında kolayca bulabileceklerdir o reklamı. (Anahtar söz: Yöneticimiz uyuyor mu?)

 

© 2021 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.