Aşı…

Olmak mı, Yapılmak mı, Yoksa Vurulmak mı?

 

Çok, ama pek çok tuhaflıklarınız var: birbirlerinden yaygın ve etkili TVlerde, basın kuruluşlarında bir yandan, “sosyal medya” denen alanlarda öte yandan, her an Türkçenin kanına giren vukuat olup dururken ve bunlara karşı kılımız bile kıpırdamazken birdenbire akıl gözümüz-kulağımız açılıveriyor ve “aşı vurulmak” sözünün üzerine üşüşüveriyoruz. Neymiş? İnsanlar aşı vurulmaz, olurlarmış…

Bakalım, ille de öyle mi? 

Yaşları yetenler biraz eskilere uzansınlar, genç nüfus da aile büyüklerine sorsunlar: aşılarımızın yerli ve millî olduğu yıllarda, Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün hayatta olduğu “eski”de, okullara aşı yapma görevlileri gelirlerdi. Dün gibi hatırlıyorum, daha çok sol kolumuzu sıvamış, o taraftaki elimizi avuç içi yere bakacak şekilde belimize koymuş olarak okul bahçesinde tek sıra olur, aşı görevlisinin önünden geçerdik. Bazılarımız, yiğitlik göstergesi olarak başı dik, göğsü ilerde bir vaziyet  alır, “iğneci”nin hareketlerini korkusuzca izler, iğnenin gireceği yere odaklanırdı. Bazılarımızın da altına kaçırmadığı kalırdı; bunlara, bizlere örnek olmak üzere en başta aşı olmuş öğretmenler yardım eder; hatta işi, o “korkaklar”ın başlarını öte yana çevirmeye kadar götürürler, bazen bu da yeterli olmaz, bir elleriyle de onların gözlerini perdelerlerdi. 

*

Okulumuza iğneci geleceğini genellikle tahmin ederdik. Ya geçen Cuma günü karşı kıyıdaki okula gelmiş olurlardı ya da geçen gün sinemada şehrin ta öte tarafındaki okulun öğrencilerinin hâllerinden anlamışızdır: kollarından birini korumaktadırlar çünkü… 

Ben de şahsen, kolumdaki aşı yerini pek severdim; bir kimseye, bir şeye karşı çocukça duyulan koruma-kollama duygusu mu bir çeşit?… Zira, aşı yerlerimiz kızarır, hafiften şişer ve en önemlisi ateşlenirdi; sizce de acınası bir durum değil mi bu? 

*

Aşıcı, parlak bir madenî kutu içersindeki aşı aletlerini (enjektör ve türlü boy ve çaptaki iğneler) su doldurduğu bu kutuyla el-yüz yıkama yerinde bir yerde kaynatırdı: bir pamuğa emdirdiği renkli ispirtoyu yakar, bir pens yardımıyla kenarından tuttuğu kutuyu o alevin üzerinde tutarak yaptığı birkaç dakikalık bir işlemdi bu… Bazı iğneciler de “kamineto” denen ispirto ocağının uzunlamasına olanını taşırlardı yanlarında bu işlem için.

İğne olma konusunda şerbetli olanlar, aşı sırasında önde yer tutmaya bakarlardı. Zira aşıcı, koca okulu iğneden geçirirken iğnesini bir-iki kere, bilemediniz üç-beş kere yenilerdi ve işte bu yüzden, iğne kısa zamanda körleşir, adeta mudula dönerdi –biz Tokat’ta, aslı “nodul” olan şeye “mudul derdik–.* 

İğneci amca, önüne her gelen çocuğu mutlaka, “Kendini sıkma yeğenim, kolunu serbest bırak” diye uyarırdı; ama ne de olsa, sadece et kesilen bıçak bile kısa sürede körleşir, değil mi… İşte, bizim iğnecinin özel kutusunda gazlı bezler içerisinde özenle korumaya aldığı sırınga (enjektör) iğneleri de bu seri aşılama sırasında körelir, aşı yerimizde kanamalar bile görülürdü; o vakit, aşıcı, elindeki pamuğa tentürdiyotu boca eder, Allah yarattı demeden kanayan yerimize bastırıverirdi… Bu gibi durumlarda, bayılan “hanım evlatları” bile olmuştur. 

*

Başa döneyim; laf nereden açılmıştı?

Bana sorarsanız, hadise (olay), şurada burada şu ve benzeri haber başlıklarının yer almasıyla başladı: Korona aşısı ne zaman vurulmaya başlanacak? ( https://www.haberturk.com/korona-asisi-ne-zaman-vurulmaya-baslanacak-son-dakika-tarih-belli-oldu-2893958 )”

İnsanların büyük bir bölümü burnundan soluyor; çarşı-pazardaki yangın, üzerine Covid- 19 ve bunun getirdiği sıkıntılar… Bunlar da yetmiyor, aşı konusunda olur olmaz tartışmalar…

Eğer siz, kökleriniz köyden kasabadan olmasına karşın “yedi göbek şehirli” rolü oynamaya kalkmışsanız elbette bu “aşı vurulması” sözlerini bil(e)mezsiniz. Bunları bil(e)meyeceğiniz gibi, sözlerin, “iğne vurunmak – vurunma”, “aşı vurunmak – vurunma” biçimlerinin olduğunu hiç bil(e)mezsiniz. Komşunuz Ayşanım’ın, “Aylarca iğne furundum, fayda etmedi” diye dizlerindeki ağrılardan yakındığını da… Çünkü artık siz, köy benzeri bir şehrin kalabalığında bir damla hükmündesinizdir: Mahalle bakkalınız bile yok. Şu günlerde ölüp gitseniz taziye çadırınızı kuracak bir yer bulamaz geride kalanlarınız; hadi, buldular diyelim: o çadıra gelecek kimi kimseniz, dostunuz-akrabanız var mı? Pazarcılarınızdan kaçının adını biliyorsunuz? Yan komşunun, alt komşunun, üst katta oturanların?!… Alt çaprazınızdaki lanet herifin sizin arabanın yerini zaptettiğini biliyorsunuz sadece ve ona diş biliyorsunuz; değil mi? Hadi, saklamayın; polis tutanağı değil bu…

Ve en önemlisi, eğer tesadüf bu ya, ne sebepten olduğunu bilmediğiniz bir şekilde muhalefet kanadındaysanız, elbette işin bir tarafında hükümet adamlarının olduğu bir haberde geçen her kelimenin altında bir buzağı arayacaksınızdır. Hem, yer değiştirseniz de bir şey fark etmeyecektir; zira bu durum, sizin muhalifliğinizden kaynaklanmıyor: gidişat böyle…

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 20 Aralık 2020 Pazar

  

_____________

* nodul (mudul): Hayvanların (daha çok da binek hayvanlarının –ille de eşeğin–) yürüyüşlerini hızlandırmak için kullanılan, ucunda çakılıp tutturulmuş ve delici sivriliği törpülenerek giderilmiş çivi olan üvendire ya da dört-beş parmak kadar uzunluktaki sopa parçası. (Türkçeye Rumcadan gelmiş olduğu belirtilen bu alete Tokat’ta “mudul” derlerdi ya da aklımda öyle kalmış. Doğrusunu bilen açıklama yaparsa pek memnun olurum.)  

 

 

© 2020 İK

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.