Dehşet Bir Tatbikattı…

Kısa Sürdü

 

Asıl konuyla doğrudan bir ilgisi yok, ama üstbaşlıktaki “dehşet” sözü için bir şeyler söylemeden olmaz: Türkçeye, belli bir tarihsel dönemde ve belli nedenlerle başka dillerden kelimeler, bazen de tamlamalar biçiminde kelime grupları ve dahası girmiş. Bugün “Türkiye Türkçesi (TT) diye tanımlayabileceğimiz dili konuşanlar; bu dille düşünenler, yazanlar, bu durumu biliyor olmalılar. Bize gelmiş olan bu “yabancı” kelimeleri, sözünü ettiğim bilginin seviyesi kişiden kişiye değişiyor olsa da en üst seviyelimizden en az bilgili olanımıza kadar zaman zaman ya da her zaman yanlış kullanıyoruz. İşte bu “dehşet” de bunlardan. 

Arapça bir kelime olan “dehşet”, kelime türleri bakımından bir isim (ad). Arı Türkçe yanlılarınca uygun görülen karşılığı, “yılmak” fiilinden (“yıl-“ kökünden) türetilen “yılgı” (yani, bir tehlikeyle karşılaştığımızda ya da korku veren bir durum karşısında kapıldığımız duygu; ürkme hâli [ürküntü].). 

Ne karışık bir serüven!… Ve biz bunu (“dehşet”i) tutuyor, sıfat (önad) gibi kullanıyoruz: “Dehşet bir tatbikat”. Bir çeşit duyduğumuzu tekrarlamak bu… Oysa, “Müthiş Bir Tatbikat” denmeliydi; “dehşet” kelimesinden Arapçanın dilbilgisi kuralına göre türetilen sıfat “müd(t)hiş” kelimesi. (Not: Bunları, var olan bilgilerime dayanarak yazdığım sanılmasın; uzun uzun araştırdım.) 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Beni Çeken Başlık Oldu

“Sen”li Hitapların Doğurduğu Şu Dayanılmaz Sıkıntı…

 

Güne “günlük basını Genelağ (Internet) üzerinden taramakla başlamak” alışkanlık hâline geldi bende. “Şartlar bunu getirdi” diyebilirim: asıl faktör, pandemik uygulamalar ve özellikle “o günkü durumun ne olduğunun bilinmezliği”. Elinizin altında şamar oğlanı gibi kullandığınız yüksek çözünürlüklü bilimsel kurulunuz varsa eğer, sırtınız yere gelmez. Durum öyle. Bu arada en çok da “65 +”lara oluyor olanlar: zaten birer ayakları çukurda olan bu takım şaşkın şamama gibi yuvarlanıp gidiyor. Çevirip sorun içlerinden birisine “Bey Amca, Hanım Teyze, bugün sokağa çıkma kısıtlamasının yol haritası ne” diye, nasıl apışıp kaldığını görün gözlerinizle; içiniz acır… Oysa o amca, o teyze, elinin ayağının tuttuğu günlerde nasıl de esip gürlerdi; “Allah’ın sopası yok” dedikleri bu olsa gerek ve bu durumdan alınacak çok ders var, çok…     

Diyeceğim şuydu (ve bu giriş biraz manasız kaçmış olabilir; olabilsin…): 

Herkesin ilgiyle izlediği ve bu arada kendisi ile evin diğer efradını bilgililik açısından test etme fırsatı yakaladığı bir izlence var TV’nin birinde: “Kim Bilmem Şu Kadar Miktarda Para Sahibi Olmak İster” gibisinden bir soru… Hani şu, Bedri Rahmi’nin İstanbul Destanı’ndaki «Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm / Bir top Amerikana hasret sizlere ömür / Gülsüm’lerin sürüsüne bereket / Yerine bir Gülsümcük bulunur elbet / Gider Gülsüm gelir Gülsüm / Azrail ettiğin bulsun» dizelerindeki gibi bir yıldız sunucunun koltuğuna bir başka yıldızın geçmesiyle “Devam!” denen… Sanırım, anlaşılmıştır.

Ve nihayet, “sen”li hitapların yol açtığı şu dayanılmaz sıkıntıya gelebildim… 

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Aşı…

Olmak mı, Yapılmak mı, Yoksa Vurulmak mı?

 

Çok, ama pek çok tuhaflıklarınız var: birbirlerinden yaygın ve etkili TVlerde, basın kuruluşlarında bir yandan, “sosyal medya” denen alanlarda öte yandan, her an Türkçenin kanına giren vukuat olup dururken ve bunlara karşı kılımız bile kıpırdamazken birdenbire akıl gözümüz-kulağımız açılıveriyor ve “aşı vurulmak” sözünün üzerine üşüşüveriyoruz. Neymiş? İnsanlar aşı vurulmaz, olurlarmış…

Bakalım, ille de öyle mi? 

Yaşları yetenler biraz eskilere uzansınlar, genç nüfus da aile büyüklerine sorsunlar: aşılarımızın yerli ve millî olduğu yıllarda, Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün hayatta olduğu “eski”de, okullara aşı yapma görevlileri gelirlerdi. Dün gibi hatırlıyorum, daha çok sol kolumuzu sıvamış, o taraftaki elimizi avuç içi yere bakacak şekilde belimize koymuş olarak okul bahçesinde tek sıra olur, aşı görevlisinin önünden geçerdik. Bazılarımız, yiğitlik göstergesi olarak başı dik, göğsü ilerde bir vaziyet  alır, “iğneci”nin hareketlerini korkusuzca izler, iğnenin gireceği yere odaklanırdı. Bazılarımızın da altına kaçırmadığı kalırdı; bunlara, bizlere örnek olmak üzere en başta aşı olmuş öğretmenler yardım eder; hatta işi, o “korkaklar”ın başlarını öte yana çevirmeye kadar götürürler, bazen bu da yeterli olmaz, bir elleriyle de onların gözlerini perdelerlerdi. 

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Sıkıntılı Bir Durum…

Evet, Ama “Doğru Bildiğini Söylememek” de Olmuyor

 

Internet’te (Genelağ) başka bir şey arıyordum, gözüm, kitap satışı konusunda e-ticaret hizmeti veren bir işletmenin sayfasına takıldı: “Kidega.com”. İstanbullu bir kuruluş olduğu belirtilen Kidega’nın sayfasında, yayımlanış tarihini göremediğim, ama bir kasım ayında çıktığı anlaşılan Atatürk’ü Anlatan Kitaplardan Okunmaya Değer 10 Alıntı” başlıklı tanıtım yazısı da vardı. Başlığından da anlaşılacağı gibi, yazı, başta Kemal Atatürk’ün “Nutuk”u olmak üzere dokuz ayrı kalemden çıkan bir eserin özet tanıtımları ile onlardan, yazının başlığı doğrultusunda yapılmış birer alıntıdan oluşmakta. Elhak güzel, yararlı bir çalışma ve evet, okunmaya, dahası, kaynak olarak el altında bulundurulmaya değer. 

*

Buraya kadarki dediklerimde, beni baştan okumuş ve okuyacak olanları rahatsız edecek olumsuz bir durum yok sanırım; ya da “gününümüzün moda söyleyişi”ne uyup şöyle diyebilirim: “Sıkıntı yok.” Evet, dediklerimin, zamanın ruhunu soluyan okurları rahatsız edecek bir yanı da yok. “Sıkıntı” olacaksa, işin sonrasında olacak; yani yazımın bundan sonraki bölümünde…

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Hain ya da Kahraman, Dost ya da Düşman?

Tevfik Fikret Özelinde Her Şeyden Önce Doğruları-Yanlışlarıyla, Meziyetleri-Zaaflarıyla Bir İnsan…

 

Doğan Hızlan, dün Hürriyet’teki köşesinde bir kitabın tanıtımını yapmıştı: Tevfik Fikret. Beşir Ayvazoğlu’nun bir eseri… Yazar, kitabına altbaşlık olarak Fikret’ten Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim dizesini uygun görmüş; Kimseden Ümmîd-i Feyz Etmem ([Hiç] Kimseden Bir Fayda Ummam)” başlıklı şiirinden; Kendi boşluğumda, kendi gökkubbemde kendim gezginim (kendi başına uçan bir kuşum) diyor. 

*

Fikret’ten belleğimde yer etmiş şiir, –sözleri olarak ancak birkaç kırıntı– sırasıyla Sis ile Küçük Aile… Sis’i babamdan dinlemişimdir Tokat’ta birkaç kere; Küçük Aile’den iç yakan dizeleri ise, –artık bir ölümsüz anı olarak pek geride kalmış olan yakın bir zamanda– çocukluk arkadaşım, güzel dostum Erolcuğum’dan Antalya’da…[*] 

*

Read the rest of this entry »

{lang: 'tr'}

Improve the web with Nofollow Reciprocity.