Havayı Dağıtmak İçin

Corona Günlerinde Şundan Bundan…

 

Bu kelimeyi, bu adı işitmekten de yazmaktan da gına geldi. “Corona”… Ama moda bir söyleyişle “yapçak bi şiii yok!”

 

Olaya dair tahminim şudur: bu konu, “Corona meselesi”, yıllar, yüzyıllar sonra da konuşulacak; ben diyeyim taa 20’nci – 30’uncu, siz deyin 40’ıncı – 50’nci kuşaktan torunlarımız, “İnsancıklar bir virüsle bile başa çıkamamışlarmış” diye hayretlerini dile getirecekler.

 

Ne derlerse desinler, ruhumuzun bile duymayacağı bu olası sözleri bırakalım da günümüze bakalım biz yine de… Evet, olay günün birinde pik yapacak (bu sözü kullanma fırsatı yakaladım ya, ölsem de gam yemem –bu da ne demek oluyorsa? İnsan öldükten sonra da yer-içermiş gibi… Hem, gam yenen bi şiii de değil–), sonra da sönüp gidecek… Asıl ve mühim olan, zamanımızın vakanüvislerinin her türlü teknik imkânı kullanıp bugünlerin defterini tutmalarıdır. Zira, arşiv unutmaz.

 

*   *   *

Beri yandan…

 

Corona musibeti pik yolunda ömür tüketedursun, beri yandan, bu zalimin yol açtığı sıkıntılı durumun ağırlığını hafifletecek reçeteler tavsiye eden edene… (Not: “tavsiye etmek” fiilini kullanmış olmam, eski kafalılığımdan değil, “salık vermek” sözünü beğenmediğimdendir. Bakalım yakınım Emre Bey onca okumaların arasında bu yazıyı da okuyacak mı; hadi, okudu, diyelim, “salık vermek” sözüne ilişkin bu dediklerime ne diyecek?)

 

*

Asıl ve mühim olanın ne olduğunu az önce belirmiştim. Tutulacak günlükte, içeride ve dışarıda tanık olunan bütün çılgınlıklar gelecek kuşaklara aktarılmak üzere kayda geçirilmelidir.

 

Bu nasihatı şu sebepten ötürü dile getiriyorum: Corona zaliminin yol açtığı sıkıntılı durumun ağırlığını hafifletecek reçeteler arasında müzik dinlemek ile film seyretmek başta geliyor.

 

Ama sinemacılığımızın bir önemli yarasının “arşiv sıkıntısı” olduğunu kaç sinemasever biliyor? Hayır, kimseyi cahillikle suçluyor değilim; bu, bizim arşivcilikteki kusurumuz.

 

Mesela, bizim ilk filmimiz olan Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı filmi kayıp. Adını, bir de 4 Kasım 1914 günü Fuat Uzkınay tarafından çekildiğini biliyoruz, o kadar; gerisi teferruat… Söylence…

 

Peki, bu arşivleme alanındaki müziğimizle ilgili durum iyi mi? Bence değil. Batı hayranı değilim; ama adamların, müzisyenleri olsun, onların eserleri olsun bunlara ilişkin bilgileri en ince ayrıntılarına kadar kaydetmiş olduklarını görünce, doğrusu imreniyorum.

Durum müziğimizde –Batı müziği türündekiler biraz şanslı; geleneksel müziğimizde de (makamsal müziğimiz)– hiç de iç açıcı değil: birkaç kere dile getirmişimdir: mesela, pek çok sözlü eserde güfte kimin belli değil; ne zaman bestelenmiş, bilinmez… Uzatmayayım; bu konuda özetle hep şunu derim: “Onca konservatuvarımız var, bu kurumlarda araştırma görevlileri bu konuya neden el atmazlar?” Ama sanıyorum, el atıyorlardır da ele gelecek bir şey bulamıyorlardır… Bilip-bilmeden konuşmak doğru değil.

 

*

“Mehveş Hanım” adında bir bestecimiz var; ona dair bildiklerimiz şunlardan ileri gitmiyor: Soyadı “Dolay”; öğretmenmiş; İzmir’de doğup, orada yaşamış; doğduğunda, annesi onu “Mehveş” adındaki teyzesine vermiş; büyüyüp bir besteci olan Mehveş Hanım, annesini “teyze”, teyzesini de “anne” bilirmiş. Ne zaman, nerede doğmuş, ne zaman nerede ölmüş, mezarı nerede, kaç beste yapmış, çoluk çocuğu vs.? Belli değil. Mehveş Hanım’ın, anne diye teyzesini, teyze diye de annesini bilmesi kadar acı bir durum değil mi bu!?…

 

İşte, bu bestecimizim pek bilinen eseri “Kaçsam Bırakıp Senden Uzak Yollara Gitsem” şarkısı dolayısıyla yazdığım yazıda şu satırlar da var:

 

«Biliyor musunuz, –nereden bileceksiniz, lafın gelişi– ben şarkıların sözlerini hiç önemsemezdim; onun için de hiçbir güfte aklımda yer etmezdi. İlgim, yalnızca nağmelereydi… Geç de olsa bir zaman geldi, nağmelerin esin kaynağının güfteler olduğunu fark ettim: önce söz vardı yani. Bir duygu, bir durum, bir olgu önce sözle ifade ediliyor, kayda geçiriliyor, bir besteci de onları notalara döküyor… Ve güftekârları da önemsemeye başladım.

 

Evet, güfte ve dolayısıyla güftekâr, sözlü müzik eserlerinde –kısaca “şarkı” diyelim onlara– önemli: onlar olmadan bir şarkı oluşamıyor, bestelenemiyor. Ama gelin, görün, bizim makamsal Türk müziğimizde nice sözlü eser var, birçoğunun güftecisi belli değil; ne kadar acı değil mi? Bu işler neden böyle bizde? Oysa, türlü alanlarda türlü işlere imza atmış kişiler hakkında araştırmalar yapmak, herhalde o alanların uzmanlarına, araştırmacılarına düşer, değil mi? Ancak, bu konuda büyük eksikliklerimiz, açıklarımız var. Ne saklayayım, boşuna yetiştirmişiz bu uzmanları, bu araştırmacıları, diye düşünmeden edemiyorum.

 

İşte, “Mehveş Hanım”ın semaî usulünde bestelemiş olduğu nihavent şarkısında da durum böyle: şair, “Kaçsam bırakıp senden uzak yollara gitsem, / Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem; / Derdinle ufuklarda sönen gün gibi bitsem. / Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem… // Gönlüm o kadar aşkınla yanmış ki ezelden, / Bir lahza unutmak seni, bak, gelmiyor elden; / N’olurdu, ölüm zehrini içseydim elinden. / Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem…” diye yanmış yakılmış; ama dedim ya, bu yangın yeri gibi sözler kimin, belli değil.»

 

*   *   *

Ha gayret, az biraz daha sıkalım dişimizi: gün gelecek, bu Koronalı günler de bitecek…

 

 

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 8 Nisan 2020 Çarşamba

 

© 2020 İK

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Emre Yazman said,

    Nisan 9, 2020 at 07:05

    Evet, görüldüğü üzere yazıyı okudum. Ne diyeceğim merak edildiğine göre “konu”ya ilişkin bir şey söylemek de farz oldu.
    İstanbul Erkek Lisesi’nde Oğuz adında bir arkadaşımız vardı. Sınıflar arası münazaralara katılırdı. İyi münazaracıydı. Okul takımına da seçilmişti. İşte bu arkadaşımızın münazaralarda kullanmayı sevdiği bir sözü vardı. Karşıt düşünceyi savunanların yaklaşımını eleştirmek için şöyle derdi: Tabii, zevk meselesi, ayakkabı köselesi değil.
    Ben bu sözün ayakkabıyla ilgili bölümünü bir kenara bırakarak, “zevk meselesi” demeyi yeğliyorum.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.