Kuşlar, Kuşlar, Kuşlar; Hele de Martılar…

Onlara Dair Söylenecek Çok Şey Var
 
 
Tepedeki çifte başlık, bazılarımız için derin anlamlar taşıyor, çağrışımlara kapı açıyor. Pek çok tanıdığımız vardır, kuşlarla ilişkileri olan: güvercin besleyenler, muhabbetkuşuyla sohbet edenler, kanarya tutkunları…
 
Benim de martı sevgim. Bambaşka bağlamda… Dedim, şu son günlerde okuduğum yazıları bir araya getireyim; dilerim, başlıklar ile içerik çelişmez.
 

Yazıları kendime göre bir sırayla vereceğim. Bazılarımız bunların sıralamasını uygun bulmayacaktır, olabilir; o zaman keyfince sıralar, olur biter… Ama baştan söyleyeyim, iş biraz hacimli olacak; çare yok…
 
Yazarlar, sırasıyla, Cumhuriyet gazetesinden Ayşe Emel Mesci ile Hürriyet’ten İlber Ortaylı hoca. Bu sıraya geçmişten bir yazımla ben de katılmak istedim.
 
Aktarıyorum:
 
«Doldurulmuş martılar ( http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1487875/Doldurulmus_martilar.html –AEM, 15 Temmuz 2019 Pazartesi)
 
Oturduğum daire beşinci katta. Salondaki büyük pencerenin önüne zaman zaman koca bir martı gelip konuyor. İçeri bakıyor, açın camı der gibi bağırıyor. Şu anda da tam karşımda duruyor. 
 
Anton Çehov’un ilk kez 1896’da sahnelenen ünlü oyunu “Martı”nın semboller ve gerçekler ile örülü dokusu içinde, martı figürü -oyuna adını vermesinden de anlaşıldığı üzere- ayrı bir yere sahiptir.

Çehov’un ‘Martı’sı
 
İstanbul ve Boğaziçi semalarının sahiplerinden olan, hatta bizim salon penceresinin önüne de ortak çıkan martı, Çehov’un oyununda üç varoluş biçiminde belirir karşımızda: Canlı olarak, ölü olarak ve doldurulmuş olarak.
 
Devlet Tiyatroları’nın teklifiyle geçen yaz üzerinde çalışmaya başladığım, gönderilen distribüsyon listesini imzalamama rağmen bilemediğim nedenlerle önce ertelenip, sonra kadrosu parçalanan ve kaldırılan “Martı” oyunu da aynı kaderi paylaştı, ne tuhaf… Canlı, ölü, doldurulmuş…
 
Onunla beraber ben de zor bir süreçten geçtim. Tiyatroyu iyi bilenlerin ve tabii ki kadınların kolaylıkla anlayabileceği bir durum bu: Uzun süre hazırlanılmış bir doğumda çocuğun ölü doğması veya hiç doğamaması gibi…
 
Sevgili Ayça Han’ın gazetemizde 18 Haziran’da çıkan haberinden sonra, değerli Ayşegül (Yüksel) Hocam 25 Haziran tarihli yazısında “Martı”nın sessizce kaldırılmasını protesto ederken son derece duyarlı bir şekilde bu kahırlı sürecin altını çizmişti: “Bir yönetmenin bir oyuna hazırlanması, bazen çok uzun zaman alabilen bir süreci gerektirir… Söz konusu olan, sancılı bir yaratım sürecidir.”
 
Sonra CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Gamze Akkuş İlgezdi, konuyu bir soruyla Meclis gündemine taşıdı. Kendisinin sanatı siyasete ezdirmeyen bu duyarlılığına, bu kadar sorun varken bu konu da Meclis gündemine taşınır mı demeyen sanatsever ve haksever tutumuna müteşekkirim.
 
Ayşegül Hocam ve Sayın İlgezdi, bana uzun süredir unuttuğum kadın dayanışmasının da keyfini yaşattılar. Bilen bilir, erkek egemen zihniyet her alanda olduğu gibi kültür, sanat ve tiyatro alanında da yoğun biçimde hissedilir, tiyatrolarda “martılar” dolaşır, canlı, ölü ve doldurulmuş olarak…
 
‘Kim korkar Martı’dan?’
 
Bütün bu süreçte, sonunda olan güzel bir projeye oldu. Neden oldu, bilmiyorum. Oysa Çehov önemlidir, “Martı” önemlidir.
 
Değerli hocam Sayın Prof. İlber Ortaylı, 14 Temmuz Pazar günü Hürriyet’teki köşesinde “Kim Korkar Martı’dan” başlıklı yazısında Çehov’un çok önemli yönlerini birkaç cümlede özetleyivermiş: “Çehov hiç şüphesiz Henrik Ibsen’le birlikte ama bence onun çok önünde modern tiyatroyu şekillendiren yazar (…) Rusya’nın köylüsü Çehov’da köylü değildi. Her tip insanın iç dünyasının serimlendiği, tabiatın ortasında beşerin çıkmazının ele alındığı bir ortam.” Sonra da sormuş: “Devlet Tiyatroları, Ayşe Emel Mesci’den sahnelemesini istediği ‘Martı’ oyununu önce ertelemiş, sonra hiçbir açıklama yapmadan ‘sessizce’ kaldırmış. ‘Martı’yı bundan çok seneler önce Şehir Tiyatroları’nın repertuvarında görmüş fakat doğrusu temsili yakalayamamıştım. Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği ‘Martı’yı izlemek isterdim. Niye gösterilmiyor, bilmiyorum. (…) Bunun yorumundan ne sıkıntı veya gürültü bekliyorsunuz? II. Nikolay’ın bile rahatsız olmadığı bir oyunun kime ne zararı dokunabilir?”
 
Evet, diyecek bir şey yok, “tabiatın ortasında beşerin çıkmazı”…
 
Benim martı bir kere daha fıldır fıldır çevirdi gözlerini, son bir acıklı kahkaha attı, sonra kocaman kanatlarını çırpıp havalandı, süzülerek uzaklaştı…»
 
 
«Kim korkar Martı’dan (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/kim-korkar-martidan-41273263 –İO, 14 Temmuz 2019
 
Devlet Tiyatroları, Ayşe Emel Mesci’den sahnelemesini istediği ‘Martı’ oyununu önce ertelemiş, sonra hiçbir açıklama yapmadan ‘sessizce’ kaldırmış. Niye gösterilmiyor, bilmiyorum. Şimdi ise Devlet Tiyatroları’nın bu klasiği göstermek vazifesi. Bunun yorumundan ne sıkıntı veya gürültü bekliyorsunuz? II. Nikolay’ın bile rahatsız olmadığı bir oyunun kime ne zararı dokunabilir?
 
ÇEHOV Rus edebiyatının kısa yaşayan dâhilerinden. Güney Rusya’da Kırım kıyısındaki Taganrog’da doğdu. Bir toprak esirinin torunu, köy bakkalının oğlu. Çetin şartlarda geçen çocukluğuna ve her şeye rağmen tahsilini tamamladı. Çehov’un nesli Rusya’da çok şeyi değiştirdi. İnsanlar kendi gayretleriyle köyden akademilere kadar yükseldiler. Bu dönemde Rusya’nın ünlü tarihçilerinin çoğu kasabalılar. Çağların ve geniş coğrafyanın tarihini yazdılar. Puşkin, Turgenyev ve Tolstoy’un yanında Gorki gibi köy köy dolaşan evsiz barksız biri de var.
 
GÖRMEK LAZIM
 
Çehov gibi kendi hayatını kendi kuran bir tıp doktoru ve yazar, iki işi de yaptı. Çehov hiç şüphesiz Henrik Ibsen’le birlikte ama bence onun çok önünde modern tiyatroyu şekillendiren yazar. Kısa hikâyelerinin her biri bilhassa Sibirya’nın Tomsk ve buzlu okyanus Sahalin’deki ikameti sırasında ele aldığı beşeriyetin dramının unutulmaz sayfaları… “Martı”yı babasının köyünde dinlendiği sırada yazdı. Bu oyunun üstüne “Vanya Dayı”, “Üç Kız Kardeş” ve “Vişne Bahçesi”ni kaleme aldı. Rusya’nın köylüsü Çehov’da köylü değildi. Her tip insanın iç dünyasının serimlendiği, tabiatın ortasında beşerin çıkmazının ele alındığı bir ortam.
 
“Martı” St. Petersburg Alexandrinsky Tiyatrosu’nda 17 Ekim 1896’da sahneye konmuş. Rejisörün anlamadığı, oyuncuların okumadığı ve hiç tanımadığı metni anladıklarını zannettikleri bir faciaya dönüştü, nadir yuhalanan oyunlardan oldu. Ama oyun asrın büyük tiyatro adamı Vladimir Nemirovich-Danchenko’yu derinden etkilemiş, adeta esir almıştı. Moskova’daki meslektaşı ünlü Konstantin Stanislavski’nin önüne metni koydu. Stanislavski’nin natüralizme kadar uzanan realist tavrı iki yıl içinde modern tiyatroyu müjdeleyen dehayı ortaya çıkardı. “Martı”nın 1898’de Moskova’daki temsili ortalığı altüst eden bir büyük başarıydı.
Tiyatro dünyası artık Çehov’dan başkasına zor tahammül ederdi. Moskova’da tiyatrodaki üstünlüğünü ortaya koymuştu. Küçük insanların küçük dünyalarında büyüklerin kendi gururlarını yaşadıkları bir ortamda bir şey yapamayanlar hiç değilse skandalla meşhur olmak isterler. Bu üç yazarı yani Lev Tolstoy, Maksim Gorki ve Anton Çehov’u anlamak için onların diyaloglarının ve karşılıklı anılarının serdedildiği eserleri görmek lazım. Üç ayrı dünyanın insanı nasıl aynı zirvede buluşuyor?
 
KİME ZARARI VAR!
 
Devlet Tiyatroları, Ayşe Emel Mesci’den sahnelemesini istediği “Martı” oyununu önce ertelemiş, sonra hiçbir açıklama yapmadan “sessizce” kaldırmış. “Martı”yı bundan çok seneler önce Şehir Tiyatroları’nın repertuvarında görmüş fakat doğrusu temsili yakalayamamıştım. Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği “Martı”yı izlemek isterdim. Niye gösterilmiyor, bilmiyorum. Şimdi ise Devlet Tiyatroları’nın bu klasiği göstermek vazifesi. Bunun yorumundan ne sıkıntı veya gürültü bekliyorsunuz? II. Nikolay’ın bile rahatsız olmadığı bir oyunun kime ne zararı dokunabilir?
 
Bazı eserlerin içindeki kıvılcım ve ateş insanları tembihlemekten uzaktır. Bu gibi seçkin eserler başka beyinlere, günün dünyasına değil geleceğe hükmeder. “Martı”yı seyretmeliyiz. Yoksa metni okumalıyız ve bu gibi zor prodüksiyonları, ki hiçbir şarlatanca yoruma zaten fırsat vermez, devletin imkânlarıyla sahnelenen bir tiyatroda görebilmeliyiz. Devlet gençlere tiyatro göstermek zorundadır ve göstermek zorunda olduğu repertuvarda Çehov en üst köşelerde yer alıyor.»
 
 
«Kuşlu Fotoğrafları Anlamaya Çalışırken Geçmişten Gelen Bir Ses – Martılar… (http://www.ilgilik.com/2017/01/13/kuslu-fotograflari-anlamaya-calisirken-gecmisten-gelen-bir-ses.html/ –İK, 13 Ocak 2017 [Önemli not: Hemen yukarıda verdiğim İlgilik bağlantısı bilinmeyen bir nedenle zaman zaman etkin değil.])
 
Dikkatleri çekmiş olmalı, toplumsal iletişim alanlarında (sosyal medyada) yer verilen fotoğraflar içerisinde kuşlu görseller çoğunlukta. Kuşlar arasında da martılar ön sırada. Kuşlara, görece de olsa onların özgürlüğüne özeniyoruz… Bir süredir böyle.
 
Bu durumun nedeni, memleketteki siyasal hava mıdır, doğaya yöneliş mi, yoksa başka bir şey mi, uzmanlar ne der, nasıl açıklar, pek merak ediyorum.
Martılar ön sırada, dedim; İstanbul’da az biraz da olsa zaman geçirmiş olmak, hiç değilse, memleketin aynası olan bu şehre ilişkin bir şeyler izlemiş, dinlemiş olmak, martıları tanımak için pek çok ipucu verir. Hele de bir ‘Haydarpaşa ‒ Köprü’ yolculuğu martıları sevmeye yetmez mi? Vapura (yoksa, yolculara mı) eşlik eden martılar hiç iz bırakmaz olur mu bizde?… Bizler de, simitti, açmaydı, ekmekti atmamış olur muyuz hiç onlara?…
 
Martı, bunların ötesinde, evet, her şeylerden önce, ‘şehir gibi şehir’ olmaktan çok, büyükçe bir kasaba görünümündeki bir Anadolu vilayetinde, daha kısa pantollu bir çocukken ağız mızıkasıyla çalmaya çalıştığım bir ezgiyi hatırlamaya çalışmaktır benim için. Bir tangoydu o; evet, bir tango… Nağmeleri, aklımda kalandan çoktu mutlaka; peki, sözleri nasıldı? O da yalan yanlış tek bir dizeden öteye gitmiyor: “Martılar etrafımda dönüyor…” Yoksa, “uçuyor” mu idi?
 
Geçenlerde yine martılı bir fotoğrafla karşılaşınca o tangonun peşine düştüm, Ama ne mümkün bir ipucuna rastlamak… Derken derken, rahmetli gazeteci yazar Halit Çapın’ın vefatından iki yıl önce Takvim gazetesinde yazmış olduğu “Tango gençlik..” yazısında bir dörtlük: “Martılar uçuyor etrafımda / Bak sanki beni karşılıyorlar / Gurbetin o acı günlerini / Unut artık diyorlar..”[*]
 
Ne güzel anılar harmanlamış rahmetli… Güzel anılar; ama konu martılara gelince acı bir hikâye de yer alıyor bu yazıda. ‘Hikâye’ dedim, ancak, gerçek bir olay anlatılıyor… Ve martı, benim için artık o tangodan geri gelmemecesine ‘uçtu gitti’…
 
Çapın, “Tango gençlik..” yazısında, Sait Faik’in kaleminden çıkmış bir hikâyeye de yer ver vermiş. Bu hikâyenin yer aldığı bölümü buraya aktarmak istiyorum:
«Martının ölümü..
 
Camlara vurarak balık isteyen martı yüzünden, nerelerden nerelere.. Tango, tango bir ilk gençliğe..
 
Ama benim martım, Sait Faik’in hikâye ettiği o martı.. Hani Sivriada’nın oralardan tanış olduğum o kuşun öyküsü..
 
“Martı, arka üstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayaklarıyla arada sırada havayı dövüyordu. ‘Ne oluyor?’ diye martının yanına gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası ara sıra sallanıyordu.
 
8Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığı ile tepemde gözüküverdi.
‘Ne oluyor bu martıya Sotiri?’ dedim. ‘Ölüyor be’ dedi. ‘Ne olacak?’ Sahi ölüyor mu? Yok, yalandan. Ölüyor işte. Bir martı, bir Nisan akşamında sırt üstü uzanmış, hâlâ ölmeye çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılamıyordum. Martının kafasını ellerime almıştım. Bir avuç deniz suyu getirip, ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı ve öldü.
 
… Ölen martıyı tanıyordum. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı. Başka türlü bir martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir’in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifliyse, gelip sandalın kıçına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını bekler; balıkları, ince izmaritleri Tahir fırlatır ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da.. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi. Üç gün sırt sırta rüzgâr esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı…”
 
*
Sahi biz, “tango tango çocuklardık” .. Tangolar söyler, tangolar dans ederdik..
İçlerinde martı kuşu olan öyküler okurduk, martı kuşlu tangolar dinlerdik..
Martılar, bizlerin ipsiz uçurtmaları, dalgaların üzerindeki beyaz kayıklarımızdılar..
(…)»
 
*  *  *
Sonrası
 
Halit Çapın’ın “Tango gençlik..” yazısını okuduktan sonra, benim çocukluk tangom, “Martılar uçuyor etrafımda” dizesiyle biraz daha netleşmeye başlamıştı zihnimde. Ve bu arada, kardeşim vasıtasıyla tanımış olduğum müziğe meraklı bir bey var, Hadi Asitanelioğlu, birden o geldi aklıma: tangolar bestelediği de bildiğim Hadi Bey, Facebook kullanıcılarındandı, ayrıca, Genelağ’da kendisine ait bir alanı da vardı. İşte, zengin anılara da sahip olduğu belli olan bu muhterem zata sorabilirdim artık benim için bir ‘hayal’ olmuş olan tangoyu. Ve, Genelağ’daki yerinin iletişim kanalından sordum hemen. Hadi Bey’in yanıtı gecikmedi: hem aklında kalmış olduğu kadarıyla sözlerini gönderdi hem de notasını; notaya kendisi almış… Bu arada, müziğini kendisi seslendirmiş ve onu da bir ses dosyası[**] hâlinde göndermiş… Ne kadar sevindim, anlatamam ve ne kadar teşekkür etsem azdır Hadi Bey’e; kendisine açık teşekkürlerimi yolluyorum…
 
İşte böyle… Kuşlu fotoğrafları anlamaya çalışırken benim yolum da martılı bir tangoya çıkmıştı:

Martılar Uçuyor Etrafımda
 
Martılar uçuyor etrafımda;
Bağrımın mirasını taşlarım
Gecenin gündüzünü bekler iken,
Gündüz avutur gözyaşlarım…
Neler çektiğim elinden de,
Şimdi de onu beklerim;
Hep boşa gitti emeklerim de,
Şimdi de ben onu beklerim.
Martılar uçuyor etrafımda;
Bağrımın mirasını taşlarım
Gecenin gündüzünü bekler iken,
Gündüz avutur gözyaşlarım…
 
_____________________
* http://arsiv.takvim.com.tr//2004/11/27/capin.html , Takvim gzt., 27 Kasım 2004.
** Martılar Uçuyor Etrafımda
 
Not: İstanbul’da Haliç’te Eminönü ile Karaköy arasına kurulmuş bulunan Galata Köprüsü’ne, eskiden, sadece ‘Köprü’ denirdi; Boğaz köprülenmezden önce… Haydarpaşa’daki vapur iskelesinde iki kapı vardır; sağdakinin tepesinde, eski yazıyla, “Köprü’ye gidecek yolculara mahsus” yazar, öbüründe de “Kadıköyü’ne gidecek yolculara mahsus”. Karaköy’e giden şehir hatları vapurlarının kaptan köşkünün yanındaki sefer saati ile gidilecek, uğranacak iskeleleri gösteren yere de ‘Köprü’ levhası konurdu. Bu ahşaptan yapılmış kahverengi boyalı sefer tabelasını hatırlayanlar çıkacaktır sanıyorum.»
 
 
 
İnal Karagözoğlu
16 Temmuz 2019 Salı
 
 
 
© 2019 İK
 
 
 
_____________________
 

Ezgiyi dinlemek için (çalan, kaydeden: Hadi Asitanelioğlu)> http://www.ilgilik.com/wp-content/uploads/2017/01/Mart%C4%B1lar-U%C3%A7uyor-Etraf%C4%B1mda-.mp3

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.