Anılar Ne Zaman Taze Kalır?

Bence, …

 

Ben 1935’liyim. Meraklı bir çocuktum; gözlemciydim. Bu özelliğime bakınca, hatırladığım pek çok şey olmalı, değil mi? Ama pek öyle değil. 

“İnsan yaşlandıkça yeni olayları pek hatırlamaz, akşam yediğini sabahına unutur; ama eskileri hatırlar” derler. Bu tespit doğru görünse de bence bu da pek öyle değil. 

Ya nasıl?

Bana göre, sağlıklı bir kişi, zihninde derin izler bırakan şeyleri unutmuyor; daha doğrusu, unutamıyor: Kiraz ağacından ilk düşüşünüzü unutabilir misiniz? İlk gördüğünüz filmi? 

Hayatınız ne kadar hareketli geçmişse, tanıklıklarınız o kadar çoktur ve tabii, bunlar arasında sizde iz bırakacak şeyler de çok olacaktır.

Sosyal paylaşım alanlarından birinde gördüm, bir üye, taa 1944’ten, harp yıllarından kalma anılarından söz ediyordu; geceleri nasıl karartma yaptıklarını falan anlatıyordu… Çocukluğundan beri Boğaziçi’nde otururlarmış, çocukluk yıllarında Boğaz’da çalışan vapurları da hatırlıyor, bir bir sayıyor adlarını… Olağan değil mi bu? Bugünün çocukları da ileri yaşlarında dönemlerindeki otomobil markalarını hatırlayacaklar; komşunun arabasının rengini de… Bir de, Üsküdar vapurunun battığı günü çok iyi hatırladığını söylüyor Boğaziçili bey: Bu olayı duyduğunda yıl kaçmış, o sırada kendisi neredeymiş, vs… Nasıl hatırlamasın? Böylesine bir facianın meydana gelmesi kaç kere olabilir bir insan hayatı boyunca!?… Ve onların kaçından haberdar olunabilir? İzmit Körfezi’nde 1958’de meydana gelmiş olan bu olayı, o günlerde yaşamış olan sıradan insanların kaçı ayrıntılarıyla hatırlıyordur?! 

İşte, benim de ender olaylara bağlı olan aklımdan hiç çıkmayacak anılarım vardır; herkesin de olabileceği gibi… Bir yazımda bunların birinden uzun uzun söz etmiştim; şöyle: 

«Behiç Bey heyecanla anlatıyordu… 

Benim ise Tokat’a gitmem gerekiyordu; “çocuklar”ı bekletmemeliydim. 

“Çocuklar”… Çoğu bizim sokaktan, bizim sınıftan ağzı sıkı arkadaşlar… Bizim takım… Onlara Köroğlu filminden “parça” göstereceğim…

Köroğlu, baş kadın oyuncusunun Sezer Sezin olduğunu anımsadığım bir film… Hikâyeyi herkes bilir:

Çok zalim bir yönetici olan Bolu Beyi, adamlarından, kendisine şanına layık bir at bulup getirmelerini ister. Adamlarından birisi, bakılıp eğitilirse çok değerli bir binek atı olacağına inandığı bir at getirir. İlk bakışta sütçü beygirine benzeyen atı Bolu Beyi beğenmez, beğenmemekle de kalmaz, “Gözün kör müydü de güzelim atlar dururken uyuz bir beygir getirdin!?.. Körlük öyle olmaz böyle olur!..” diyerek adamcağızın gözlerine mil çektirir, sonra da, kanlar içindeki zavallıyı getirdiği o beygirin üzerine bağlatır ve hayvanı adamın evine doğru dehletir.

Adamcağızın gözü pek bir oğlu vardır. Bu yağız delikanlı, hem babasının intikamını almak hem de beyliği bu zorbanın elinden kurtarmak için Bey’e başkaldırıp dağa çıkar. O beğenilmeyen beygir de, herkesleri kıskandıran bir küheylan olup çıkmıştır. 

“Köroğlu” adıyla halkın sevgilisi olan delikanlı, sonuçta Bolu Beyi’ne karşı giriştiği savaşı kazanır, bu zalimin cezasını kendi elleriyle verir. Bu arada tabii ki yavuklusuna da (bu rolde Sezer Sezin oynuyordu) kavuşmuş olur… 

Köroğlu filminde olaylar böyle akıp gidiyordu ama Bolu Beyi de, son demlerini yaşadığından habersiz, pek boş durmuyordu: zevk ve sefa icindeydi. Ta cezasını bulana dek bu böyle gidiyordu!.. Rakkaseler falan… 

Tabii, “öğrenci matineleri”nde bu rakkaseli “açık saçık” sahneler gösterilmiyordu. Ne var ki, Ali Sabri Sineması’nın camekânlarına ve üzerine koca gözlü kafes teli çekilmiş program afişlerine bu sahnelerin fotoğrafları da konmuştu. İşte biz bunları burada görüyorduk… 

“Bizim takım” çok kitap okurduk… Toplu okumalar yapardık. İlkokuldayken öğretmenlerimiz, –daha çok da benim öğretmenim– bize böyle bir zevk aşılamışlardı… Köroğlu’nun kitabını da okumuştuk: içinde tam sayfa resimler de vardı, hikâyeyi biliyorduk… Ama, bizim okuduğumuz Köroğlu’nda, sinema afişinde gördüğümüz sahneler yoktu!.. Ve bunun için de, ne gözlere mil çekilmesiyle ne Bolu Beyi’nin halka yaptığı kötülüklerle ne de Köroğlu’nun kahramanlıklarıyla ilgileniyorduk…Aklımız fikrimiz “o sahneler”deydi. 

Bizim Erol, filmin bu sahnelerinden bir iki kare edinmişti. Babası sinemanın başmakinistiydi ya, orada çalışan “ağabey”den almış… Okulda millete gösteriyor… 

Erol’a dedim ki, “Gel oğlum, bunları büyütelim.” 

Nasıl? 

Orta ikide okuyoruz herhalde ki, anlattım: bizim evde, nereden geldiklerini bilmediğim koca koca mercekler vardı; fizik dersinde okuduklarımızı uygulayacağız… 

Olur mu? 

Olur.

Hemen denemelere başladık… Bu iş için, mercekleri dizmek, ışığı ayarlamak için önce bir kasa yapmak gerekiyordu. O zamanlar, öyle boy boy karton kutu falan yok; bin bir güçlükle düzeneği kurduk. Bizim evde… 

Sonuç çok güzeldi… 

Evin alt katında, en azından dörde beş bir oda vardı, çalışayım diye bana vermişlerdi; o odanın küçük duvarına düşürüyorduk görüntüyü. Eh işte, duvarın onda birini falan kaplıyordu… 

Ve “bizim takım”ı bu görüntüden mahrum etmeye gönlümüz bir türlü razı olmamıştı: gösteriyi, annem güne falan gittiği zaman düzenliyorduk. 

Odayı nasıl mı karanlık yapıyorduk? 

İkinci Dünya Savaşı’nın karartma günlerinden kalma perdelerle… Takıldıkları yerde hâlâ duruyorlardı… Pencerelerin tepesine tutturulmuş içten yaylı ince bir silindire sarılı, ipinden çekilerek aşağıya indirilen, kâğıt benzeri dayanıklı bir malzemeden yapılmış kara renkli perdelerdi bunlar… 

“Parça gösterimi”ni bugün kısa kestim. Annem her an gelebilir… Daha da önemlisi, Behiç Ağabey’i bekletmemeliyim.»(*) 

*   *   *

Evet, bence, sağlıklı bir kişi, zihninde derin izler bırakan şeyleri unutmuyor; daha doğrusu, unutamıyor: Kiraz ağacından ilk düşüşünüzü unutabilir misiniz? İlk gördüğünüz filmi?!..

  

İnal Karagözoğlu

20 Ocak 2018, Cumartesi

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

____________________

* Alıntı (Ankara’da Sinemalar Vardı… ~bir sinema makinistinin penceresinden o günlerin resmî olmayan tarihi -öykülenmiş anılar [kitap]; [anıların başkişisi uzun yıllarını sinema makinesinin arkasında geçirmiş rahmetli arkadaşım Behiç Abi’nin (Köksal) anlattığı 1935-78 yıllarına ilişkin anılarından ve benim aralara serpiştirdiğim 1940-61 yıllarından anılarımdan bir seçki; s. 69-71] −Bileşim Yayınevi, Haziran 2004, İstanbul.).   

Notlar:

1) Ne yazık, alıntıda adı geçen çocukluk arkadaşım, can dostum Erol (Erol Osman Pektaş, 8 Eki. 1934) artık yok; 10 Aralık 2017 Pazar günü kaybetti(k)m onu… Ruhun şad olsun sevgili kardeşim!

2) “çocuklar”: Arkadaşlar.

3) Biz çocuklar, “fragman”a da “parça” derdik Tokat’ta.

 

© 2018 İK

 

Anahtar kelimeler: açık saçık, Ali Sabri Sineması, anı, Ankara’da Sinemalar Vardı…, arkadaş, Behiç Bey, Boğaz, Boğaziçi, Bolu Beyi, Erol, hatıra, İstanbul, İzmit Körfezi, Köroğlu, Köroğlu filmi, öğrenci matinesi, parça, rakkase, Sezer Sezin, sinema, Tokat, Üsküdar Vapuru, vapur

 

784 | Anı | Günlük | 200118

 

“© İK” tanımlaması hk. açıklama: Bu alanda (ilgilik.com) yer alan (yayımlanmış olan) her türlü yayının, bunların sahibi konumundaki İnal Karagözoğlu’ndan izinsiz olarak herhangi bir yöntemle alınarak, kopyalanarak bütünüyle ya da alıntı yapılarak kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre suçtur.


{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Gökhan Onater said,

    Ocak 21, 2018 at 18:49

    Başınız sağolsun ağabeyciğim.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.