PISA Sonuçlarının Öğrettikleri

Neden Öğretemiyoruz? Neden Öğrenemiyoruz?

 

Geçenlerde açıklanan PISA sonuçları, eğitim-öğretim çevrelerimizde hayal kırıklıklarına yol açtı. PISA (The Programme for International Student Assessment / Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı), 15 yaş grubundaki öğrencilerin okullarında kazanmış oldukları bilgi ve becerilerin ölçülüp değerlendirilmesini sağlayan bir etkinlik. Bütün ülkelerden öğrencilerin katıldığı bir sınav niteliğindeki PISA, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD –Organisation for Economic Co-operation and Development) tarafından üç yılda bir düzenleniyor. 

PISA’nın amacı, “zorunlu eğitime dayalı örgün öğrenim görmekte olan bu çocukların daha iyi tanınmasını, onların öğrenme isteklerini, derslerde gösterdikleri başarı düzeylerini ölçmek ve öğrenme ortamlarına ilişkin görüşlerini açık biçimde ortaya koymak” diye belirtiliyor. Ve PISA’yla, öğrencilerin okuma becerileri, matematik ve fen bilimleri okuryazarlıkları ölçülüyor; bunun yanı sıra, onların öğrenme istemleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları, kendilerine ilişkin görüşleri öğreniliyor, ailelerine ilişkin veriler elde ediliyor. 

*

Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Ortaş*, Aralık’ın ilk haftasında açıklanan PISA sonuçları dolayısıyla bir yazı yazdı. Ortaş’ın, çocuklarımızın PISA’daki başarı düzeyi bağlamında eğitim-öğretim sistemimizi irdeleyen PISA Sonuçlarının Öğrettikleri: – Neden Öğretemiyoruz? Neden Öğrenemiyoruz? başlıklı yazısını sayfama aktarmak istiyorum:

«Bugün ülkemizin temel sorunu nedir diye sorarsanız, bana göre eğitimimizin kalite sorunu ve buna bağlı olarak yaşadığımız ve gelecekte yaşayacağımız bir dizi ciddi zincirleme sorundur, derim. Türkiye’nin eğitim karnesi hemen herkesin beklediğinin daha gerisinde olduğu, son 2015 PISA sonuçları ile bir kez daha ispatlanmış oldu. 

PISA 2015 Sonuçları Ne İfade Ediyor

PISA 2015 sonuçları açıklandı ve basına yansıyan ilk bilgiler Türkiye’den sınava giren öğrencilerimizin eğitim becerileri ve kalitesinin iyileşmediği ve 2003 yılı düzeyinin gerisine geçtiği yönünde. Türkiye’nin bu keskin gerilemenin nedenini anlamadan ileri düzeyde gelişmiş bilim yapan ve teknoloji üreten bir ülke olmak için yol alamayız.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından her üç yılda bir gerçekleştirilen PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) 2015 yılı sonuçlarına göre Türkiye, fen bilimleri alanında OECD ortalamasının 493 puan olduğu çalışmada 425 puanla 72 ülke arasında 53. sırada.

Türkiye, okuma becerilerinde OECD ortalaması olan 446 ortalamanın 18 puan altında 428 puanla 51., matematik alanında OECD ortalaması olan 490 puanın 70 puan altında kalarak 420 puanla 50. sırada yer alıyor. PISA 2015 sonuçları 2012’ye göre matematikte 28 puan gerileyerek 420 puan, fende 38 puan gerileyerek 425 puan ve de okumada ise 47 puan gerileyerek 428 puan alabilmiştir. Bu puanlar, Türkiye’de yapılan bütün sınavlarla örtüşmekte ve eldeki somut verilerle karşılaştırıldığında çok da garipsenecek bir durum yok.

Bütün PISA, TEOG, ÖSYM, ALES, KPSS, yabancı dil sınav sonuçları ortada. Ancak eğitimin günümüzdeki önemi de ortada. Ne yapıyoruz, dendiğinde en az yaşım itibarı ile son 40 yıldır duyduğum sözler hep aynı. Neden ilerleme kaydedemiyoruz, sorusunun cevabına nedense kimse sağlıklı cevap vermiyor. Açıkçası, çoğumuz da bunun nedenini tam olarak analiz edip doyurucu bir açıklama yapmıyoruz. 

PISA Sonuçlarının Anlamı Nedir? Neyin Habercisidir?

Toplam 72 ülke arasında dünyanın 20 büyük ekonomisine sahip bir ülkenin fen okuryazarlığı alanında 53. sırada olması, aynı zamanda ülkemizin bilim ve teknoloji üretme konusundaki geleceğimizi de işaret ediyor. Bu sonuçlar aşağıda da belirtiğim gibi "matematiği öğretmiyoruz" ifadesinin somut sonucu ve bu öngörümüz PISA sonuçları ile örtüşmektedir.  Türkiye PISA 2012’de matematik alanında 448 puan, fen bilimleri alanında 463 puan, okuma alanında ise 475 puan almıştı. PISA sonuçları ayrıca ülkemizin genel başarı potansiyeli yanında başarı oranımızı da ortaya koyuyor. Sınava katılan ülkelerin öğrencilerinin üst düzey beceri gösterme ortalaması yüzde 15,3 iken bu oran Türkiye’deki öğrenciler için yüzde 1,6. Türkiye’de geçmişte öğrencilerin % 10 kadarı üstün başarılı gösterilirdi. Bugün bu durum % 1,6 ve bu oranla Türkiye kendini muasır medeniyetler düzeyine ve ileri teknoloji üreten ve demokrasisi gelişmiş bir ülke konumuna taşıyamaz.

Okuduğunu Anlamayan veya Yanlış Anlayan Kişi Her Türlü Yanlışa Yol Açabilir

PISA sınavına katılan 15 yaş gurubunda 6.000 öğrencimizin çoğunluğu anlaşılan okuduğunu anlamıyor. Okuduğunu anlamayan kişinin hiçbir sağlıklı analiz yapması beklenemez. Soruyu anlamak çözümün yarısı demektir. Konu anlaşılmadığı için ülkemiz bugün bir dizi ciddi sorun yaşamaktadır. Bugün okuduğumuzu iyi anlamadığımız için MIŞ gibi yaşıyoruz. Birbirimizi dinlemiyoruz, dinlediğimizi de yanlış anlıyoruz, anladığımızı sandığımızı da yanlış algılıyoruz.

İçinde yaşadığı doğanın kurallarını bilmeyen, neyin nasıl olduğunun sebep-sonuç ilişkisini kavrayamayan kişi yaşamı da iyi kavrayamaz. Fen konuları, en zayıf olduğumuz alanların başında geliyor. Öğrencilerimiz dört işlemli problemleri bile çözemiyor.  Soyut düşünmeye dayalı sorun çözme, analiz etme doğrudan matematikle ilgilidir. Matematik bilmeyen bir toplumun bilim yapması, teknoloji üretmesi ve bu dünyada gelişerek refah içinde yaşaması artık imkânsız. Bütün bu sonuçlar ve bizim ülkemizdeki sınav sonuçları, ancak çok sınırlı sayıdaki öğrencimizin (% 1-3 kadar) farkına varılabilirliği yüksek ve öğrenme becerilerinin geliştirmiş olduğunu gösteriyor. Diğerleri maalesef yetersiz. Bu, bu çocuklardan yaratıcı düşünce üreten, yeni buluş yapan, iyi mühendis, doktor, avukat, sosyal bilimci çıkartamayacağız demektir. Bu profille bizim ileride bilim ve teknoloji yapamayacağımız görülüyor.

Okuduğunu anlamayan veya yanlış anlayan insanın, yanlış anlamadan dolayı ne tür sorunlar çıkaracağını yaşadığımız çevremizde açık açık görüyoruz. Kamuoyu araştırmacıları sık sık ülke çapında yaptıkları araştırmada toplumun %60-70 kadarının nasıl bir yönetim sistemiyle yönetildiğimizi bilmediğini belirtiyorlar. Ülkenin neredeyse % 90’ından fazlasının Anayasamızın bir tek maddesini bile bilmediği belirtiliyorlar. Çok az okuyan, neredeyse yazmayan ve yalnızca duyduğuyla yetinen ve ezbere konuşan bir toplumun çocuklarının da okuma ve anlamada yetersiz kalması çok kritik edilemez. Bütün bunların çarpan etkisinin sonucunda bu denli sorun yaşıyor olmamız kaçınılmaz. Bu kadar şiddet, kadın cinayetleri, sokaklarda birbirini tanımadan renginden dolayı saldıran veya saldırıya uğrayan insanların tüm yaşadıkları konunun anlaşılmamasından kaynaklan mıyor mu? 

Sorun, Eğitim Amacımızın ve Stratejimizin Olmamasındadır

Geriye doğru gittiğimizde Cumhuriyet'in ilk yıllarında ülkemizin ciddi bir eğitim başarısı var ve son meyvelerini de sayın Prof. Dr. Aziz Sancar’ın "Ben Cumhuriyet okullarında aldığım eğitimle Nobel aldım" demesi gibi somut bir “yapabilirim ışığımız” var. Aziz Sancar, Nobel başarısıyla, 'eğitim, nitelikli, fen okuryazarlığı temelinde ve bilimsel verilere bağlı olarak verilirse biz de başarılı oluruz' mesajını vermiştir.

Türkiye’nin hiç kompleks (gurur meselesi) yapmadan eğitim sistemini masaya yatırması ve sorunlarıyla yüzleşmesi gerekir. Kendi ülkemizin geçmişteki Köy Enstitüleri başarısı ve onun yetiştirdiği öğretmen yetiştirme sistemini elimizden kaçırdık. Artık çoğumuz, dünyanın eğitim konusunda başarılı olmuş ülkelerinin nasıl yaptığına bakmayı benimsiyoruz. Bu konuda ben de zorunlu olarak iyi örnek olsun diye Finlandiya, İsviçre, G. Kore, Singapur ve diğer Asya ülkelerini örnek gösteriyorum. 2015 yılı PISA sonuçlarında sıralamanın ilk basamağında Singapur bulunuyor. Bu çok genç ülkenin başarısının altındaki etmenleri sıralayan Singapur Ulusal Eğitim Enstitüsü’nün kurucularından Nanyang Teknoloji Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Sing Kong Lee, başarının sırrındaki kilit faktörü, “öğretim standardı” diye ifade ediyor. BBC'nin haberine göre Prof. Lee, “Singapur'un öyle bir kaliteli ve prestijli öğretim sistemi vardır ki, bir eğitim ile beraber en iyi mezunları yetiştirmek için uzun yıllar çalıştı ve bunun için de çok büyük yatırımlar yaptı” diyor. Prof. Lee diyor ki, “En büyük unsur ise, öğretmen olacak kişilerin mezunlar arasında en başarılı yüzde beşlik dilimden geliyor olmasıdır.” Yani, öğreticileri en iyiler içinden seçiyorlar. Yani, LİYAKAT esaslı çalışıyorlar. Finlandiya'da da öğretmenlerin yüksek lisans eğitimi aldıklarını daha önce yazmıştım.

Asya’nın Başarısı Tesadüfi Değil, Tamamen Ekonomik ve Sosyal Dinamiklere Bağlıdır

Son yıllarda ekonomik dinamiklerin Asya’ya kayması, Avrupa’nın eski aydınlanmacı yapısından uzaklaşması ve ideolojik olarak hızla kimlik siyasetine yönelmesi, PISA sonuçlarına yansımışa benziyor. İlk on sırada Asya ülkelerinin olması bu bakımdan tesadüfü değildir. Asyalıların bir büyüme ve gelişme hedefi var iken Batı ülkelerinde bu hedefler daha düşük ve gittikçe daha da gerilere savrulduğu görülüyor. Asya ülkeleri yıllık ortalama % 6-10 oranında büyürken, Batı ülkeleri % 1-3 arasında büyüyorlar. Son yıllarda Asya'dan ABD ve Almanya gibi endüstri ülkelerinin öne çıkması Batı'nın sık sık gündemine gelmekte ve bu ülkeler, konunun gelecekleri için ne anlama geldiğini fark edip önlem almaya çalışıyorlar. Konuya ilişkin 29 Aralık 2010 tarihli The New York Times gazetesinde çıkan bir yorumda, Çinli bir sınıfta çocukların Euklit teromelerini ezber bildikleri ve geometride çok başarılı oldukları, Amerikalıların ise dünyada 15-31 sıralarda yer alıklarını belirtiliyor. Çin ve Güney Asya ülkelerindeki başarının sırrının, çok çalışma, disiplinli eğitim, tam gün okul ve çok az TV izlenmesi olduğu belirtiliyor. 

Sorun Para mı Anlayış mı?

Önceleri sanıldı ki, tek sorun ülkemizin eğitime yeterli para ayıramayışıdır. Doğru; 2015 OECD verilerine göre öğrenci başına en az parayı harcayan ülkeler içinde ikinci sırada Türkiye geliyor. Gerçi son yıllarda yüzde olarak olmasa da miktar olarak önemli ölçüde artış sağlandı; ancak, sorunun salt para sorunu olmadığı da anlaşıldı. Aileler, dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar çocuklarının eğitimi için her şeylerini harcamaktadırlar. Vatandaş özel okulların üzerinden, devletin üzerinden önemli bir yükü kendi üstüne almıştır. Buna rağmen ülkemizde bırakın ileriye gitmeyi, gerilediğimiz, PISA, ÖSYM, TEOG rakamlarıyla somut olarak ortada. Bir hoca olarak, öğrencilerin sınavlarda sorulara verdikleri cevapları, eğitimimizin acı durumunu üzülerek görüyoruz; öğrencilerin genel kültür, tarih ve sosyal bilgiler derslerinde ne kadar yetersiz olduklarına inanamıyoruz.

Prof. Dr. Ziya Selçuk, Radikal gazetesindeki köşesinde, "OECD ülkeleri içinde, veli katkısıyla birlikte öğrenci başına en çok para harcayan ülke Türkiye olmasına rağmen başarı sıralamasında ilk 30’da bile yer alamıyoruz. Aslında aileler devletin yapması gereken eğitimin ağırlıklı yükünü omuzlarına almış ve devlet ekonomik olarak kısmen rahatlamış. Bizde eğitim ailelere yüklenmiş. Tek hedef var o da sınavı kazanmak. Ancak eğitimin kalitesi yine artmamış" diyordu (1 Şubat 2011). Sayın Selçuk’a göre “devletin devasa eğitim kurumu etkin değil, üretemiyor ve geleceğin yetişmiş insan gücünü oluşturamıyor”du. Kapitalizmin en ileri ülkesi Amerika Birleşik Devletleri'nde bile eğitim devletin kontrolünde ve çok az sayıda sayılacak kadar özel ilk ve ortaöğretim okulu var. Avrupa’da keza çok sınırlı sayıda özel okul bulunmaktadır. 

Ülkemizin Belirlenmiş Somut Eğitim Amacı ve Hedefi Yok

Planlama konusu çok ciddi ve belki de öncelikli konu. Eğitim gibi en pahalı yatırımda ne tür bir hedefin olduğunu ve bunu başarmak için ne tür insan gücüne ihtiyaç duyduğunuzu ve bunun sürdürebilirliğini sağlamak için ne kadar kaynak ayrılacağını hesaplamak gerekir.

Ancak sorun temelde bir planlama, amaç ve hedef sorunudur. Öğretmen kalitesiyle, öğretim üyesi kalitesiyle ilgi ciddi sorunlar yaşanıyor. Hepsinden önemlisi, ülkemizin ciddi bir objektif eğitim ortamı yaratma sorunu var. Türkiye’nin son yıllarda uyguladığı eğitim politikaları eğitimin yapısal sorunlarıyla bütünleşince, eğitim yerine ezbere dayalı bir öğretme sistemi oluştu. Ezbere ve sınava dayalı bu yapıyla da söz konusu sınav sonuçları ortaya çıkmış durumdadır.   

Sorun, Tek başına Derslik, Bina, Öğretmen ve Yönetici Değişikliği Değildir

Son yıllarda, öğrencilerin, temel yeterlik düzeyinin altındaki öğrencilerin beceri düzeylerinde genel bir iyileşme olmasına rağmen bu durum genel ortalamayı değiştirememektedir. Sosyoekonomik kökenle öğrenci başarısı arasındaki farklılığın giderilmesi için bir an önce derslik açığı, öğretmen açığı, dersliklerdeki kalite ve öğrenci sayısı yanında eğitimde niteliğe önem verilmesiyle Türkiye'nin PISA sınavlarında ilerleyebileceği bekleniliyor. Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz Bey de benzer görüşleri ileri sürüyor. Eski Milli Eğitim bakanlarından Sayın Hüseyin Çelik PISA 2006 sonuçları konusunda basına yaptığı değerlendirmede, “Ben 2006 PISA programından da ekstra bir başarı beklemiyorum. Ne zaman başarı bekleyeceğiz. Müfredatımız tam devreye girdikten sonra, PISA’da da müfredatımızın dayandığı temel paradigmaya uygun olarak sorular sorulduğu için Türkiye esas başarı skalasında yerini alacak” ifadesini kullanmıştı. Aradan 10 yıl geçti; bugün biz daha gerilerdeyiz. Üzerinden birkaç müfredat değişikliği daha geçti. 4 +4+4 devreye gireli 5 yıl oldu, sonuç yine değişmedi. O zaman, bir başka temel solunumuz var demektir. Bu sorunu uzmanların oturup ciddi olarak incelemesi ve ülkemizin geleceği olan eğitimin mutlaka evrensel boyuta getirilmesi gerekir.

Ülkemizde bölgeler arasında ciddi farklılıkların olduğu doğru. Ancak yine de Anadolu’da bazı illerde dönem dönem başarılı sonuçlar alınırken, İstanbul ve Ankara gibi metropollerde çok başarısız okulların olduğu da bir gerçek. ABD’de bölgesel farklılıklar olmasına rağmen eğitim yine kendi çapında ciddi olarak yapılmaktadır. Prof. Dr. Ziya Selçuk, “Sosyoekonomik açıdan öğrenciler arasında ‘başarı uçurumu’nun Türkiye’de çok derin” olduğunu belirterek, Türkiye’de en üst çeyrekteki öğrencilerin ortalama 92 puan daha fazla aldığını, ancak, bu farkın Finlandiya’da 61, Hırvatistan’da 73 olduğunu belirtiyor. 

Öğretemiyoruz ve Öğrenemiyoruz

Mevcut durumda ilk ve ortaöğretimde öğretmenin temel görevi, her şeyden önce kendi konusunda yetkin ve evrensel bilgi birikimine sahip olmaktır ve öğretmen, bu birikimini öğrencisine “en iyi şekilde öğretmekle yükümlü” olan kişidir. Üniversitede ise, öğretim üyesinin temel görevi, öncelikle kendi çalışma alanında yetkin olmak, evrensel bilgi ve kültürel değer yargılarına sahip olmak; bilimsel olmayan bilgiden kaçınmak, somut verilere dayalı olarak çalıştığı alanda ürettiği bilgiyi gelecek kuşaklara aktarmaktır. Dünyanın birçok yerinde öğretim üyeleri ancak kendi çalışma alanlarıyla ilgili konularda ders verirler. Bazı servis dersleri öğretim görevlileri tarafından verilir; ancak, onlar da kendi konularında yetkin kişilerdir. Hiç bilinmeyen ve tek kelime okunmayan bir alanda ders verilmez.

Sorun, bence, öğrenemiyor oluşumuzdur; çünkü, öğretiliyoruz, eğitilmiyoruz. Nedeni de yöntemi ve yöntem kavramlarını bilmememiz. Gelişmiş ülkeler eğitim yapıyor ve insanına konuyu kavratıyor, düşündürüyor, üzerinde beyin jimnastiği yaptırıyor. Biz ise sınava hazırlıyor ve test çözdürüyoruz. Sanırım fark burada.

Singapurlu Prof. Lee’nin belirtiği en iyi öğretmen ifadesi yeniden dikkate alınmalı ve ülkemiz öğretmen yetiştirmeye ciddi olarak önem vermelidir. Artık bugün uyguladığımız yöntemin çalışmadığı ortada ve karın doyurmuyor. Gerçekçi olup ülkemizin çağından kopmaması için insanı çağcıl yetiştirmemiz gerekir. Bu sorun bir zekâ sorunu değil, bir plan, program ve strateji sorunudur. 

PISA Sınavında Ne Tür Sorular Soruluyor? 

Sınavda çoktan seçmeli, karmaşık çoktan seçmeli, açık uçlu, kapalı uçlu gibi değişik soru türleri sorulmaktadır. Geçmişteki bazı sınav sorularına bakınca, öğrencinin, okuduğunu dikkatlice okuması, soruyu iyi anlaması ve işlem yapması gerektiği görülüyor. 

Örneğin bir soru:

İçme suyundaki kirlilik aşağıdaki hastalıklardan hangilerine neden olabilir? Evet ya da Hayır’ı işaretleyiniz.

Diyabet: Evet/Hayır

İshal: Evet/Hayrı

AIDS: Evet/Hayır

Bir başka soru:

Nick evinin çatısını kaplayacak ve çatının uzunluğu 5,25 metre, genişliği 3 metredir. Metrekare başına 81 kiremit kullanılacağına göre, çatının kaplanması için toplam kaç kiremit gerekecektir? Hesaplayınız. 

Hürriyet gazetesinin haberine göre, bu sorulara öğrencilerimiz cevap verememişler. 

Bu sorular öncelikle okuduğunu anlama ve sonra da bilmeyi gerektiriyor, muhakeme gerektiriyor. Bu ve benzeri, hatta daha ağır sorular TEOG'da da soruluyor. PISA sınavı soruları 72 ülkede aynı şekilde soruluyor. Acaba İngilizce hazırlanan ve sonradan Türkçeye çevrilen soruları öğrencilerimiz anlamıyorlar mı, diye kendi kendime sordum. Asya ülkeleri, Finlandiya kendi dillerinde gayet başarılı bir şekilde sorulara cevap veriyorlar. Sınav 15 yaş grubu öğrencilerin bulunduğu bütün okullarda (ilköğretim okulu, genel lise, Anadolu lisesi,  fen lisesi, meslek lisesi, Anadolu meslek lisesi, çok programlı liseler, özel okullar) öğrenim gören öğrencilere sorulduğu için gerçekçi bir ölçüm sağlıyor. Sınav ve sorulan sorulara getirilecek bir eleştiri görülmüyor. Üniversite öğrencilerinin sorulara verdiği cevaplara bakınca çok da farklı bir durum olmadığı anlaşılıyor. Sorunu yine bizim kendi sistemimizde ve eğitim yönetimimizde aramamız gerekiyor. 

Fen, Matematik ve İngilizceyi Öğretemedik.

Türkiye maalesef bu konuda sürekli kâğıt üstünde plan yapıyor görünüyor; ancak, yapılan plan ve projenin izlendiğini ve gerçekleştiğini hiç görmedim. Ortaöğretim de  üniversite de yabancı dili öğretemedi. Yedi yıl ortaöğretim, 4 yıl üniversite, 11 yılın sonunda tek cümle İngilizce kuramayan bir mezun… Nasıl oluyor da bir tek cümle kuramıyoruz? Bilimlerin dili matematik bilgimiz nerdeyse yerlerde sürükleniyor. Matematik bilmeden bilimsel bilgi hayata dönüştürebilir mi? Aynı matematik kitabını Harverd üniversitesi de okutuyor biz de okutuyoruz. Ancak, biz matematiği tekniğe dönüştüremiyoruz. Bilimin ve bilginin grafiğe dökülmesi, grafiğin formül olarak yasalaşması ve onun da bilgisayar üzerinden teknolojiye dönüştürmesi konusunu maalesef beceremedik. Bilgisayar yalnızca tuşlara basmak değil, veriyi matematik dili üzerinden teknolojiye dönüştürebilmektir.

Bu bağlamda yabancı dili, özellikle de İngilizceyi, bilimin dili matematiği ve teknolojinin dili bilgisayarı öğretemedik. Bu üç alandaki başarısızlığın nedeni öğrencilerimiz ve zekâmız değil, sistemimizin yetersizliğidir. Bu nedenle, öğretme yöntemlerimizin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Öğretmen ve öğretim üyesi kalitesinin yeniden ele alınması gerekiyor.

Bilgisayarı da Öğretemedik

Bilişim teknolojileri çağında her şeyin dijitalleştiği günümüzde çok küçük bir grubun dışında çoğumuz bilgisayar okuryazarı olamadık. Burada da matematik bilmemenin ve dil bilmemenin konuyla doğrudan ilişkisi var gibime geliyor. Endüstri devriminin bir üst aşaması olan Endüstri 4.0 çağında birçok şeyin bilgisayar robotlarca yönetilecek olması, bilgisayar okuryazarlığında yetersiz olmamız, PISA sonuçları benzeri diğer bir sorundur. 

Özet Olarak

Herkesin malumu olan PISA sonuçları ülkemizin eğitim kalitesinin artık taşınamaz bir konuma geldiğini gösteriyor. Bu sonuçlar, ileride okuduğunu anlamayan, dilini konuştuğu yurttaşıyla birbirini anlamayan insanların olduğu bir ülkede sürekli sorun yaşıyor olacağımızın habercisidir. Bu sonuçlar, ileride ülkemizde iyi yetişmiş, yaratıcılığı gelişmiş, sorun çözen nitelikli mühendislerin ve doktorların olmayacağının habercisi. Bu sonuçlar, ülkemizin gelecekte bilim yapamayacağını ve teknoloji üreterek ülkenin yüzünü güldürecek gelişmişliğe ulaşılamayacağını gösteriyor.

Ülkemizin bugün en ciddi sorunu eğitimin içinde bulunduğu durumdur. Diğer sorunlar zincirleme olarak eğitimden kaynaklanıyor. Önce yapılması gereken şey, eğitimin bu durmadan kurtarılmasıdır. Bunun için de, Milli Eğitim'in sorunlarını, adı gibi milli bir sorun olarak siyaset üstü bir yaklaşımla çözmek gerekir. 

Eğitim Ortamı Kişinin Özgürce Kendisini Geliştirmesine Olanak Sağlamıyor

Birçok alandaki eğitimde başarısızlığımızın altında öğretememek faktörü olduğu gibi, yaşam ortamı da öğrenmemizi engelliyor. Etkili bir öğrenmenin yapılması için altyapı ve eğitim iklimimiz de uygun değil. Her şeyden önce okullarda ve üniversitelerimizde demokratik bir ortamımız maalesef olmadı. Okullarımızda her şeyden önce özgür düşünme, kendini ifade etme ve soru sorma maalesef çok kolay olmamaktadır. Filli olmasa bile görünür ve görünmez bir idarî baskı, bir mahalle baskısı hep hissediliyor. Çok geniş bir öğrenci ve eğitmen kesiminin, "şöyle şöyle konuşursam başıma iş alır mıyım" kaygısı taşıdığı aşikâr. Okullarda ve üniversitelerde tartışma ve kişinin kendini gerçekleştirme ortamı maalesef çok da uygun değil. Hâl böyle olunca kişinin kendisini geliştirmesi pek mümkün görülmüyor. İşin doğası gereği tartışmanın olmadığı yerde öğrenme ve kendini geliştirme de olamaz. 

Sorun çok ciddi ve küçük bir iki rötuşla geçiştirilecek düzeyde değildir. Öğretmen yetiştirme sorunumuz öncelikli; yükü yalnızca öğretmenlere yüklemekle sorunun üstesinden gelemeyiz. Eğitim bir bütündür ve sorunların temelinde ideoloji ve sistem sorunu bulunmaktadır. Ve her sistemin bir ekonomik dayanağı ve ideolojisi vardır. Bir ülkenin ekonomik yapısı, sosyal yapısı ve bunların üst yapısı olan ideolojisi dünyanın gerçeklerine uygun değilse sorun kaçınılmaz oluyor. Anlayış değişikliği yaratarak eğitimin siyasetüstü bir anlayışla her türlü görüş ve inanca kör olması ve fen okuryazarlığı eksenine oturtulması zorunlu. Yoksa geleceğimiz bugünden daha parlak olmayacaktır.

Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki eğitim politikaları incelendiğinde, belirlenmiş bir amaç, politika ve hedefin olduğu görülüyor. Ülkemizin bugün eğitim ve bilimde belirlenmiş bir amacı ve politikası ne yazık ki net değil. 

Yapılması gereken

Belirlenmiş bir eğitim ve bilim politikası oluşturulmalı;

Eğitime ve bilime ayrılan pay arttırılmalı;

Öğretmen yetiştirme politikası yeniden belirlenmeli ve öğretmen okulları yeni bir politikayla ele alınmalı;

Okul ortamı daha canlı ve öğrencinin yaşam sevincini oluşturacak şekilde yeniden düzenlenmeli;

Eğitim etkinlikleri, bilimsel temele dayalı fen okuryazarlığı eksenine oturtulmalı;

Okullarda laboratuvar, atölye ve işlikler kurulmalı;

Yaparak öğrenme, el becerileri ve kişinin kendisini gerçekleştirmesi sağlanmalı;

Kişinin bağımsız düşünme, soyut düşünme, analitik düşünme ve yaratıcılık becerileri kazanmasına ortam hazırlanmalıdır. 

Bunlar, ülkemizin üstesinden gelemeyeceği şeyler değil. Yeter ki, ideolojik saplantılardan,  ve önyargılardan kendimizi kurtaralım ve önümüze, dünya ölçeğinde bir amaç ve hedef koyalım; hedeflerimizin gerçekleşme durumunu izleyelim.   

7 Aralık 2016 Adana»

 

___________________________

* Prof. Dr. İbrahim Ortaş kimdir? 

Prof. Dr. İbrahim Ortaş, Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü öğretim üyesi. Bu üniversitenin 1985 mezunlarından olan Prof. Ortaş, çalışma hayatına Şanlıurfa Köy Hizmetleri Araştırma Enstitüsü’nde başladı, bir tarımsal kuruluştaki görevinin ardından 1977’de Çukurova Üniversitesi’nde araştırma görevliliğine atandı. Doktorasını 1990-94 yıllarında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde yapan Prof. Dr. Ortaş’ın çoğu yabancı dilde ve bir kısmı SCI’de (Bilim Atıf İndeksi’nde [Science Citation Index]) yer almış bulunan yüzün üzerinde bilimsel makalesi ile iki uluslararası kitap bölümü, üç de yardımcı ders notu var. 

İletişim: iortas@cu.edu.tr

Web ayfası: http://aves.cu.edu.tr/iortas/

 

© 2016 İK.İO

 

 

© tanımlaması hk. açıklama: Bu alanda (ilgilik.com) yer alan (yayımlanmış olan) her türlü yayının, bunların sahibi konumundaki İnal Karagözoğlu’ndan izinsiz olarak herhangi bir yöntemle alınarak, kopyalanarak bütünüyle ya da alıntı yapılarak kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre suçtur.

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.