Bu Sefer ‘Samim Lütfü’ İçerde Değil…

Ama Bu, Yeni Yeni Kitaplarla Karşılaşamayacağız Anlamına Gelmiyor 

 

Yazarları özgürlükler yaratmaz, yazarlar özgürlükleri yaratır.

~Ali Sirmen*

  

Bu gazeteyle gönül bağım çok çok eskilere dayanıyor. Bundan olacak, zaman zaman beni kızdıran şeyler de görsem satırlarında ya da bana ters gelen şeylere de yer verilmiş olsa sayfalarında, Cumhuriyet, bakmadan geçemeyeceğim süreli yayınların başında gelir. 

Çevremdeki şeyleri bilinçli olarak algılamaya başladığımda, onların arasında o da vardı; çok sonraları öğrenmiştim, babam Cumhuriyet’in Tokat muhabiriydi. 

Tokat, bir vadi içinde kurulmuş bir şehirdir; o yüzden sık sık sel gelirdi; babamın gazeteye geçmek için yazdığı sel haberlerini postaneden telefonla gazetenin yurt haberleri servisine okumak, ’946’da başlayan ortaokul yıllarımda artık benim işim olmuştu. Yalnızca sel haberlerini mi? Tütün, şekerpancarı haberlerini de… Devlet erkânından gelenler olur, bu konularda ‘beyanat’ denen bir şeyler söylerler, bu dedikleri bizim evde habere dönüşürdü. Bir de deprem haberleri… 

*

İstanbul gazeteleri Tokat’a iki gün sonra ulaşırdı, bazen de üç günde… Pazartesinin gazetesini en erken Çarşamba günü okuyabilirdik. Gazetenin bol aktarmalı bir yolculuğu vardı: İstanbul’da nasıl bir yolculuk geçirirdi, bilmem; bildiğim, önce Haydarpaşa – Samsun treniyle Turhal’a, oradan otobüsle Tokat’a… Tokat ile Turhal arası 48 kilometre… Benim ‘posta otobüsü’ dediğim otobüs ikindi saatlerinde Belediye’nin önüne gelir, getirdiği posta torbaları ve öteki gönderiler postaneye, gazeteler de şehrin tek gazete bayii olan gazeteciye taşınırdı. Gazeteler, sanırım usulen postaneye giriş-çıkış da yapıyordu; ama bizim gazete babamın adına ev adresimize gönderildiğinden mecburen postaneye gidecek, oradan da müvezziler eliyle eve gelecek… Bu, uzun bir yol, en önemlisi uzun bir süre demekti. İşi hızlandırmak için her gün posta otobüsünü gözler, ileride görünür görünmez doğru postaneye koşardım; arkadaşımın babası telgraf şefiydi, onun sayesinde postacılar beni tanımışlardı, posta torbaları gelir gelmez kocaman bir masanın üzerine boşaltılır, ben de bizim Cumhuriyet’i bulur, eve koştururdum. Bu işi, telefonla geçtiğim haberin çıkmış olacağını tahmin ettiğim gazetenin geldiği günlerde daha büyük bir heyecanla yapardım. Üç-beş gün önce okumuş olduğum ve çoğu zaman da babamın eski Türkçeyle yazdıklarını bana yazıya döktürmüş olduğu satırları gazete sütünlarında görmek, çok büyük bir heyecan kaynağıydı benim için. Haberimiz, “– Tokat (hususi, telefonla)” açıklamasıyla veriliyordu. 

*

Cumhuriyet, taa Menderes iktidarı günlerinden beri, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, velhasıl her baskı döneminde iktidarların hışmından şöyle ya da böyle pay almış bir gazete. Şimdi de, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş’un yaptığı açıklamaya göre, Cumhuriyet gazetesinin yazar kadrosuna değil, Yeni Gün Haber ve Yayıncılık Grubu’na, yani, Cumhuriyet gazetesi ile Cumhuriyet Gazetesi Vakfı’na ilişkin 18 Ağustos 2016 tarihinde başlatılan bir soruşturma dolayısıyla, 30 Ekim 2016 günü ilgili mahkemece arama, el koyma ve gözaltı kararları verilmiş, 31 Ekim günü de bu kararların yerine getirilmesine başlanmıştır. “Şu anda devam eden bir hukuki süreç var. Hep beraber bu hukuki süreci izleyeceğiz. Bizim siyaset olarak bu süreçle ilgili şöyle ya da böyle olsun, şeklinde bir söz söylememiz doğru değil. En kısa zamanda sürecin sonucunu hep beraber göreceğiz.” 

Ama yine de ben, güçlü gönül bağım olan ve daha da önemlisi Cumhuriyetimiz’in kuruluş döneminden gelen bir yayın kuruluşunun, mensuplarının bu başına gelenlere üzülmeden, durumdan kaygılanmadan edemiyorum. 

*

Hukuksal süreç nasıl sonuçlanır, bilinemez. Evet; ancak, bu gazetenin bazı yazarı çizeri de, üzerlerindeki gazetelerine ilişkin yönetsel görevleri dolayısıyla gözaltına alınmış bulunuyorlar. Bu adlardan hiçbirinin tutuklanmayacağını beklemek fazla iyimserlik olmaz mı? Bence olur. 

Ve bu düşünce beni bir ‘Samim Lütfü’ yazısına götürüyor; bu, çok yönlü gazeteci Enver Aysever’in “Samim Lütfü’nün benzersiz kitabı” yazısı. Aysever, bu benim bir film şeridine benzettiğim yazısında, ‘12 Eylül’de içeri atılan Ali Sirmen’den, onun ‘adına’ “Kelepçeli Yazılar” diye bir kitap yazmış olan Samim Lütfü’den de söz eder.** 

*

Bizde, ve sanırım, dünyanın başka başka yerlerinde de içerde olmalar yazın dünyasında yeni yeni yazarların doğmasına, en azından yeni yeni kitaplar girmesine vesile oluyor. Belki, yazma eyleminin etmenlerinin arasında, hem de başında, insanın kendisiyle baş başa kalması, olması geliyor. 

İşte, Cumhuriyet gazetesi ile Cumhuriyet Gazetesi Vakfı’na yönelik olarak başlatılmış bulunan ve sonucunun nereye gideceğini bilemediğimiz soruşturma bağlamında, “bu sefer ‘Samim Lütfü’ içerde değil… Ama bu, yeni yeni kitaplarla karşılaşamayacağız anlamına gelmiyor” demem, altta verdiğim bağlantılara gidildiğinde çok iyi anlaşılacağı üzere işte bundandır. 

 

İnal Karagözoğlu

3 Kasım 2016, Perşembe

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

  

______________________

* Demir Kapı Kör Pencere / 11 ‒ İstemeye istemeye B-1’e, 21 Eki. 2008 S » http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/17514/Demir_Kapi_Kor_Pencere___11.html

** “Samim Lütfü’nün benzersiz kitabı” » http://www.birgun.net/haber-detay/samim-lutfu-nun-benzersiz-kitabi-131592.html

 

© 2016 İK

 

© İK tanımlaması hk. açıklama: Bu alanda (ilgilik.com) yer alan (yayımlanmış olan) her türlü yayının, bunların sahibi konumundaki İnal Karagözoğlu’ndan izinsiz olarak herhangi bir yöntemle alınarak, kopyalanarak bütünüyle ya da alıntı yapılarak kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre suçtur. 

Anahtar kelimeler: Ali Sirmen, babam, Cumhuriyet gazetesi, Demir Kapı Kör Pencere, gazete, Haydarpaşa – Samsun, içerde, Kelepçeli Yazılar, özgürlük, postane, Samim Lütfü, Tokat, tren, Turhal, tutuklama, tutuklanma, yazar

 

757 | Günlük | 41116

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.