Tek Bir Cümlenin Anlattıkları

Bir Feryat…

 

 

“Okuduğum, okuttuğum kitapların hiçbirinde, günümüz Türkiyesinde yürütülen yönetimi, ‘demokrasi’yle açıklayabilecek tek bir satır yok.”

 

Bu cümle, hemen hepimizin zaman zaman –bazılarımızın da sık sık– duyumsadığımız, hatta dile getirmek istediğimiz, hatta hatta dile getirdiğimiz, ama bunu yapmış olmaktan hiç ama hiç mutlu olmadığımız bir düşüncenin, dahası bir yargının hiç de boşuna oluşmadığının ifadesi. Bu cümle, bir akademisyen tarafından kaleme alınmış bir yazının özü. Bir tek eksiği var: ünlem işareti istiyor; bir feryat, bir uyarı cümlesi çünkü…

 

Geçen cumartesi günü ona bir yazıda[1] rastladım; Prof. Dr. Tülay Özüerman’ın[2] Ege gazetelerinden Haber Ekspres’te yayımlanan yazısında… Ve yazarından izin aldım, sayfama aktaracağım. 

*

Ve şimdi farkına varıyorum, o sözünü ettiğim ünlemli uyarıyı, “Al, bu senin demokrasin” diyerek başlıkta yapmış Özüerman; aktarıyorum:

 

«“Al, Bu Senin Demokrasin!..”

  

“Bir demokraside devlet, yurttaşlarından hizmet beklemekle değil, onlara hizmet vermekle yükümlüdür. Bu nedenle hükümetler halka karşı sorumlu olmalıdır ve iktidar, karşıtlar arasında barışçıl bir süreçle el değiştirmelidir… Ülkeler başkalarının deneyimlerinden yararlanabilirler ve yararlanırlar da… Fakat hiç kimse başka halka demokratik bir sistemi dışarıdan veremez. Her halk kendini yönetme gücünü kazanmak zorundadır. Demokrasi sözcüğünün anlamı tam da budur…” Bu sözler, Leslie Lipson’a ait. Demokratik Uygarlık adlı eserinin Türkçe baskısına “Türkiye’de demokrasinin serpilip gelişmesi umuduyla!..” diyerek, önsözünde 1984’te yazmış…

            

Okuduğum, okuttuğum kitapların hiçbirinde, günümüz Türkiyesinde yürütülen yönetimi, ‘demokrasi’yle açıklayabilecek tek bir satır yok. Öyle ise 20. yüzyılda yüklenen olumlu anlamına tutunarak içi boşaltılan ‘demokrasi’nin içine sığdırılan yönetim anlayışlarını, başka bir başlıkta ele almak gerekiyor. Çağımızın demokrasiden uzaklaşan yönetimlerinin halklarının, demokrasi ve barış başlıklı füzelerle vuruldukları, yeni kaotik yapıların yaratıldığı yapıları anlatacak bir kavramsallaştırmadan söz ediyorum.

           

Demokrasiyi, geçiş, gelişme ve pekişme süreçleri içinde ele alırsak ki pekişme, kurumsallaşma, sistemin yerleşmesi, kalıcılaşması, toplumun kurumlara ve kurallara sahip çıkması anlamına geliyor Türkiye, geçiş süreci sıkıntılarını, kesintili demokrasi deneyimi sürecinde bir türlü aşamadı. Kurumsal kesintiler, yeniden yapılanmalar; özellikle sistemin temel unsuru haline gelen siyasal partilerin kurumsallaşmak yerine, kapatılıp yeniden vücut bulmaları nedeniyle, sistem, partilerle/partilerde kilitlendi. Zaten Türkiye, 1945’in koşullarında, demokrasinin altyapısını oluşturarak değil, siyasal partilerin sayısını çoğaltarak çok partili siyasete geçti. O günden bugüne partiler, toplumu yansıtmak yerine, topluma biçim verme çabalarını önde tutarak mücadelelerini sürdürdüler. Bugün faaliyetlerini hissetmediğimiz, ancak tabela olarak da var olan partilerle parti sayımız çok (90'dan fazla, yüze yakın); ancak, görüntüde çok partili, işleyişte tek partili bir yapı yerleşiyor. Demokrasinin olmazsa olmazı muhalefettir. Ya da daha doğru olarak, muhalefet sadece demokratik işleyişte vardır. Günümüzün ‘göstermelik’ muhalefetinin marifetleri arasına, tek partinin dümenine su taşımak eklenmiştir.

          

Türkiye’de demokrasinin önünü açan, Cumhuriyet kurumları ve felsefesidir. Cumhuriyet ve kurucusu Atatürk’e tepki ve düşmanlığın gerisinde bunu aramak gerekir… Günümüzde tarihi yeniden yazma, Osmanlı anlayışına övgüyü Cumhuriyet’i yargılama aracı olarak kullanma, demokrasiye sahip çıkmanın değil, fiili durumu meşrulaştırmanın yöntemleri.

 

Tarihi tahrif ederek, yeniden yazmak mümkün mü? İçinden geçtiğimiz süreçte olduğu gibi türlü baskı yöntemleriyle evet. Ancak, yalanla kurulan zamanla yıkılır. Türkiye’nin varlığını sürdürebilmesinin yolu, aynı zamanda dirilişi olan kurtuluş ve kuruluş felsefesine geri dönmektir.

 

“Kimse demokrasiyi dıştan veremez” diyor, siyaset bilimine eserler kazandıran Lipson; oysa, Amerikan siyaseti, Irak’ı “demokrasi getireceğiz” diyerek yalanla işgal etmişti. Sonucu biliyorsunuz: fiilen üçe bölünen Irak!… Bush’un “üçe böldüm” dediği bir de AB var. Bölme oyunları ve bölünme sürecini hâlâ göremeyenler için.

          

Geçiş süreci sancılarını yaşadığımız dönemlerde demokrasinin kurumsallaşacağına dair bir umut ve inanç vardı. Günümüzde, etrafımızı saran dış karışıklığın, ülke içine taşınmışlığının karamsarlığına, demokrasinin askıda olduğu dönemleri arayışın verdiği umutsuzluk eklenmiş durumda. Toplumdaki sinmişlik, sadece baskı değil, giderek artan iç ve dış kuşatmayla da okunmalı. Bize sorulan sorulara topyekûn yanıt yok, topyekûn kuşatma var. “Neden üniversiteler tepkisiz, etkisiz; hukuk öğretenler, siyaseti, ekonomiyi bilenler neden suskun” sorularına çok fazla muhatap oluyoruz. Demokrasiyi biliyor ve anlatıyor olmak, onu yaşamda var etmek için tek başına yeterli değil; bunun özgür bireyleri var eden kültürle ilişkisi açık. Türkiye’de biat kültürü giderek yayılırken buna uyum sağlayanlar ödüllendiriliyorlar.

           

Başta siyaset, özgürlüğün savunulacağı tüm alanlar daraltılıp kimin hangi nedenle potansiyel suçlu ilan edileceğinin belirsiz olduğu bir süreçte, kurumlara sahip çıkması gerekenleri sindirmenin fiili yöntemleri çok; ancak, bu fiili olanın meşru olmayışına itiraz edecek hukuk yok. Buna, hukukun yasa marifetiyle boşaltılması diyebiliriz. Bu durumu, Tarık Zafer Tunaya şu sözlerle özetlemiş: “Siyasal nitelik kazanmak, iktidarlara rağmen olabileceği gibi, iktidarlar da siyasal olay üretebilirler… Kendilerini öven olayları hoş karşılamak, muhalif görünenler hakkında kovuşturmaya geçmek ve yalnız bunları siyasal saymak, demokrasi anlayışının darlığını ve yanlışlığını ifade eder.” Türkiye, demokrasi başlığında bunu o kadar çok yaşadı ki!… Günümüz yönetimi ise, bu anlamda zirve yapmış durumda.

          

Devlet Bahçeli’nin AKP’nin başkancı sistemi kurma projesini, iyice işlevsizleşmiş Meclis’i sadece iktidara yarayacak konularda akla geliyor çalıştırarak yaşama geçirmeye yönelik sözleriyle süreci başlatması üzerine bize gelen pek çok soru, aslında yanıt niteliğindeydi. Muhalefet yoksa, siyaset de yok. Siyasetin bittiği noktada bireysel özgürlüklerden söz edilemez. Çünkü kafasındaki soruları dile getirenleri koruyacak bir güç kalmamış demektir. Bahçeli’ye düşen, partisini muhalefet edecek kadrolara teslim ederek, sevdiği arabesk şarkıları dinleyeceği, eski model aracıyla geçireceği zamanı çoğaltmaktır. En azından kendisi için yararlı bir şey yapmış olur. Verdiğim yanıt bu!… En kibarca… Kendi partisindekilerin söyledikleri yenir yutulur gibi değil!…

          

“Nereye gidiyoruz” sorusu, konuların uzmanı olarak en çok bizlere soruluyor. Nereye sürüklendiğimiz belli de, buna karşı toplumsal reflekslerin nasıl çalıştırılacağı sorusu yanıtsız. Lipson, bunun da ipucunu vermiş: “Her halk kendini yönetme gücünü kazanmak zorundadır.”

           

Yaşamın koşulları mantığın buyruklarıyla örtüşmüyorsa, koşullara mı teslim olacağız, yoksa mantığın buyruklarını mı izleyeceğiz? Mantıkla açıklanamayacak olaylar dizgesinin içinde oyalanarak sürüklenişimize bakıp, adı konmayan açılım sürecinin bizi sürüklediği açmazın, süper güçlerin, Türkiye için de “Bakınız, üçe böldük” diyecekleri bir sona evrilmesinin önünde duracak siyaseti üretmenin önündeki engeller ortadan kalkmalı. Aynı kişiler, “aynı mantık, aynı davranışlar, aynı sonuç” demektir. Ne diyor Lipson? “İktidar, karşıtlar arasında barışçıl bir süreçle el değiştirmelidir…” Bir de ne diyor? “Hükümetler halka karşı sorumlu olmalıdır!…”

           

Evet, demokrasiyi kurumsallaştıran ülkelerde geçerli ve yerleşik kurallar bunlar. Ama onlar tarih boyunca, siyasal iktidarı sınırlandırma mücadelesi veren kitleler sayesinde bu kuralları var ettiler. Bizim anayasal sürecimize baktığımızda, siyasal iktidarların sınırlandırılması değil, sınırlandırılamamasının tarihçesini göreceksiniz. İlk anayasa 1876’yı (Kanûn-ı Esâsî), kendisine tanınan geniş yetkilerle Meclis’i 30 yılı aşan bir tatile göndererek işlevsiz kılan ve istibdat rejimi kuran II. Abdülhamit’i (*) göklere çıkarma yarışı başlatanların dini ideolojik aygıta dönüştürmek isteyen anlayışa sahip olduklarına bakınca, nereden nereye geldiğimiz netleşiyor. Nereye sürüklendiğimiz belli de, asıl yakıcı soru şu: “Biz toplumca nereye gitmek istiyoruz?!…

           

“Demokrasinin kendini korumaya hakkı vardır; özgürlük, kendi adına yapılan sömürmelere karşı korunmalıdır” diyor Lipson. Demokrasiyi istedik ama onu koruma altına almayı başaramadık. Göreceli de olsa elde edebildiğimiz özgürlükleri şimdi kendi elimizle teslim etmemiz tembih ediliyor. “Al bu senin demokrasin” diye elimize tutuşturulmak istenenin demokrasiyle ilgisi olmadığını dillendirecek olan kesitlerin çeşitli baskı yöntemleriyle susturulduğunu, “ben bunu istemiyorum” deme hakkımızın giderek elimizden alındığını bilmek için çok eğitimli olmak da gerekmiyor. Hepimizin, içine kendimizi yerleştirmemiz istenen korku yerine aklımızla bakmamız yeterli.

           

Çeşitli kesimlerin bir araya toplanarak alkış seanslarının çoğaltıldığı görüntülere bakıp, özgürlüklerin, tembih ve telkinle yerini biate bıraktığı izleniminin dışına çıkacak bir irade için demokrasiyi istemek yetmez. Başta özgürlük olmak üzere onun gereklerinin yerine getirilmesi için çaba gösterenlerin sayısının çoğalması gerekiyor. Yapılacak olan belli; önce, siyasal partilerin başkan vesayetinden kurtarılması gerek!… Yurttaşlarını azarlayan yöneticiler yerine, yurttaşa hizmet eden yöneticileri var etmek ve bunu hak edebilmek için… Bunun kendiliğinden olması mucizesini bekleyenler, mucizenin kendilerinden bağımsız olmadığını görebilmeliler artık. Özellikle muhalif siyasal partilerin tabanlarının, partilerinin tavanında toplaşanları gönderip dışta bırakılan partilileri içeri çağırmayı başarmaları gerekiyor. 

 

____________________

(*) “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?” adlı eserinde Niyazi Berkes, 1908’de Abdülhamit idaresi düştüğünde, Türk halkının adamakıllı soyulup soğana çevrildiğini, Abdülhamit’in düşmesiyle borçlar idaresinin sona ermediğini, Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı’nın bile bunu yerinden sökemediğini, “Hiçbir ulus batılılaşmayı bu kadar pahalıya satın almamıştır” sözleriyle açıklar.»

 

*   *   *

Evet, durum bu.

 

Bu durumda ne yapmak gerekiyor, Prof. Özüerman söylüyor işte:

 

“Çeşitli kesimlerin bir araya toplanarak alkış seanslarının çoğaltıldığı görüntülere bakıp, özgürlüklerin, tembih ve telkinle yerini biate bıraktığı izleniminin dışına çıkacak bir irade için demokrasiyi istemek yetmez. Başta özgürlük olmak üzere onun gereklerinin yerine getirilmesi için çaba gösterenlerin sayısının çoğalması gerekiyor. Yapılacak olan belli; önce, siyasal partilerin başkan vesayetinden kurtarılması gerek!… Bunun kendiliğinden olması mucizesini bekleyenler, mucizenin kendilerinden bağımsız olmadığını görebilmeliler artık. Özellikle muhalif siyasal partilerin tabanlarının, partilerinin tavanında toplaşanları gönderip dışta bırakılan partilileri içeri çağırmayı başarmaları gerekiyor.”

 

Ve böylece, “yurttaşlarını azarlayan yöneticiler yerine, yurttaşa hizmet eden yöneticiler” de var edilmiş olacaktır. Yoksa,Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok” şarkısını söyler dururuz… O şarkınım bir aşk şarkısı olduğunu unutmayalım; ne kadar söylersek söyleyelim, feryadımıza çare olmaz; âşıklarınkine bile olamamış… Her nimetin bedelinin emek olduğunu unutmamalı.

 

Teşekkür 

 

Sayın Prof. Özüerman’a, yazısını sayfama aktarmama izin verdiği için açık teşekkürlerimi sunuyorum; sağ olsun, kalemi eksik olmasın…

 

İnal Karagözoğlu

20 Ekim 2016, Perşembe

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

 

_____________________

[1] 15 Ekim 2016 Ct., Haber Ekspres gzt., http://www.haberekspres.com.tr/al-bu-senin-demokrasin-makale,5004.html

 

[2] Yazar Hakkında

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Anabilim Dalı Başkanı olan Prof. Dr. Tülay Özüerman, yükseköğrenimini bu üniversitede gördü, yüksek lisansını da yine burada Kamu Yönetimi Bölümü’nde yaptı. Akademik derecelerini DEÜ'de kazanmış olan Anayasa Profesörü Özüerman, akademik çalışmalarının yanı sıra, başta Haber Ekspres gazetesi olmak üzere değişik basın kuruluşlarında yayımlanan yazılar yazmakta. Prof. Özüerman, yazı çalışmaları dolayısıyla üç ödül almış olan bir kalem.

 

Not:

kanûn-ı esâsî (ka:nu:n-ı esa:sî[i:]): Anayasa.

 

 

 © 2016 İK

 

 

Anahtar kelimeler: II. Abdülhamit, akademisyen, batılılaşma, bedel, çare, demokrasi, devlet, emek, feryat, Haber Ekspres, hizmet, istibdat, nimet, özgürlük, Prof. Tülay Özüerman, siyaset, yönetim, yurttaş

 

754 | Günlük | 221016

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.