Bütün Derdimiz ‘Şapkalar’ mı Olmalı?

Yazım Kılavuzları Arasında Gezinirken…

 

 

Bir dede ile torununu karşı karşıya getiren şeyler, sadece ‘hayat’a, ‘yaşam’a bakışları, hayatı yaşayış tarzları, biçimleri değil. Mesela örneğin, ‘mide’ kelimesinin, sözcüğünün nasıl yazılacağı gibi şeyler de var o zıtlıkların arasında…

 

Torun, ‘mide’ sözcüğünü göstererek ve ‘i’yi kısa okuyarak soruyor dedesine: “Bu, ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor; niye!?”

 

Önemli bir soru…

 

Dede, “Evet, o kelimenin ‘i’si uzun okunur; ama üzerine ‘şapka’ koymak gerekir” diyor. Ve ekliyor: “Şapkalar kalkarsa işte böyle olur!” Dedenin yanıtındaki suçlamayı çocuk anlayacak yaşta değil; ‘ünlem’ havada kalıyor.

 

* 

İlkokuldaki ilk yıllarımı hatırlıyorum (‘anımsıyorum’ diyebilirdim, ancak, bu kelimenin türetilmesinde kullanılmış olan ‘-imsi’ eki, aklıma, ‘mavi gibi’ anlamına gelen ‘mavimsi’ ve benzeri sözleri getirdiğinden bu kelimeyi kullanmak istemiyorum; ve yeri gelmişken söyleyeyim, Türkçenin çok işlek eklerinden küçültme ve sevgi eki ‘-cik’le türetilmiş olan ‘sözcük’ kelimesini de kullanmak istemem):

 

1941, ’42 yılları… Okulun ana giriş kapısından içeriye adım atar atmaz soldaki duvara konmuş olan küçük bir karatahta karşılardı bizi. Orada, dilimizdeki yabancı kelimelerin öz Türkçe karşılıkları duyurulurdu. Beş-on yeni kelimelik bir dizelge… Hemen her gün yenilenirdi. Birer sarı defterimiz vardı (bilmeyenler için söyleyeyim: ‘samankâğıdı’ denen sarı renkli, ucuz bir kâğıttan yapılmış kalınca bir defterdi bu), o tahtada verilen kelimeleri bu deftere geçirirdik.

 

Diyelim, dizelgede —daha önceleri ‘teşrin-i evvel’ diye yazıp söylediğimiz yılın 10’uncu ayı— ‘birinci teşrin’in karşısında ‘ekim’ yazıyor, büyük bir istek ve coşkuyla artık onu kullanmaya bakardık artık… Öğretmenimiz de derslerde bunların kullanılmasını sağlayacak türlü uygulamalarda bulunurdu. Dilimizin özleştirilmesi çabalarının ilkokullardaki başarılı bir aşaması olmuştur bu uygulama.

 

*

Şimdiki abecemizin kabul edilmesiyle (3 Kasım 1928) resmen başlatılan dilde yenileşme sürecinde şöyle bir söyleme de yer verildi: “Türkçe, söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dildir” ya da, “Türkçe, söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur”. Ben, bunu ilk ve ortaöğrenim yıllarımda hep duydum. Bu söylemle, doğruya yakın bir olgu dile getiriliyordu ancak, o kadar…

 

Zamanla bir yargıya dönüşecek olan bu söylem, yeni bir abeceye geçişin ilk yıllarında, dili yabancı kelimelerden, yazım kurallarından arındırma, özleştirme, yenileştirme ülküsünün eğitim-öğretime yoğun biçimde egemen olduğu bir döneme, hele de Arapça ve Farsçadan arınılan bir döneme pek uygundu. Ancak, yeni bir abeceye geçilmiş olan Türkçe için söyleyişe bağlı bir yazım düzeni ilk bakışta yeterli görülmüşse de, yazım konusunda birtakım sıkıntılarla karşılaşılınca, bunun böyle olmadığı kısa zamanda ortaya çıkacaktı.

 

Neden böyle olacaktı?

 

Dilimiz katıksız, karışıksız bir dil değildi de ondan…

 

Türkçe, geçmişi çok zengin olan bir ulusun dili. Türkler, tarihleri boyunca türlü uluslarla karşılaşmış, bu uluslarla yoğun ilişkiler, etkileşimler, kaynaşmalar içinde olmuş bir ulus. Dolayısıyla, pek doğal olarak Türkçe de bu etkileşimlerden payına düşeni almış: Türk diline pek çok yabancı kelime girmiş, ondan da pek çok kelime başka dillere geçmiş. Bu alış-veriş olgusu, bütün diller için bütün zamanlarda geçerli bir durum. Bu olgudaki yönü ve niceleği ise, tarafların (ulusların, devletlerin, toplumların, sonuçta dillerin) türlü bağlamlardaki güçlülüğü belirliyor.

 

Son yıllarda dilimize Amerikanca’nın buyur edilmesinin başta gelen önemli nedenlerinden biri de bu değil mi?

 

*

Yeni abecemizin ilk yazım kılavuzu olan ‘İmlâ Lûgati’ 1929 tarihini taşıyor. Söyleyişe bağlı olarak hazırlanmış olan bu kılavuz, türlü uluslarla yaşanan yoğun ilişkilerden, etkileşimlerden, kaynaşmalardan doğal olarak payını almış olan dilimiz için gereken bütün düzenlemeleri içermiyordu, yetersiz kalıyordu. Bu kez, sesletim konusunda (kimi ünlülerin [sesli harflerin] kısa ya da uzun, kimi ünsüzlerin de [sessiz harflerin] ince ya da kalın okunuşu vb. konularda) karşılaşılan sıkıntılara çözümler bulma yoluna gidildi ve uzun çalışmalar sonunda, 1942’de, ‘İmlâ Kılavuzu’ çıkarıldı. Ancak bu düzenleme de yetersizdi; ’42 kılavuzunun yerini 1965’te ‘Yeni İmlâ Kılavuzu’ aldı. Bu da yeterli olmadı; ve yazım kurallarımız, ’65 kılavuzu temel alınarak 1970 ve ’77 yıllarında yayımlanan kılavuzlarla yeniden ve yeniden düzenlendi.

 

Yazım kılavuzlarımızın ilki, ‘İmlâ Lûgati’, Milli Eğitim Bakanlığı Dil Encümeni’nce hazırlanmıştı; ötekiler Türk Dil Kurumu’nun (TDK) yayınıdır.  TDK, bir Anayasa değişikliğiyle 1982’de devlet kuruluşuna dönüştürüldükten sonra, 1985’te, ‘İmlâ Kılavuzu’ adlı bir kılavuz daha yayımladı. Bu, ’65, ’70 ve ’77 kılavuzlarına ‘karşı’ çıkarılmış bir ‘tepki kılavuzu’ niteliğindeydi. TDK, yakın tarihte bu alanda ortaya koyduğu son çalışmasını, ‘Türk Dil Kurumunun güncelleştirilmiş İmlâ Kılavuzu’ adıyla kendi veb sitesinde de veriyor.

 

Dilimize ilişkin yazım kılavuzları bu belirttiklerimle sınırlı değil. Yukarıda sözünü ettiğim Anayasa değişikliğinin ardından, yazım kılavuzu alanı için çok sayılabilecek sayıda yapıt çıktı. Kabaca, ‘eski TDK yanlıları’, ‘yeni TDK yanlıları’ diyebileceğim kişiler, kuruluşlar, birbiri ardına kılavuzlar yayımladılar. Ancak, bu onlarca çalışmanın ardından yine de torunun kafasında bir soru çengeli (şimdilik 1) asılı duruyor: “Bu, ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?” Torun, ‘mide’ kelimesini ‘i’sini kısa okuyarak sesletip sorusunu sormaya, dede de “Haayııır, uzun okunur; ama ‘i’ye ‘şapka’ koymak gerekir” demeyi sürdürmeye kararlı.

 

* 

Bence, gözden kaçırdığımız bir şey var: Türkçe, öyle, söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi de okunan bir dil değil. Nasıl olsun!?… Sınırdaş olduğu, iç içe yaşadığı dillerle olan onca etkileşimden sonra böyle bir şey beklenebilir mi bir dilden?!… Sürekli olarak değişim içinde olan, söylenişi, sesletimi zamanla değişime uğrayan, uğrayacak olan bir dil için ortaya gelenekselleşecek yazım kuralları konmalı değil miydi?… Bu yapılmadı. Bununla birlikte pek önemli iki şey daha yerine getirilmedi:

 

1. Verdiği öğrenimin niteliği, düzeyi akademik olmayan öğretim kurumlarında kullanılabilecek Türkçeye özgü bir çevriyazı (transkripsiyon) düzenlemesi;

 

2. Dilimizin ölçünlü söylenişi (genel kabul görmüş olan söylenişi [standart telaffuzu]) konusunda sürekli çalışma ve yayım.

 

Pek doğaldır, bu işleri yapmak için bir kurul oluşturmak gerekiyordu; dilbilimcilerden, yazarlardan oluşan bir kurul… Söylemeye gerek var mı, kuşku yok bu da yapılmadı. Bütün derdimiz neredeyse ‘şapkalar’ oldu!… Sesleri uzatan, incelten, hem incelten hem uzatan ‘şapkalar’… Bu şapkaların adını koymada da bir türlü kararlı olamadık ya: ‘uzatma işareti’ dedik olmadı, ‘inceltme işareti’ dedik hiç olmadı; ‘uzatma ve inceltme işareti’ ya da tersini dedik, bu da olmadı; son olarak, —benim bildiğim bir de ‘düzeltme imi’ tanımlaması var… 

 

Eğer öğretmenlerimizin beyinlerine, “Türkçe, söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur” safsatasını yerleştirmeseydik, onlar, bunca yazım kural(sızlığ)ı arasında bocalamaz, “Çocuklar, bu sözcük şöyle yazılır, böyle de okunur (söylenir [sesletilir])” derler,  torun da dedesinin karşısına dikilmezdi öyle bir soruyla. 

 

*

Bu yazı bazıları için pek bir anlam taşımayabilecektir; ben de onlara, “Bir zahmet İstanbul’un Haydarpaşa hattındaki Göztepe tren istasyonuna kadar gidiverin ve ‘Göztepe’ yazısını okuyup ağızlarınızdan çıkan sesleri yine bir zahmet yazıya döküverin” derim.

 

Taa Göztepe’lere gitmeye gerek kalmadan bu dediğimi yapanlar çıkmıştır okurların arasından… Olmuyor değil mi? Yazamıyoruz o sesleri tam olarak; çünkü, art arda gelen ‘zt’ ikilisinin sesletiminde ortaya çıkan ‘s’ ağırlıklı ‘z’ sesini verecek bir harfimiz yok; bu durumda, “Dilimizdeki harfler, imler yeterli değil” mi diyeceğiz şimdi? Yeni bir harf mi icat edeceğiz, yeni bir im mi?! Hayır, bu kelimenin böyle sesletildiğini bileceğiz o kadar… ‘Mide’ de öyle… Uzunca bir ‘i’ ve ucundan dokunulan bir ‘ğ’… Yeni yeni harfler, yeni yeni imler icat etmenin sonu gelir mi!?

 

 

İnal Karagözoğlu

22 Nisan 2015

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

 

 

© 2015 İK

 

 

Anahtar sözcükler: 1929, 1941, 1942, 1965, 1970, 1980, 1982, 1985, anımsamak, düzeltme imi, ek, Göztepe, harf, hatırlamak, icat etmek, im, imla, imla kılavuzu, İmlâ Lûgati, kelime, kılavuz, safsata, sözcük, şapka, TDK, tepki, Türkçe, yazım, yazım kılavuzu

 

 

709 | Anı | Dil Yazıları/Görüşler | Günlük | Her Açıdan | 220415

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Emre Yazman said,

    Nisan 22, 2015 at 20:28

    Sevgili Ağabey,
    Güzel bir yazı, beğeniyle okudum, eline sağlık…
    Anımsamak ve sözcük kelimelerini kullanmak istememe nedeni olarak belirttiğin “-imsi” eki ve bunun çağrışımları ile küçültme ve sevgi anlamı yaratan “-cik” ekininin varlığına değinmişsin.
    “Gülümsemek” yerine “tebessüm etmek” mi diyorsun? Ya da gülümsemek diyorsun da, değindiğin çağrışım (mavimsi) orada olmuyor mu?
    Maymuncuk, kurbağacık, bağcık vb. sözcükleri de kullanmak rahatsızlık yaratıyor mu ? Yoksa yalnız “sözcük”te mi söz konusu oluyor bu durum?
    Sevgilerimle.

  2. İnal Karagözoğlu said,

    Nisan 23, 2015 at 00:06

    Emreciğim, ilgine teşekkür ederim; açıklayayım:

    ‘Gülümsemek’ yerine ‘tebessüm etmek’ demiyorum; çünkü ‘gülümseme’, pek küçük ölçekte, belli belirsiz bir gülmedir, durumu pek güzel de anlatmaktadır. Anımsama ise, olmuş, yaşanmış, öğrenilmiş bir şeyin belleğimizde canlandırılması işinin yarım yamalak olduğu izlenimini uyandırıyor bende.

    ‘Maymuncuk, kurbağacık, bağcık’ örnekleri, ‘sözcük’le aynı başlık altında yer almaz bence. Nedeni, sözcük, belli bir anlamı ortaya koyarken bence, sanki onu, olduğundan küçük ya da önemsiz, değersiz bir şeymiş gibi anlatacakmış anlamını taşıyor. Maymun ile maymuncuk arasında ne gibi bir bağ var, ne gibi bir benzetme kurulmuş, bilmiyorum. Biz Tokat’ta ‘çıt’ derdik her kapıyı açan alete… Neden öyle demişler, bilmiyorum. Kurbağacık da öyle. Ama bağcığın, bir şeyi bağlamaya yarayan ince, güçsüz, zayıf, kısa bir bağlama gereci olduğu pek açık olarak anlaşılıyor; yani, sevgi ve küçültme eki -cik yerinde kullanılmış. Adından anlaşıldığı üzere, bu ekin bazen bir arada, bazen de tek tek yerine getirdiği iki işlevi var; burada küçültme görevi görmüş. Sonuç olarak, bu kelimeleri kullanmak beni niye rahatsın etsin? Etmiyor.

    Selamla, sevgiyle…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.