Profesör Sinanoğlu’nun Ardından

Diline de Gönül Verenlerdendi…

 

 

Ülkemiz önceki gün (19 Nisan 2015) değerli bir bilim adamını kaybetti: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, seksen yaşında aramızdan ayrıldı. Bilim dünyasının yakından tanıdığı Sinanoğlu’nu, Türkçe konusundaki çalışmaları, görüşleri dolayısıyla da pek çok kimse tanırdı: Türkçeye, onu konuşmanın ötesinde yakınlığı olanlar, işinde bu dili kullananlar, bu dile yakın ilgi duyanlar, bu dili sevenler… Ben de bu ikinci çevreden birisiyim.

 

Sinanoğlu Hoca’yı tanıyanlar, bugüne kadar tanımamış olsalar da bu kayıp dolayısyla onun değerini duymuş, öğrenmiş olanlar ve yurt dışından bilenleri, bu önüne geçilemez gidişte derin üzüntü duydular. Sinanoğlu’nun, uzmanlık alanları olan kuramsal kimya, kuantum kimyası, moleküler biyoloji dallarının tamamen dışındaki bir alana, Türkçe’ye duyduğu ilgi, bu alanda da eserler verecek ölçüde genişti, derindi. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, Türkçe ve Türkçe’nin sorunları konularındaki görüşlerini sözlü ve yazılı olarak hep dile getiregelmiş bir kimseydi.

 

Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun…

 

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu birkaç konuya değindiği bir dil yazısını* aktararak anmak isterim:

 

«Türkçenin Yazılışı, Okunuşu…

 

Eskişehir’e indim; Porsuk Çayı’nın orda, dükkânın adı “Lavash”. İstanbul, Beşiktaş yokuşunda kebapçı olmuş “Dönerchi”. Allah Allah, bunu yazan zât-ı Avrupaî anlaşılan Batı dilinde “ch” nın “c” değil, “ç” okunduğunun da farkında değil. Ve tabii böyle gülünç (daha doğrusu acınacak) misâlleri artık sıkça görüyorsunuz. Sâdece aşağılık duygusundan, sömürge ruhluluktan mı, yoksa üstüne özenti sıvanmış bir kara câhillikten mi oluyor bunlar dersiniz? Sanmam; işin temelinde “millî eğitim”i 1946’dan beri güdümüne almış yabancı danışmanların (ve tabii onların yerli emir kullarının) kademeli oyunlarından biri yatıyor. Nasıl mı?

 

Kademeler şöyle:

 

1. Önce Türkçe ikiye bölündü (yanlış adlarıyla “Osmanlıca”, “Öz Türkçe”, geçen iki yazımda belirttiğim daha doğru adlarıyla “Eski Türkçe”, “Kök Türkçe” diye). Bilim terimleri, Atatürk’ün yolunda bir süre Kök Türkçe’den türetilip bu terimler ortaöğretime yerleşti. Ancak aynı terimleri evrenkentler pek kullanmadığı için tam bir teknik dili birliği oluşmadı. “Solcu” diye bilinen Öz Türkçeciler 1950-1980 arası tedrîcen ana gayeden uzaklaşıp Eski Türkçe’yi tasfiye yoluna girdiler. “Sağcı” diye bilinen Eski Türkçeciler ise bu tasfiyeciliğe aşırı bir tepki olarak bilim için Kök Türkçe’den türetilen terimlere dahî düşman oldular. (Bu konuları son iki yazımda etraflıca işledim). Oluşan boşluğa İngilizce bozuntusu (“Tarzanca”) lâflar hücum etti. İki tarafın da saplantılıları, artan “Anglomanlıca” tehlikesine pek aldırmadılar; birbirleriyle “Kelime mi, sözcük mü?”, “Millet mi, ulus mu?” diye kavga etmeyi sürdürüyorlardı.

 

2. İngilizce ile eğitim, önceleri yalnız fen dersleri olmak üzere ilk kez bir Türk okulunda (hem de Atatürk’ün tam tersi gayeyle kurduğu okulda) 1953’te başladı. Kısa sürede bu, devletin birçok okullarına, sonra özel ve cemaatlerinkine bulaştırıldı. 1960’ta gene dış telkinle ilk kurulan İngilizce dilli Türk evrenkentini zamanla birçok yenileri tâkip etti. Bunlarda yalnız fen değil, tüm dersler İngilizce oldu (tarih, edebiyat dâhil). Kamuoyu toptan aldatıldı (Bkz. O.S, “Bye Bye Türkçe” kitabı (Otopsi Yayınları, İst., 25.baskı 2005).

 

3. 1990’larda “Tarzanca” ile eğitim ilkokullara, anaokullarına kadar indirildi. (Bir ülkenin dilini yok etmenin temel yöntemi).

 

4. Bir yandan da Türk yazısını bozmak (sonra yok etmek) faaliyetleri yürütülüyordu. 1980 darbesinde, birden Türk yazısındaki inceltme işaretleri (^) kalktı. Tabii bu, “Eski Türkçe” sözcükleri yazılamaz hâle getiriyor, Türkçe’ye de büyük bir karışıklık darbesi vuruyordu. (Örn. “hala” “hâlâ”, “kar” “kâr” ikililerindeki gibi.) İşin garibi, tasfiyeciliğe karşı olanlar dâhil “sağ”lı, “sol”lu basın-yayın bunu uyguladı. Kimin başlattığına gelince, iki taraf ta birbirinin üstüne atıyordu. Demek ki, hiçbirinden değil, olay gene yabancı danışmanlardan (yâni “güdücü”lerden) kaynaklanmıştı. [Sanırım aynı sıralarda, okullarda da Türkçe yazım kuralları öğretilmez oldu. Zâten edebiyat (ve târih) dersleri de azaltılıp duruyordu].

 

5. Atatürk’ün yeni Türkçe yazısı tüm dünyanın imrendiği, bütünüyle diline tam uyan, okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir yazıdır. Herkes bu yazıyı birkaç haftada öğrenebilir. İlk defâ karşınıza çıkan bir kelimenin nasıl okunacağı, nasıl yazılacağı diye bir sorun yoktur. “Harf harf söyle” diye sorulmaz. Batı dillerinde, özellikle şu imlâsı tam bozuk “Tarzanca”da ise, biri “Adım Smith” dese, öbürü hemen, “spell it” (harfle) der. Ne gülünç; halbuki “Smith”, Türkçe’deki “Mehmet” kadar yaygın bir isim. Türkçe’nin ve yazısının bilgisayar ve bilim için en uygun dil ve yazı olduğu hakkında ise Batılılar da artık yazılar yazıyorlar.

 

Dili İngilizce olan okullarda çocuklara okuma yazma öğretmek çok zordur. Her sözcüğün okunuşunu yazılışını çocuk ezberleyecek. Kural kaide yok. Nitekim ABD basınına göre orada liseyi bitirenlerin yüzde 60’ı kendi dili İngilizce’yi dosdoğru okuyup yazamıyor. Türkçe’de ise yakın zamana kadar çocuklar heceleme yöntemiyle ve Türkçe’nin güzel kuralları sâyesinde her şeyi hemen okuyabilir, yazabilir konuma ilk yılda gelirlerdi. Derken, Türkçe’yi yok edip yerine 250 kelimelik köle dili İngilizce’yi koymak ana planına uygun olarak, yabancı danışmanların güdümüyle okullarımızda Türkçe okumak yazmak öğretimi yöntemi değiştirilip kelime kelime, her birisinin görüntüsünü ezberleme yöntemi kondu. Sonuçta evrenkentli gençlerin bile imlâsı bozuldu (e-postalarda sık sık görüyoruz). Tabii buradaki dış güdüm gayesi, aslında sâdece İngilizce okumayı öğretmek, Türkçe’yi toptan yok etmek. Ayrıca ilkokulda Türk alfabesi öğretirken “w”, “q”yu da katıyorlar.

 

Yukarıda, bir dizi abuk sabuk, mantıksız gibi görünen olayların, yapılanların arasında nasıl bir temel bağıntı, nasıl bir düşman hedefine doğru adım adım yürüyüş olduğunu göstermeye çalıştık. Umarım durum belirginleşmiştir.

 

Şimdi Türkçe’nin yazısı konusundaki ilkelerimizi şöyle sıralayabiliriz:

 

a. Türk yazısında inceltme (^) işaretleri herkes tarafından mutlaka kullanılmalıdır. (Bilgisayarda onları koymak da çok kolay.) Yazarlar, çıkacak yazılarında koydukları inceltme işaretlerinin aynen baskıda da olması için yayınevine, gazete, dergi idâresine (bizim yaptığımız gibi) ısrar etmeli.

 

b. Okullarda okuma yazma tekrar bizim usul heceleme yöntemiyle öğretilmeli. Türkçe’nin dilbilgisi, ses uyumları, terim türetme kuralları eskiden olduğu gibi çok iyi öğretilmeli.

 

c. Türk edebiyatı (her dönemdeki) ve târihi dersleri yeniden ihyâ edilip 1980’e kadar olduğu şekle ve miktara rücû etmeli; tarih derslerinde Türk kültür tarihine verilen yer de artırılmalı.

 

Tabii bütün bunların olabilmesi için her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet kuruluşları artık kesinkes yabancı “danışman”lar hâkimiyet ve güdümünden kurtarılmalı. Türk gençliğinin, dolayısıyla milletinin geleceğini, kaderini gizli, açık düşmanlar değil, Türk milletinin öz vatansever evlâtları belirleyecektir.»

 

*   *   *

Değerli Hoca’nın yazısında dile getirdiği bazı görüşlerine katılmasam da, bu makalenin, okuyanları arasında yer alan, “Türkçe konuşuyor-okuyor olmasının ötesinde Türkçeye ve bu dilin sorunlarına ilgi duyanlara, duyacak olanlar”a daha önce oralardan hiç bakmadıkları pencereler açacağı kanısındayım. Ve bu vesileyle, Prof. Sinanoğlu’nu bir kere daha saygıyla, şükranla anıyorum, Allah’tan rahmet diliyorum.

 

 

İnal Karagözoğlu

21 Nisan 2015

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

 

__________________

* Bilgicik Com kaynağından.

 

 

© 2015 İK

 

 

Anahtar sözcükler: 1980, bilim, bilim adamı, biyoloji, dil, dil sorunları, ‘Eski Türkçe’, evrenkent, evrenkentli, inceltme işareti, kimya, ‘Kök Türkçe’, kuantum, kuantum kimyası, moleküler biyoloji, Oktay Sinanoğlu, ‘Osmanlıca’, ‘Öz Türkçe’, ‘Tarzanca’ Türkçe, Türkçenin sorunları

 

 

708 | Dil Yazıları/Görüşler | Günlük | Her Açıdan | 210415

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Emre Yazman said,

    Nisan 22, 2015 at 20:02

    Çok değerli bilim adamı Oktay Sinanoğlu’nun kendi konusu dışında Türkçeye de ilgi duyması ve bu konuda yapıtlar vermesi Türkçe için bir şanstır.
    Ancak, yukarıdaki yazısında iki önemli hata var: Biri “^” iminin kalkmış olması iddiası… Önce, bu imin adı “inceltme” değil, “düzeltme imi”dir. Buna değindikten sonra şunu belirtmeliyim ki düzeltme imi hiçbir zaman, hiçbir dönemde kaldırılmamıştır. Bu bilgi kesindir. Yapılan, düzeltme iminin kimi kullanım yerlerinin değiştirilmesinden ibarettir. Düzeltme iminin kullanımdan tümden kaldırıldığı yolundaki yaygın bilgi kesinkes yanlıştır. Sayın Sinanoğlu’nun, bu yaygın yanlış bilgiden doğruymuş gibi söz etmesi bir talihsizlik olmuştur.
    Öbür hata ise, “Türkçenin yazıldığı gibi okunan, okunduğu gibi yazılan” bir dil olduğu iddiasıdır. Türkçe böyle bir dil nasıl olabilir ki? Türkçede seksen küsur ses vardır. Oysa, bu dil yazıya geçirilirken sadece yirmi sekiz harf kullanılmaktadır (yumuşak ge bir sesi temsil etmediği için onu saymıyorum). Bu iddia da Türkçeyle ilgili yaygın bir bilgi yanlışıdır. Hayır, Türkçe böyle bir dil değildir. Olsa olsa yazılması ve okunması kolay bir dildir.

  2. İnal Karagözoğlu said,

    Nisan 24, 2015 at 13:23

    «Şapkalar Kalktı mı? (*)

    “Kağıt” değil de “kâğıt” diye yazdığınız zaman, yakınınızda, yazma işiyle az çok ilgili olduğunu sanan biri varsa sizi kibarca uyaracaktır: “Şapkalar kalkmadı mı?” Üstünde benzer bir işaretin bulunduğunu düşünmekten olsa gerek, “Yumuşak g kaldırılmış, öyle mi? diyenlerle de karşılaşabilirsiniz. (Ben birkaç kez karşılaştım.)

    Bu “şapka meselesi”nin içyüzü nedir? “Şapka” sözcüğünün politik çağrışımları oldukça önemlidir de bu gariban işarete neden önem verilmez? Hiç değilse Demirel’in ünlü “şapka”sının öneminden biraz olsun yararlanamaz mı? Gerçi bu işaretin gerçek adı “şapka” değildir. “Uzatma” ya da “inceltme” işareti de değildir; “düzeltme işareti”dir. Zaten kullanılma gerekçesi de okunuşu “düzeltmek”tir. “K ve g’den sonra gelen ve ince okunması gereken a’ların ve u’ların üstüne konur.” Örneğin “ka” diye yazarsanız, böyle okunur; oysa siz “kâğıt” yazacaksanız “ka”ya değil “kâ” hecesine gereksinmeniz var demektir. “Hikâye” böyledir, “mekân”, “dükkân”, rüzgâr”, “kâfir”, “sükûn”, “yadigâr” böyle, düzeltme işaretiyle yazılması gereken sözcüklerdir. Siz bakmayın şu bitmez tükenmez dizinin her gün “gar” çağrışımı yapacak biçimde yayımlandığına, doğrusu “Yalan Rüzgârı” olmalıdır.

    (… … …)»

    ____________________
    (*) Feyza Hepçilingirler’in yazısından alıntı (Bkz. «Bir Şehir Efsanesi Dolayısıyla – Hani, “Bütün Derdimiz ‘Şapkalar’ mı Olmalı” Demiştim ya…» yazısı: http://www.ilgilik.com/2015/04/22/bir-sehir-efsanelesi-dolayisiyla.html/ .)

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.