Bir Tekrar: Aydınların Sorumlulukları?

Bir Düşünürün Gözüyle

 

 

Hürriyet gazetesinden Fatih Çekirge, bugünkü (9 Ağustos 2010) yazılarının üçüncüsünde, Amerikalı muhalif düşünür dilbilimci Avram Noam Chomsky’nin bir sözünü aktarmış: “Bir üniversitenin özgür bir topluma yapabileceği en temel katkı, serbest fikir alışverişine, eleştirel analize, deneyciliğe, yeni fikirlerin keşfine, toplumsal sorunların araştırılmasına ve değerlendirilmesine adanmış bir kurum olarak bağımsızlığını korumasıdır. Bunun dışında üniversite özgür değil (değilse -İK) ve kendisini başka güçlerin etkisiyle sınırlarsa kamunun güvenine ihanet etmiş olur…”

 

Rus göçmeni Yahudi asıllı bir aileden gelen Chomsky’nin dedikleri, hem Çekirge’nin yazısında dile getirilen duruma hem de köşe başlarına birer ‘kioks’* kondururcasına girişilen ‘üniversiteleşme hareketi’nin yol açtığı olumsuzluklara merhem olacak bir öğüt. Çekirge, güzel bir anımsatma yapmış… 

 

*

Ve hemen, Noam Chomsky’nin ‘aydınların (entelektüellerin) kamu yaşamına karşı sorumlulukları’ konusunda dedikleri geliyor aklıma. Kendisiyle ne zaman yapıldığını öğrenemediğim bir söyleşinin anakonusu buydu. Bu söyleşiyi hatırlamamda, Fatih Çekirge’nin bugünkü ikinci yazısında geçen “Bir toplum sosyal varlığını, ideolojisini ve geleceğini, bağımsız sivil ve entelektüel alanlarda sorgulayıp yenilemeyi başaramazsa” sözünün payı büyük. Çekirge yazısında, “Bir ordu nasıl politize olur” sorusunu yanıtlıyor ve sıraladığı dört koşuldan biri de bu. Yazı şu satırlarla bitiyor:

 

“Mustafa Kemal işte bu yüzden Selanik’teki İttihat Terakki toplantısında, Enver ve Talat Paşa’ya karşı şunu söylemiştir: ‘Bu böyle olmaz. Birine karar verin. Ya üniformayı çıkartıp siyaset yapalım. Ya da üniformalı kalıp siyaseti bırakalım…’”
 

*

Noam Chomsky’yle ‘aydınların kamu yaşamına karşı sorumlulukları’ konusunda yapılan söyleşiye döneyim:

 

Amerikan üniversitesi Hawai’i Pacific’ten felsefe doktoru ve insanbilim profesörü yayımcı Robert Borofsky’nin yaptığı söyleşiyi dilimize Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Kulübü’nden İlke Uğur ile Ozan Uysal çevirmişler. http://www.znet-turkiye.org/rbek.htm bağlantısından aktarıyorum:

 

«Entelektüeller ve Kamu Hayatına Karşı Sorumlulukları

 

Noam Chomsky ile Söyleşi

Robert Borofsky

 

Robert Borofsky: Powers and Prospects’te “ahlaki fail olarak bir yazarın sorumluluğu, insani önem taşıyan sorunlar hakkındaki doğruları bunun için bir şeyler yapabilecek bir okuyucu kitlesine ulaştırmaya çalışmaktır” diye yazmışsınız. Bunu genelleştirerek entelektüeller ve akademisyenler için de söyleyebilir misiniz?

 

Noam Chomsky: Eğer bir insan yazar ya da konuşmacı olmamayı seçiyorsa, o zaman tanım gereği bu insan, sizin benden alıntıladığınız şekilde “insani önem taşıyan sorunlar hakkındaki doğruları, bunun için bir şeyler yapabilecek bir okuyucu kitlesine ulaştırmak” yönünde bir çabaya girmiyor, belki sadece kendi yakın çevresiyle yetiniyor demektir. Bu insana “entelektüel” denip denmemesi gerektiği, konuyu bir terminoloji sorununa indirgemek gibi geliyor. Akademisyenlere gelince ben, ahlaki fail olarak onların sorumluluklarının neden diğerlerinden –özellikle de bir ölçüde ayrıcalık ve güce, dolayısıyla da bu avantajların getirdiği sorumluluklara sahip olanlardan– prensipte farklı olması gerektiğini anlamıyorum.

 

RB: Uzun zaman önce (1967’de), New York Review of Books’ta, “doğruları söylemek ve yalanları açığa çıkarmak entelektüellerin sorumluluğudur” diye belirttiniz. Bununla Foucault’nun “iktidara karşı doğruları konuşmak” şeklindeki popüler ifadesine paralel bir yorumda mı bulunuyorsunuz yoksa daha kapsamlı bir şeylere mi gönderme yapıyorsunuz?

 

NC: NYRB’den alınan cümlenin, bu kısaltılmış hâliyle anlaşılması oldukça güç. Daha uygun bir ifade sizin Powers and Prospects’ten aldığınız. Bu ifadeyi, Avustralya’da 1996 yılında “yazarların ve entelektüellerin sorumlulukları” hakkında konuşmak üzere davet edildiğim bir yazarlar konferansında kullanmıştım. Aslında bu soruyu “şaşırtıcı” bulduğumu söylemiştim, çünkü bunun hakkında su götürmez gerçeklerin ötesinde söyleyecek bir şey bilmiyorum. Fakat belki de bunlar tekrar tekrar ifade etmeye değer ilkeler, çünkü “genel olarak kelimelerle olmasa bile pratikte sürekli inkâr ediliyorlar.” Bu nedenle son derece önemli ve yerinde bulduğum bir dizi örnek vermiştim.

 

O konuşmada ayrıca “iktidara karşı doğruları konuşmak” çağrısı hakkında da bazı yorumlarda bulunmuştum, bunları belki burada tekrarlayabilirim:

 

İktidara karşı doğruları konuşmak pek o kadar da onurlu bir iş değil. Kişi bu doğruları dert edinecek bir dinleyici kitlesi arayıp bulmalı ve dahası (diğer bir önemli nitelik), bunu bir dinleyici kitlesi olarak değil, ortak kaygılar taşıyan ve kendisinin de yapıcı bir biçimde katılabileceği bir topluluk olarak görmeli. Onlara değil, onlarla birlikte konuşmalıyız. Her iyi öğretmenin alışkanlığı bu yöndedir ve her yazar ve entelektüel için de böyle olmalıdır. Yine de, bu gözlemlerin şaşırtıcı ya da derin izlenimler olduğunu söylemiyorum. Bana daha çok, en su götürmez doğrularmış gibi geliyor. Foucault’nun “iktidara karşı doğruları konuşmak” sözünü kullandığını bilmiyordum. Bunun eski bir Kuveykır [1] sözü olduğunu sanıyordum. En azından benim çocukluğumdan beri içinde durduğum bağlam bu. Aslında orijinal kaynağını hatırlamıyorum. Demin sözünü ettiğim Avustralya konuşmamda açıkladığım nedenlerden ötürü bu sloganla tam olarak aynı fikirde değilim.

 

RB: Yine Powers and Prospects’te, özgür ve açık toplumlarda büyük ahlaki suçları görmezden gelenlerin özellikle de “etkili bir şekilde konuşmak ve hareket etmek için kaynakları, eğitimleri ve imkânları olan” entelektüellerin ahlaki ayıpları hakkında yazmışsınız. Bunun hakkında biraz konuşabilir misiniz? Özgür ve açık toplumlarda –akademinin içinde ve dışında– entelektüellerin sorumlulukları sizce nelerdir?

 

NC: Yine, ahlaki doğruluğun ötesinde söyleyecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Düşünün ki caddede aç bir çocuk gördüm ve bu çocuğa yiyecek bir şeyler ısmarlayabilecek durumdayım. Böyle yapmayı reddedersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? UNICEF’e göre kolaylıkla önlenebilir hastalıklardan saatte bin çocuk ölüyor; eğer bu çocuklar için aslında rahatlıkla yerine getirebileceğim şeyleri yapmamayı tercih edersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? Ya da benim kendi “özgür ve açık toplum”umun hükümetinin kolaylıkla hafifletilebilecek veya son verilebilecek canavarca suçlara bulaşmakta olduğu gerçeği karşısında susarsam? Bu soruların tartışılacak bir tarafı var mı? Alıntı yaptığınız ifade bundan fazlasını içermiyor.

Ayrıca insanların “etkili bir şekilde konuşup hareket edebilecek kaynaklara, eğitime, araçlara ve imkânlara sahip oldukları ölçüde” ahlaki sorumluluklarının da daha fazla olacağı su götürmez. Aslında bunun akademiyle özel bir ilgisi yok, akademi içinde yer alanların bu saydığımız özellikler itibarıyla hiç görülmemiş derecede ayrıcalıklı oldukları gerçeği dışında. Daha özgür ve açık bir toplumda yaşayan insanın sorumlulukları, yine açıktır ki, doğruluk ve dürüstlük için bedel ödemek zorunda olanlardan çok daha fazladır. Sovyet Rusya’daki hükümet komiserleri, iktidara boyun eğdiklerinde en azından korkuyu mazeret olarak gösterebiliyorlardı. Onların daha özgür ve açık toplumlarda yaşayan benzerleri ise korkaklıktan başka bir neden gösteremezler.

 

Said’in Entelektüellerle İlgili Düşünceleriyle Bağlantı

 

RB: Representations of the Intellectual makalesinde Edward Said şöyle yazar: “Entelektüel, toplumda … kimliği belirsiz bir profesyonele … indirgenemeyecek kadar özel bir kamusal rolü olan bireydir … entelektüel … bir felsefeyi ya da bir düşünceyi halk için açık seçik dile getirebilecek bir güce sahiptir. Ve bu rolün gerektirdiği bazı şeyler vardır, can sıkıcı kimi soruları kamusal olarak tartışmaya açmak, ortodoksiye karşı koymak … hükümetlerin kolaylıkla kafalayamayacağı bir insan olmak … hasır altına süpürülen tüm mesele ve insanların temsiliyetini bir varoluş nedeni olarak üstlenmek.” Said’e katılıyor musunuz?

 

NC: Edward Said kendi tanımladığı anlamda “entelektüel”in çok onurlu bir temsilcisi. Bu, onun bu terimin nasıl kullanılacağına dair kendi önerisi. Bu, onun da onaylayacağı gibi, tabii ki “entelektüel”in standart kullanımını tarif etmiyor. İnsan terminolojik bir öneriyle, öneri açık bir şekilde sadece terminolojik olmadığı sürece, ne hemfikir olabilir ne de onu reddedebilir. “Entelektüel” teriminin yaygın kullanımına uyanların Said’in buyurduğu şekilde mi hareket etmeleri gerektiği başka bir soru. Söylemeye bile gerek yok, entelektüellerin bunları yapmaları gerektiği, fakat genel olarak yapmadıkları konusunda onunla hemfikirim.

Entelektüeller, terimin standart anlamıyla, Said’in buyurduğu anlamda değil tarihi yazan insanlardır. Eğer yazarlar ve tarihin nezaretçileri çekici bir imajla karşımıza çıkacak olurlarsa, bunun ötesine bakmak ve çizilen imajın uygun olup olmadığını sınamak makul olacaktır. Sanırım böyle bir araştırma oldukça farklı bir tabloyu açığa çıkaracaktır; yani, saygın ve ayrıcalıklı entelektüellerin pek çoğunun iktidara boyun eğdiklerini ortaya çıkaracaktır.

Resmi düşmanlar için kullanılan terimlerle ifade edecek olursak, kendi toplumlarında ayrıcalık sahibi olup saygı görenler muhalifler değil “komiserler” ve “aparatçikler”dir[2]. Bu gözlem korkarım ki kapsayıcı bir genelleme içeriyor. Buna tarafsızca bakabilmek için Batı uygarlığına yeterince uzak bir tarihe dönelim ve Birinci Dünya Savaşı sırasında neler olup bittiğini soralım. Almanya’da, İngiltere’de, Birleşik Devletler’de saygı duyulan entelektüellerin tipik davranışı neydi? Her iki yakada da savaşın soyluluğunu halkın karşısında sorgulayanlara ne oldu? Cevapların pek farklı olacağını düşünmüyorum. 

 

RB: Said, Antonio Gramsci’yi bir entelektüel modeli olarak gösteriyor. Siz bugün kimleri entelektüel model olarak görüyorsunuz?

 

NC: Benim en etkileyici bulduğum insanlar, genellikle kendi çağlarında tanınmamış ve tarih içinde unutulmuş olanlardır.

 

Eylemlerini ve sözlerini takdir ettiğim ve saygı duyduğum insanlar var. Bunların bazıları “entelektüel” olarak adlandırılıyor, bazılarıysa adlandırılmıyor.

Tercihen “insanları” değil eylemleri, düşünceleri, ilkeleri model almamız gerektiğini düşünüyorum. Hayatının tüm alanlarında, entelektüel veya değil, “model insan” olarak davranan birini hiç duymadım; bunun neden önemsenmesi gerektiğini de anlamıyorum. Sonuçta idollere tapmıyoruz.

Gramsci meselesinde, faşist hükümet [3] onun Said’in tanımladığı şekilde bir “model entelektüel” olduğunda hemfikirdi. Bu yüzden, kendi sözleriyle, “bu beynin çalışmasını yirmi yıl boyunca durdurmaya” karar verdiler. Gramsci’nin söyledikleri ve yaptıkları, onların bu değerlendirmelerinin nedenini açıklıyor; buna rağmen “model entelektüel” terimini onun için ya da başkaları için kullanmaktan kaçınmalıyız.

 

Medyanın Rıza İmalatına Meydan Okumak

 

RB: Demokratik toplumlarda hükümetler eylemlerini vatandaşlarından saklamaya daha fazla ihtiyaç duydukları için, propagandanın bu toplumlarda totaliter olanlardan daha yaygın olduğunu belirttiniz. Manufacturing Consent’te medyanın egemen toplumsal grupların gündemini tesis ettiğini ve savunduğunu kanıtlamaya çalıştınız. Demokrasilerdeki bu baskıyı yıkmak için bir umut var mı? Gerçekçi olarak ne yapılabileceğini düşünüyorsunuz?

 

NC: Demokrasinin ortadan kaldırılmasına cevap, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok adalettir. Tarih, bu alanları genişletmek için verilen sonsuz sayıda ilham verici mücadeleyi, öte yandan acılı geri dönüşleri ve başarısızlıkları kaydeder. Gerçekçi olarak neyin yapılabileceği tarihsel zamana bağlıdır. Bu failler için de geçerlidir.

Genelde, daha büyük fırsatlara sahip olup daha az engelle karşılaşanların, bu hedeflere ulaşmayı kolaylaştırmak için daha büyük sorumlulukları olduğunda hemfikir olabilmeliyiz. Daha özgür toplumlardaki ayrıcılıklardan pay almakta yeterince şanslı olan bizler, bu soruyu sormak yerine cevaplamak için bir şeyler yapıyor olmalıyız.

 

RB: Ayrıcalıklı bir sınıf olarak akademisyenlerin, medyanın mesajlarını eleştirmek için iyi bir konumda oldukları düşünülebilir. Ancak çabalarının birçoğu isteksizce yapılmış gözüküyor. Akademisyenler çoğunlukla, iktidar yapılarının, elit mevkilerini elde tutmaya istekli hizmetçileri midirler?

 

NC: Akademisyenler çoğunlukla kendi mesleklerine ve diğer özel uğraşlarına gömülmüş, ideolojik sistemin işleyişine dair özel bir ilgi duymayan profesyonellerdir. Akademisyenlerin medyanın iletilerini eleştirmek için sarf ettikleri çabaların “isteksiz olduğunu” söylemezdim. Farkında olduğum böyle çabalar nadiren ortaya çıkıyor; çok az akademisyen bu soruya ilgi gösteriyor.

Çalışma saatlerini bir laboratuarda, bir araştırma kütüphanesinde ya da bir derslikte geçiren insanlar her şeyden önce elit konumlarını elde tutmayı ya da geliştirmeyi amaçlayabilirler; bunun için de iktidar yapılarına zımni destek verebilirler. Ya da bunu amaçlamayabilirler. Bazıları, “iktidar yapısının hizmetçileri” olabilirler; ama bu kanıtlanmalıdır. Sanırım, bu pek çok durumda kanıtlanabilir; fakat kanıtlama yükümlülüğü belirli durumlarda bu tezi ortaya atan eleştirmenin omuzlarındadır.

 

RB: Edward Said, entelektüellerin görevlerinden birinin “… insan düşüncesini ve iletişimini sınırlayan steryotipleri ve indirgemeci kategorileri parçalamak” olduğunu iddia ediyor. Bu sizin Manufacturing Consent’te esasen yaptığınızı düşündüğünüz şey mi?

 

NC: Özgür düşünce ve iletişimin önündeki engellerin üstesinden gelecek durumda olan her kim varsa böyle yapmalıdır. En azından şu kadarı açık görünüyor: örneğin, çocuklarına bakan ebeveynler, zanaatçılar, çiftçiler ya da nezih bir hayat yaşamak konusunda ciddi olan herkes.

“Entelektüel” terimi geleneksel olarak bu bağlamda, olağandışı fırsatları olan insanlar için kullanılır ve her zaman olduğu gibi, fırsat, ahlaki sorumluluğu getirir. Dürüst ve onurlu bir yaşam sürmek her insanın sorumluluğudur. “Entelektüel” olarak sınıflandırılacak kadar şanslı olanların, kendi iyi şanslarından kaynaklanan özel sorumlulukları vardır. Said’in tanımladığı görev de bunlara dahildir, kesinlikle önemli bir tanesidir.

Edward Herman’la birlikte yazdığımız “Manufacturing Consent” ticari medyanın yapısının ve kurumsal bağlamının tasviriyle başlar ve bu verili koşullar altında ki bunların tartışma götürür bir tarafı pek yoktur bir medya ürününün nasıl olabileceğine dair oldukça basit bazı mantıksal çıkarsamalarda bulunur. Ardından kitap, bu çıkarsamaları adil ve gerçekten sert bir şekilde sınamak üzere öyle olduğunu umuyoruz seçtiğimiz bir dizi vaka incelemesiyle devam eder. Bu kitapta ve birlikte ve ayrı ayrı yaptığımız pek çok çalışmada özetlediğimiz ampirik verilerin, çıkarsamalara önemli destek sağladığını düşünüyoruz; bunun doğru olup olmadığını değerlendirmek ise başkalarının işidir.

 

Tabii ki bir amacımız var: Okurları “zihinsel özsavunma dersi” olarak adlandırılabilecek şeyi almaya teşvik etmek ve kendilerinin devam edebileceği yollar önermek; başka bir deyişle, kendilerini, insanları, kendi yaşamlarını kontrol edebilen failler olmaktan çıkarıp pasif öznelere dönüştürmeye ve rıza imal etmeye adanmış çabaların altını oymak için insanlara yol göstermek. “Rızanın imalatı” ve “rıza mühendisliği” kavramlarını biz icat etmedik, bu aklınızda olsun. Biz onları medyanın önde gelen isimlerden, halkla ilişkiler endüstrisinden ve akademik camiadan ödünç aldık. Çeşitli yerlerde tartıştığımız şekilde, “rıza imalatının” öneminin dikkate alınması, daha özgür toplumlarda artık merkezi bir tema hâline gelmiştir.

Baskı uygulama kapasitesi azaldıkça otorite ve egemenliğin temeli olarak düşüncenin kontrolüne yönelmek doğaldır. Bu, David Hume’un belirttiği gibi, temel bir hükmetme prensibidir. Bizim işimiz, bir ordu, askerlerin vücudunu nasıl biçimlendiriyorsa, halkın düşüncelerinin tüm ayrıntılarını aynı şekilde biçimlendirmeye çalışanlar karşısında insanlara yardım etmektir. Değilse, kendi kendilerini görevlendiren “sorumlu insanlar”, “vahşi sürüler” tarafından engellenmeksizin dünya işlerini rahatlıkla yürütebileceklerdir: “Vahşi sürüler”, yani halk, iyi yönetilen bir “demokrasi”de marjinalize edilmeli, atomize olmalı ve kişisel sorunlarının içinde boğulmalıdır. Belirtilmeyen ama önemli diğer bir ön kabul ise, “sorumlu insanın” bu yüce statüsüne, otantik iktidara yaptığı hizmet sayesinde ulaştığıdır; bu, eğer bağımsız bir yoldan yürümeyi tercih edecek olurlarsa hayatın derhal keşfedebilecekleri bir gerçeğidir.

 

Demokrasi

 

RB: Birçok röportajınızda, demokrasi için net bir bakış açısı öne sürüyorsunuz: Toplumdaki merkezi kuruluşların halkın kontrolü altında olması. Bunu neden bu kadar önemli gördüğünüzü biraz açar mısınız?

 

NC: Şu aşikâr ki, biz, insanların olabildiğince özgür olmalarını ve kendilerini ilgilendiren kararların alınma aşamasında mümkün olduğunca aktif rol oynayabilmelerini istemeliyiz. Dolayısıyla, bu özgürlüklerin önüne konan kurumsal engellere karşı çıkmalıyız; örneğin, askeri diktatörlükler. Ya da merkezi kurullar tarafından idare edilen devletler. Ekonomik ve toplumsal yaşama hâkim olan sayısız özel güç odaklaşmaları, “kamuoyunu şekillendirip” James Madison’un hatırlanmaya değer tabiriyle hükümetin “araçları ve tiranları” olmalarını sağlayacak araçlara sahipler. James Madison bu tabiri, özel güçlerin saltanat sürmesi hâlinde demokratik deneyim karşısında oluşabilecek tehditler hakkında bir uyarıda bulunurken kullanmıştı. Onun yaşadığı günlerden ve daha da öncelerden bugüne, “demokratik yönetim” üzerine devamlı olarak mücadeleler süregelmiştir.
 
İnsanlar eylemin “katılımcısı” değil de
“rıza imalatının” avukatlarının tavsiye ettikleri gibi söz haklarını periyodik olarak şu veya bu “sorumlu insanlar” kümesine devreden “ilgili seyirci topluluğu” mu olmalılar? Yoksa hakları bu yetersiz sınırları aşmalı mı? Bazen eski güçler yükselişte olabilir, “demokratik yönetim” aşınmaya uğratılabilir; ama entelektüel tarihle ilgili olanlar tahmin edeceklerdir ki, sloganlar maddi içeriklerinden yoksun kaldıkça daha ateşli beyan edilecektir. Bir süredir bu tip bir çağda yaşamaktayız; ancak daha önceden de olduğu gibi, sürecin geri döndürülemez olduğunu söylemek için hiçbir sebep yok. Birçok kez “tarihin sonu”nun geldiği ilan edildi ve de bu tahmin de hep yanlış çıktı.

 

RB: Birkaç yıl önce, röportajlarınızdan birinde John Dewey’in “üretimin hedefi, özgür insan üretmektir” iddiasını lehte alıntılamıştınız. Sizce, bu hedefi gerçekleştirmekte başarılı olabiliyor muyuz?

 

NC: Bazıları için başarısızlık olan şey, diğerleri için başarı olabilir. Bu, onların “demokratik yönetim” mücadelesinde nerede durduklarına bakar. Ya da resmi olarak onaylanan, ancak sürekli olarak görmezden gelinen Evrensel Haklar Bildirgesi bağlamında vatandaşlık, toplumsal ve ekonomik ya da genel anlamda kültürel haklar mücadelesindeki konumlarına…

Şu anki gerileme dönemi dışsal iktidarın emri altında, “moda tüketimi” ile bireysel ve toplumsal yaşamın belirlenme sürecine katılımdan çok “vahşi sürü” kullanımına karşılık gelecek diğer “yüzeysel şeylere” sapmış “insan üretimi” hesabına başarılar kaydediliyor. Ancak bunu başardığı ölçüde, “özgür insan üretmekte” başarısız oluyor. “Bizim” başarılı mı yoksa başarısız mı olduğumuz, kim olmayı seçtiğimize bağlı.

 

Üniversiteler

 

RB: Üniversitelerin özellikle de ABD’dekilerin muhafazakâr doğasından bahsediyorsunuz ve buna örnek olarak modern dilbilimin, akademinin önde gelen merkezlerinden çok uç bölgelerde gelişmiş olmasını gösteriyorsunuz. Üniversitelerin, statükonun uşaklarından daha fazlası hâline gelebileceğini ümit ediyor musunuz? Sizce, en iyimser düşüncelerinizle, demokratik bir toplumda üniversitelerin veya öğretim elemanlarının rolü ne olabilir?

 

NC: Bildiğim kadarıyla, ABD’deki üniversiteler diğer ülkelerdekilere nazaran otorite ve katı doktrinler tarafından daha az sınırlandırılıyor. Fakat cemiyetlerin “kendilerini koruma” ve meydan okumalara direnme eğilimi göstermelerini ummak da doğal olacaktır. Eğilimler, birkaç yüzyıldan beri var olagelen bu tarz meydan okumalara karşı koyarak ayakta kalan ve gelişen doğa bilimlerinde oldukça etkisizdir. Dolayısıyla, en iyisi bu tarz meydan okumaları yüreklendirmek.

 

Politik ve sosyoekonomik alanlarda statükoya hizmet etmek ise farklı bir mesele. Öğretim elemanlarının veya üniversitelerin oynayabileceği rol için, önceden bahsettiğim su götürmez gerçeklerden ve bu gerçeklerin dar kapsamlı entelektüel uğraşlardan daha geniş toplumsal ve gelecek nesilleri ilgilendiren meselelere kadar çeşitli alanlara uygulanmasından başka söyleyecek bir şey bulamıyorum. Spesifik toplumsal meselelerle ilgili, su götürmez gerçeklerden çok daha farklı olarak söylenebilecek bir sürü şey vardır. Bu söylenenler de dolayısıyla önemli ve aynı zamanda tartışmalıdır. Bu bizi, maalesef, burada birkaç kelimeyle ciddi olarak ele alamayacağımız, yüksek derecede önem arz eden belirli konulara götürecektir.

 

RB: Birkaç yıl önceki bir röportajda, “iktidarın toplum içerisinde gerçekte nasıl işlediğinin halk tarafından fark edilmesinin önüne geçecek bir mistifikasyon ağı yaratmakla, kurumların açıkça akademik bilgiyi kullandığını” belirtmişsiniz. Sizce bu tarz mistifikasyon ağlarının yaratılması sürecinde akademisyenlerin rolü nedir?

 

NC: Bu gözlem çok daha genel ve ben bunu kesinlikle onaylayamam. Bu, ana akım akademisyenlerle ilgilidir. Çok ünlü bir siyasalbilimci, yirmi yıl önce yazdığı kült hâline gelmiş American Politics kitabında “ABD’deki iktidarın mimarları, hissedilebilen fakat görülemeyen bir kuvvet yaratmak zorundadır” der. Sebebi ise şudur: “İktidar karanlıkta kaldığı sürece güçlüdür; gün ışığına çıktığında buharlaşmaya başlar” (Samuel Huntington).

Kitap yayımlandığı sırada bilimsel bir mecmuada çıkan röportajında Samuel Huntington, akademisyenlerin ve başkalarının ABD dış politikasının kökleri hakkındaki yalancılığına dair çok iyi bir örnek vermiştir: “Siz bir işgali veya bir askeri hamleyi, savaştığınız düşman Sovyetler Birliği imiş şeklindeki bir yanlış algılamayı yaratacak şekilde pazarlamak zorunda kalabilirsiniz. ABD’nin, Truman Doktrini’nden bu yana yapmakta olduğu şey de budur.”

Bu, açık sözlü ve dürüst bir saptama. Bilimsel çalışmanın birçok alanına dair örnekler içeren kapsamlı eleştirel çalışmalar var. Birçok olayı bizzat kendim tartıştım. Aynı zamanda kamuoyu karşısına örülen bu tarz mistifikasyon ağlarını çözümleyen akademik çalışmalardan da çoğu zaman yararlandım ve alıntılar yaptım. İnandırıcı olmak mevzuunu bir yana koyarsak, kesin doğruluk derecesine sadece yaklaşacak örnekler bile bulmak, tartışmanın sınırlarını çok daha ileri götürmeden imkânsız gözüküyor. Önceden söylemiş olduklarımı yine de tekrar vurgulayayım: ABD, bu bakımdan kesinlikle olağandışı değildir; hatta ortalamadan oldukça iyi bir sicile sahip olabileceğinden korkuyorum. 

 

RB: İvan İlyiç, uzmanlık konumuna başvurarak diğerlerini yetkisizleştiren “güçsüzleştirici uzmanlıklardan” ya da gerçekten güçsüzleştirici uzmanlardan bahsediyor. Elit uzmanları ve daha da geniş olarak akademisyenleri, hangi dereceye kadar Amerika’daki statükoya meydan okumaktan ziyade onu güçlendiren bürokratlardan [4] meydana gelen “yeni bir sınıf” olarak değerlendiriyorsunuz?

 

NC: Güçlülerle işbirliği yaparken bilimin adını ağızlarından düşürmeyen, akademisyenleri de içeren bu entelektüellerin “yeni bir teknokratlar sınıfı” hâline geleceği, 19’uncu yüzyılda modern entelijansiyanın oluşum safhasının henüz başında Bakunin tarafından tahmin edilmişti. Tahminleri genel olarak gerçekleşti diyebiliriz. Bazılarının, halk devrimi yoluyla devlet gücünü ele geçirmeye çalışacağını, bunu takiben tarihin en beter tiranlıklarından biri olan “Kızıl Bürokrasi”yi kuracağını tahmin etmişti. Bunun yanı sıra başkalarının da iktidarın başka yerde yattığını göreceğini ve Dünya Bankası jargonuyla  “teknokratik yalıtım” içersinde işlevlenme hakkını talep edecek gizleyiciler, “güçsüzleştiriciler” ve yöneticiler hâline gelerek iktidarın avukatlığını yapacaklarını tahmin etmişti. İkisi de gerçekleşti.

Ben, her halükârda, kurumlar değiştikçe ve geliştikçe doğal olarak değişen bu usullerde bir miktar yenilik olduğu şeklindeki çıkarımı sorgulayacağım. Isaiah Berlin, Bakunin’in “Kızıl Bürokrasisi”nin entelektüellerini “laik ruhban sınıfı” olarak tarif ediyor ve erken zamanlardaki dini ruhban sınıftan farklı olmayan işlevlerinden bahsediyor. Pascal, nefret ettiği Cizvit entellektüellerin pratiklerine dair yaptığı sert yorumda hırçın bir dille bu işlevleri tarif ediyor. Sıraladığı bu pratikler arasında, kutsal metinlerin, servet, iktidar ve ayrıcalık kazanmak için yeniden yorumlanmasına dayanan bir rıza imalatı aracı olarak kullanıldığı “yorumun faydası” iddiaları da yer alıyor. Berlin’in gözlemi oldukça doğru ve Amerika’ya da uyuyor. Önceden belirtilen sebeplerden ötürü: Rus bürokratlar ve hükümet dairesi başkanları, en azından, korkuyu hafifletici neden sayıyorlardı.

Genellikle, resmi düşmanımızın gözündeki zerreyi kolaylıkla fark ederiz ve onu etkili bir belagatle, dürüstmüş pozlarında suçlarız; ama kendi gözümüzdeki kütleyi fark etmek daha zordur; fakat ya da daha doğrusu, çünkü onu fark etmek ve ortadan kaldırmak temel ahlaki zeminde ve genelde, doğrudan insani neticeleri bakımından çok daha önemlidir. Entellektüeller, tarihsel olarak bu görevlerin gerçekleştirilmesinde önemli roller oynamışlardır; İlyiç de, bilimsel uzmanlık ve spesifik bilgi üzerindeki hak iddialarının sıklıkla birer araç olarak kullanıldığı gözleminde haklıdır. Böyle özel bir ehliyete gerçekten hakkıyla sahip olanların, anlaşılan şeylerin limitlerinin neler olduğunun toplumun geneline açıkça anlatılması gibi belirli bir yükümlülüğü vardır. Bu limitler, insani meseleler için önemleri bakımından çoğunlukla çok dardır. 

 

Eğitim

 

RB: Değişik eğitim modelleri olduğundan bahsettiniz. Kitlesel eğitimin uysallık üretebildiğini söylüyorsunuz. Günümüzde büyük devlet üniversitelerinde yaşanan şey bu mu? Bağımsızlık ve yaratıcılık odaklı bir eğitimin nerede yer aldığını düşünüyorsunuz?

 

NC: Yine, kitlesel eğitimin kısmi olarak Ralph Waldo Emerson’un, kitlesel eğitim taraftarlarını esinlendiren seçkinlerin korkularını işlediği paradosinden alıntı yapacak olursak “onları boğazımızdan uzak tutabilmek için eğitmek” ihtiyacından kaynaklandığını belirtmekle hiç de orjinal bir şey yapmış olmuyorum. Daha genel olarak, genişleyen tarım sektöründe bağımsız çiftçiler uysal işçilere dönüştürülmek için eğitilmeliydiler. Onların kafasından ücretli işçiliğin kölelikten farklı olmadığı inancı gibi şeytani düşünceleri çıkarmak gerekliydi. Bu, yakınçağda da devam ediyor, şimdilerde bazen devlet eğitimine saldırı şeklini alarak…


Sosyal güvenliğe saldırı da benzer bir güdüden kaynaklanıyor. Sosyal güvenlik, “rasyonel servet artıcıları” olmaktan başka fonksiyonlar gösterip diğerlerine karşı şefkatli olmamız gerektiği kavramına dayanmaktadır.

Eğer devlet eğitimine karşı seçkinlerin zaman içerisinde gösterdiği tavırlara bakacak olursak, basit formüllerin açıklayıcı olmaktan çok uzak olduğunu görürüz. Çelişen eğilimler vardır. Bilimde, özellikle büyük devlet üniversiteleri, yaratıcılığı ve bağımsızlığı teşvik etmede aktif rol oynamak zorundalar; aksi takdirde ürünler solacak ve onlarla birlikte servet ve iktidar arzuları da…

En azından kendi deneyimlerime göre, devlet üniversiteleri yaratıcılığı ve bağımsızlığı teşvik etmekte geri kalmıyorlar ve hatta genelde tersi gerçekleşiyor. Yaratıcılık ve bağımsızlık vurgusu eğitim sistemindeki direnişin hanesinde yer alıyor ve başarılı olmak için nüfusun büyük çoğunluğunun ihtiyaçları ve meseleleriyle birleştirilmeleri gerekiyor. İnsan onları her yerde bulabilir.

 

Gelecek

 

RB: Sizce akademi için umut var mı? Örneğin, MIT [5] için umudunuz var mı? Daha genelde, Amerikan üniversiteleri için? Gerçekçi bir şekilde baktığınızda kendinizi de uygun gördüğünüz kategoriye koyarakyazarların, şairlerin, akademisyenlerin ve aktivistlerin önümüzdeki on yılda akademi içinde ve dışında neler başarılabileceğini düşünüyorsunuz?

 

NC: Sözünü ettiğiniz kategorilerdeki entelektüellerin tarihte eşi olmayan, olağandışı ayrıcalıklar yaşamakta olduğunu düşünüyorum. Akademik dünyada baskının, hainliğin, sahtekârlığın, marjinalleştirmenin ve dışlamanın çirkin örneklerini bulmak yeterince kolay. Ancak, karşılaştırmalı standartlara göre kısıtlamalar oldukça sınırlı. Muhalifler, eski günlerde Kremlin’in hakimiyet alanında olduğu gibi hapse atılmıyorlar. Washington’un hakimiyet alanında olduğu gibi, beyinleri hüküm süren süper güç tarafından havaya uçurulmuyor Amerika’da özel bir ilgi uyandırmasa da, kendimiz hakkında bir şeyler öğrenmeyi seçiyorsak, bakabileceğimiz birçok örnekten biri. Kaç eğitimli Amerikalı El Salvador’da alçak suikastlere kurban giden Cizvit entelektüellerinin en azından isimlerini hatırlayabilir ya da onların yazdıklarını nereden bulabileceğini bilir? Cevaplar, özellikle düşman topraklardaki benzerlerine olan tutumlarındaki çarpıcı ve tarihsel olarak tipik olan tezat ortaya konduğunda açıklayıcı olur.



Olağandışı ayrıcalıklarıyla, Batılı entelektüeller, gerçekten de büyük işler başarabilir. Sınırlar, nesnel şartlardan çok arzular tarafından şekillendiriliyor ve insani arzulara dair yapılacak tahminler değersiz olacaktır.

 

RB: Siyasete angaje olmuş bir üniversite için önereceğiniz vizyon ne olacaktır?

 

NC: Kişisel olarak, “siyasete angaje olmuş bir üniversite” fikrinde otuz yıldan fazla bir zaman önce, protesto ve direnişin dorukta olduğu zamanlarda yazmış olduğum yazılarda (ve tekrar For Reasons of State’te yayımlandılar) ortaya koyduğum sebeplerden ötürü tereddütlüyüm. O zamanlar, modern sistemin ve klasik liberalizmin kurucularından Wilhelm von Humbolt’un tarif etmiş olduğu üniversite kavramından çok zor yararlanabileceğimizi düşünmekteydim. Bu, ideallerin değişen şartlara tabii ki adapte edilmesi gerekmesine rağmen bana bugün de doğru geliyor.

Üniversitedeki bireyler öğrenciler, öğretim görevlileri, personel politik olarak anagaje olmayı tercih edebilirler ve özgür bir üniversite de bunların doğal seçimler hâlini aldığı bir ortamı teşvik etmelidir. Üniversiteler özgür ve bağımsız olabildiği ölçüde “düzen bozucu” olacaktır; şöyle ki: iktidarın hâkim yapıları ve bu yapıların ideolojik destekleri, ciddiye alındıkları her yerde doğa bilimlerince beslenen karşıt tutumlara mukabil eleştiri ve meydan okumayla karşı karşıya kalacaktır.

 

Fakat bu, üniversitenin bir kurum olarak “siyasete angaje” olması gerektiği manasına gelmez. Düşünsel ve eylemsel angajmana ciddi olarak olanak vermek ve bu tip olanaklara serbest ve bağımsız ulaşımı teşvik etmek başka şey, üniversitenin kendisinin, bir kurum olarak doğru konsensusun gerçekleşeceği, oldukça dar kapsamın ötesinde angaje olması başka şey… Bu tip bir angajman, kafalarda sorular da oluşturacaktır. Bu iki eğilim önemli açılardan karşıtlıklar taşıyor. Bu akılda bulundurulması gereken bir ayrım; ne var ki, sürekli olarak ortaya çıkan problemler ve ikilemler çözülmeyi bekleyenlerdir. 

 

_______________________

1 Şiddete karşı olan, ayinlerinin çoğu sessizlik içinde geçen bir Hıristiyan mezhebinin üyesi (ç.n.).
2 Sovyetler Birliği’nde bürorasinin ayrıcalıklı üyeleri (ç.n.).
3 The Fascist Government, 1922’de İtalya’da kurulan hükümet (ç.n.).
4 (İng.) Apparatchik: Sovyet bürokrasisi üyesi (ç.n.).
5 Massachusetts Institute of Technology: Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (ç.n.).»

 

*

Nasıl? Yaşadığımız süreci anlamada, açıklamada hayli yararlı bir söyleşi değil mi? Yukarıda, bunun ‘ne zaman yapıldığını öğrenemediğim bir söyleşi’ olduğunu söylemiştim; ne önemi var? Devran hep ol devran… Zaman ilerliyor ama olup bitenler yenilenip duruyor; hem de gelişen teknolojiden yararlanarak daha ve daha büyük etkilerle, yıkımlarla…

 

*   *   *

Güncelleme:

 

Yukarıdaki yazıyı 9 Ağustos 2010 tarihinde yazmış, aynı gün bu alanda yayımlamıştım; ancak, 27 Ocak 2011’de sunucuda meydana gelen aksaklık sonucunda yazılarımın tamamı silinmişti ve bu yüzden de bu yazıyı 28 Şubat 2011 günü yeniden yayımlamak zorunda kalmıştım. Şimdi ise, içinde bulunduğumuz durumlar, onu bir kere daha ortaya çıkarmaya yöneltti beni. Ancak, bu sefer küçük bir güncelleme yaptım: başlıkların yerlerini değiştirdim, üstbaşlığa ‘Bir Tekrar:’ sözünü ekledim, pek uzun olan yazıyı biraz daha kolay okunur hâle getirmeye çalıştım. Ve hemen şunu da söyleyeyim, aşağıda dipnotta sıralayacak olduğum köşklerin arasında Çankaya Köşkü de var; ama bugün bu yerin ‘tarihsel miras olma’ özelliği sıyrılıp atılmış durumda üzerinden… Peki, aydınlar bu konuda sorumluluklarını yerine getirebildiler mi? Ya üniversiteler?… Bu soruların yanıtlarını okurların değerlendirmelerine bırakıyorum.

  

 

İnal Karagözoğlu

20 Nisan 2015

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

 

______________________

* İngilizcenin içine dalmış olanlar daha iyi bilir, ‘kiosk’ sözcüğü bu dile –ve kimi dillere de– Osmanlılar yoluyla geçmiş. Aslı Farsça… Köşk yapma işi Selçuklular’la başlamış; ama, öyle görkemli yapılar değilmiş onlarınki; daha çok camilerin bir eklentisi konumunda küçük yapılarmış. İşin tadı sonra sonra çıkarılmaya başlanmış: Çinili Köşk, Bağdat Köşkü, Av Köşkü, Camlı Köşk, Kuşluk Köşkü, Pembe Köşk, Çankaya Köşkü, … Aklımızda canlanan erişilmez yapılar yani…

 

‘Köşk’ sözcüğü, şimdi de sayısal teknolojinin elinde bambaşka bir anlam kazanmış bulunuyor: teknolojik gelişmenin bir ürünü olarak bir ‘bilgisayar donanımları bütünü’ne ‘kiosk’ deniyor. Kiosk’lar, bu yeni işlevleriyle birer etkileşimli bilgisayar düzeneği olarak pek çok alanda hizmet vermekte; ilki, 1977’de ABD’de Illinois Üniversitesi’nde geliştirilmiş. Bazı ülkelerde, hafif yiyecekler-içecekler, gazete vb. şeyler satılan büfelere de ‘kiosk’ denmekte.

 

Sonuç olarak, yeni baskı sözlüklerde ‘gösteri istasyonu, bilgisayar köşkü, bilköşk’ vb. karşılıklar verilen ‘kiosk’ sözcüğü dilimize bu yeni anlamıyla İngilizceden gelmiş bulunuyor. Hoş gelmiş…

 

‘Köşk’ten günümüzün ‘kiosk’larına… Uzun bir yolculuk… İranlılar’dan aldığımız ‘köşk’ sözcüğünün dönüp dolaşıp dilimize bu kez de Amerika üzerinden ‘kiosk’ olarak girmesi kader mi?

 

Not: Kendilerine ulaşamadığım Sayın İlke Uğur ile Ozan Uysal’a teşekkürlerimi sunuyorum. İK

 

© 2005 İK

 

 

Anahtar sözcükler: akademisyen, aydın, doğru, entelektüel, etki, kamusal, kiosk, köşk, Noam Chomsky, sorumluluk, teknoloji, teknolojik, üniversiteler, yalan, yıkım

 

  

707 | Günlük | Her Açıdan | 200415

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.