Yüz Yıl + 11 Yıl…

Değişen?

 

 

Dün Facebook sayfalarında dolaşırken uzakta kalmış değerli bir tanıdığımla, sigorta sektöründen Ayşe Taylan’la karşılaşıverdim; sayfama buyurmuş, yıllar öncesinden bir yazımı hatırlatıyordu eşe-dosta: “Eskileri karıştırırken, Sigorta Dünyası dergisinin Mayıs 2004 sayısında İnal Karagözoğlu’nun dilimiz üzerine değerli bir yazısına rastladım. Buyurunuz.” Beklenmedik yerde, bekleklenmedik şekilde ne onurlandırıcı bir merhaba…

 

Ayşe Hanım’ın bu güzel sürprizi, elbette bana da o ‘Yüz Yıl Öteden…’ yazımı hatırlatacaktı. Aradım buldum; Sigorta Dünyası’nın Mayıs 2004 sayısında yayımlanmıştı ama aslında 2003’ün son günlerinde yazmıştım onu. Benin bu İlgilik daha o günlerde yoktu, dolayısıyla yazı burada yayımlanmadı, ama başka başka yazılarda kullandığım yerleri oldu. Ve işte şimdi de Sayın Taylan’ın sayesinde buraya alıyorum:

 

 

“(Efendiler!) Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” –Gazi Mustafa Kemal (Yazımı, Atatürk’ün bu sözleriyle onurlandırmak istedim; bu kısım yazının özgün biçiminde yoktu. İK [Fotoğ., Yunus Hacettepe Edu Tr kaynağından])

 

«Yüz Yıl Öteden…

 

Çetin Altan aktarıyor, Dil Kurumu’ndan bir uzman, “İngilizce öğrenmeden büyük kentlerimizde yaşamak zorlaşıyor” demiş. Başta kalemi olanlarımız, hepimizin önde gelen ödevlerinden biri Türkçemizdeki bu gidişin adını koymak, biri de dilimize sahip çıkmaktır.

 

Şemseddin Sâmi kimdir, diye bir soru sorulsa, verilecek yanıtlar, korkarım, onun bir yazar olduğundan pek öteye gitmez. Şemseddin Sâmi’yi, “Taaşşuk-u Tal’at ve Fitnat” adlı romanın yazarı diye anımsayanlar da belki çıkabilir. Son dönemin çoksatar yerli roman okurları arasında, bu yapıtın, yazınımızda roman türünde Batılı yöntemle yazılmış ilk örnek sayıldığını bilen kaç kişi vardır? Ve okuyan!?…

 

1850’de doğan ve 54 yıllık olağanüstü verimli bir yaşam geçiren Şemseddin Sâmi, yalnızca Talat ile Fitnat’ın aşkını anlatan romanın yazarı değildi; o, her şeyden önce bir Türk dili tutkunuydu. Öyle ki, ona göre, dilimize “lisân-ı Osmânî” denmesi yanlıştır; çünkü, ulusumuzun adı Türk’tür. Ve, “bu ad, bağlı olmakla övünülecek bir büyük ulusun adıdır.” Bu düşüncesine uygun olarak da, Şemseddin Sâmi, 1901 yılında yayımladığı iki ciltlik sözlüğüne “Kaamûs-u Türkî” (Türkçe Sözlük) adını vermiştir. Şemseddin Sâmi, bu ad konusunda şöyle diyordu:

 

“Bu kitabın, nice kullanılan Arapça ve Farsça sözcük içermesine karşın ‘Kaamûs-u Türkî’ adıyla adlandırılmasına itiraz edenler belki bulunur. Ancak, dilimiz Türk dilidir. Bu dille ilgili sözlüğe de daha başka ad düşünmek saçmadır.”

 

Şemseddin Sâmi’nin şu görüşleri, sözlüğünü adlandırmadaki seçimini çok daha anlaşılır biçimde açıklıyor:

 

● Yazın’ın (edebiyatın) yaratıcı ve güzel yapıtlar vermesi, dilin düzeltilmesine ve yabancı etkilerden, özellikle Arap ve Fars etkilerinden kurtulmaya bağlıdır.

 

● Dilimiz güzel dildir. Söylediğimiz gibi yazsak ve o söyleyiş ile o söyleyişin kuralları içinde dilin iyileştirilmesine çalışsak, dilin güzelliğine uygun olan yetkin bir yazına sahip olacağımıza kuşku yoktur.

 

Çok doğaldır, Şemseddin Sâmi, dille ilgili yabancı etkilerden de söz eder, dikkati, Türk dilini gölgelemiş olan Arapça ve Farsça sözcüklere çeker. Bakınız, Türkçe sözlüğünün “ifade-i merâm”ında (önsözünde) neler diyor:

 

“Gerçekte epey geniş ve zengin olan Türkçemiz, çoğu sözcüklerini yitirmiş, Arapça ve Farsça’dan sözcüklere başvurmadıkça bir şeyi anlatamayacak denli dar ve sözcüklerin kökleri ve türevleri anlaşılmayacak biçimde sıradan halkın söyleyişine uyan bir dil durumuna gelmiştir.”

 

Ve Şemseddin Sâmi, yine o önsözde, sözlüklerin, ulusların hazinesi oluğunu da söylüyor. Ona göre, sözcükler, birtakım dilbilgisi kurallarına bağlıdır ve dili, bu kurallara göre işleyerek oluşturur. Yine ona göre, sözlüğü ve dilbilgisi kuralları yazılı olmayan bir dil hiçbir zaman yazınsal bir dil olamaz; çünkü, bu iki kitap, yazın’ın ana öğesidir; yazın, ancak bunların yardımıyla oluşturulabilir. “Dilin yozlaşmasına karşı bir set yerini tutacak da bu iki kitaptır. Yetkin bir sözlüğü olmayan dil, doğal varlığı demek olan sözcüklerini günden güne yitirerek kendi varlığıyla bir şey anlatamayacak denli dar olur ve doğru dürüst bir dilbilgisi kitabı olmayan dil, doğru söylemeyi sağlayamayıp gittikçe yanlış söylenir ve sonunda büsbütün yanlış bir dil durumunu alır.”

 

Öte yandan Şemseddin Sâmi, sözlükçülüğümüz için yazım, noktalama ve kısaltmalar konularında yeni ve çağına yaraşır yöntemler de getirmiştir. “Usûl-i Tenkıt ve Tertîb” (Noktalama Yöntemi ve Düzenleme [Noktalama İmleri ve Örnekler]) adlı çalışması ise, konusunda dilimizde bir ilktir. Dilimizin kökenine ilişkin araştırma ve incelemeler de yapmış olan bu büyük Türk dili tutkunu, Türkçe ve Osmanlıcadan başka yedi dil biliyordu: Arapça, Arnavutça, Eski Yunanca, Farsça, Fransızca, İtalyanca, Rumca.

 

Vurgulamadan geçemeyeceğim, Şemseddin Sâmi’nin kısa bir özetini aktardığım bu görüş ve düşünceleri, döneminin aydınları için yeni ve şaşırtıcıydı.* 

 

*   *   *

Günümüze bakarsak…

 

Önce, Çetin Altan’ın “‘En büyük biziz, başka büyük yok’…” başlıklı yazısından birkaç alıntı (21.11.2003, Milliyet):

 

“Şimdi, üyesi olmayı çok istediğimiz Avrupa Birliği de kalkmış, alfabemize q, w, x harflerini de eklememizi istiyor.

 

Biz zaten 1928'de, kullanmakta olduğumuz Arap alfabesinden vazgeçip onların kullandığı alfabeyi, yani Latin Alfabesi’ni aldık.

 

Avrupalı olmak, çağdaş olmak için nelerimizi nelerimizi değiştirmedik ki?…”

 

*

“Bu arada Fransızcadaki ‘100’ anlamına gelen ‘cent’ ile, ‘olmayan’ anlamına gelen ‘sans’ sözcüklerini de -okunuşları aynı olduğu için- birbirine karıştırıp, otellerdeki numaralı oda kapılarından ayırmak amacıyla üstüne ‘00’ yazılan helalara ‘yüz numara’ dedik ama, bu tür ufak tefek hatalar, Avrupalı olma çabalarımızın üstüne asla gölge düşürmedi…”

 

*

“Şimdi kalkmışlar, alfabemize q, w, x harflerinin de eklenmesini istiyorlar…

 

Oysa bizim, bu harfleri de büyük kentlerimizde kullanmakta olduğumuz ortada…

 

Vaktiyle Fransa'nın etkisindeyken, şimdi ABD'nin, yani İngilizcenin etkisine girdiğimiz için de hela kapılarının üstüne ‘00’ yerine ‘WC’ yazmaya başladık, ‘water closet’ anlamına…

 

Dil Kurumu üyesi bir uzman, duruma daha da açıklık getirdi:

 

İngilizce öğrenmeden büyük kentlerimizde yaşamak zorlaşıyor, dedi.”

 

*

“Yüz yıl sonrasını düşünebiliyor musunuz?

 

Çağdaşlıkta kimbilir hangi düzeylere geleceğiz…”

 

Melih Aşık da “Açık Pencere”sinden şöyle seslendi: “Son terör saldırısındaki iki hedeften biri, malum, HSBC’nin genel müdürlük binasıydı… Yani Türkçe okunuşuyla ‘He Se Be Ce Bankası’… Ama hayır! Daha saldırının ilk anından beri TRT hariç bütün kanallarda bankanın adı ‘Eyç Es Bi Si’ olarak okundu. AB İlerleme Raporu’nda q, w, x harflerini kullanmamız öğütlendi diye ortalık ayağa kalktı… Bir yandan da İngiliz Alfabesi’ne bir sevgi, bir sevgi…” (23.11.2003, Milliyet)

 

Altan ile Aşık’ın saptamaları, dildeki yeni gidişin ne yönde olduğuna ilişkin pek çok göstergeden yalnızca birkaçı. Yabancı dillerin etkilerinden, özellikle de Arapça ve Farsçanın etkilerinden kurtulma çabaları güzel sonuçlar vermekteyken Şemseddin Sâmi’den yüz yıl sonra gelinen nokta ne acı!…

 

Şemseddin Sâmi’nin, “yetkin bir sözlüğü olmayan bir dilin, doğal varlığı demek olan sözcüklerini günden güne yitirerek kendi varlığıyla bir şey anlatamayacak denli darlaşacağını” söylediği yıllarda, evet, dilimizin, “işte yetkin bir Türkçe sözlük” denecek bir sözlüğü yoktu. Şimdi öyle mi ya? Kimi noksanlıklardan söz edilebilirse de, dilbilgisi bakımından da büyük adımlar atılmış olduğunu yadsıyabilir miyiz? Okumuşluğumuz? Eh işte… Hiç yoktan iyidir… Peki, sözlük ve yazım kılavuzu kullananların, bunları el altında bulunduranların, bir sözcüğün anlam ya da yazımını merak edip bu kaynaklara bakanların oranı? Bu işi yapma sıklığı?

 

*   *   *

Sözlükçülüğümüzün babası Şemseddin Sâmi yüz yıl ötede acılar içinde…

 

Başta kalemi olanlarımız, hepimizin önde gelen ödevlerinden biri Türkçemizdeki gidişin adını koymak, biri de dilimize sahip çıkmaktır.»

 

*

2003’ten bu yana geçen yıllar Türkçe için hiç güzel şeyler getirmedi. Bütünü oluşturan öğeler o bütünden hiç soyutlanabilir mi?

 

 

İnal Karagözoğlu

19 Ekim 2014

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

 

_________________

* Şemseddin Sâmi’ye ilişkin bilgiler için, Agâh Sırrı Levend’in Şemseddin Sâmi, Kemal Bek’in Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi, Doğan Kardeş Yayınları’nın Yeni Hayat Ansiklopedisi adlı yapıtından yararlandım.

 

© 2014 İK

 

 

Anahtar sözcükler: boyunduruk, dil, istiklal, Türkçe, sözlük, sözlükçülük, Şemseddin Sâmi, ülke, yazım, yazım kılavuzu, yetkin

 

 

682 | Dil Yazıları | Her Açıdan | 191014

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.