Cumhurbaşkanını Seçme Yolunda

Lozan’ı Anlamak…

 

 

Doksan bir yıl olmuş; ‘dostlarımız’ dışarıdan ‘biz’ içeriden bir türlü silemedik gitti… Lozan Barış Antlaşması… Batılı sömürgenlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin hiçbir biçimde hazmetmemiş oldukları, boğazlarında kalmış olan belge… İşte 91’inci yılına da ulaştı. Ne de dayanıklıymış… Bundan sonrası yurtseverlere kalmış bir belge. Var olma ya da yok olma…

 

Lozan Barış Antlaşması, varlığımızın belgesi. Yok edilmesi, tarihten silinmesi için az şey mi yapıldı? Cumhuriyetimizle hesaplaşma çabaları, onun kazanımlarına sırt çevirmeler… Buna, hukukta yozlaşma, ahlakta çökmeler, yüzsüzlükler, eğitim-öğretimin milliliğini yok etme, ulusal güvenliği felç etme, temel kurumları itibarsızlaştırma çabaları, ‘demokratikleşme’ lafları, sağlıksız ekonomi (Gümrük Birliği, AB masalı, üretimsizlik, tarımda çökmüşlük, özelleştirme hikâyeleri, borç batakları), açılım hikâyeleri (ırksal söylemler, saflaştırmalar, ötekileştirmeler), din bezirgânlığı, dış politikada çuvallamalar, el âleme karşılıklılık ilkesine pek de uymayan taşınmaz satışları, bilimsel araştırmalara ayrılan payların cüceleşmesi, devletin temel görevlerinde yetersizlikler, YÖK, sol’da aymazlık, muhalefette ilkesizlik ve beceriksizlik, ‘yeni’ fetişizmi, Osmanlılılık hayalleri, BOP’la muhabbet hâlleri, ‘mütareke basını’ hâlleri, .. ve daha nice saymakla bitmez olumsuzluklar destek veriyor, eşlik ediyor… Lozan Barış Antlaşması’nın silinmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması demek. Asıl hazmedilmeyen de bu devlettir ya aslında… 

 

Lozan, Cumhuriyetimizi kuranların, ülkemizi parçalamak isteyen düşmanlara karşı kazandığı savaşı taçlandıran siyasi bir zafer değildir sadece; Lozan, o düşmanların destekleyicileri olan iç düşmanlara karşı da kazanılmış bir zaferdir.

 

*

Yazımı, altı yıl önce bu sayfalarda paylaştığım bir konuşma metnini bir kez daha vererek bitireceğim. Lozan Barış Antlaşması’nın başmimarı İsmet Paşa’nın (İnönü) bir konuşmasının son bölümü bu… Paşa, Büyük Millet Meclisi’nin Lozan Barış Antlaşması’nı görüşmek üzere 23 Ağustos 1923 tarihinde yaptığı toplantıdaki konuşmasını şu sözlerle bitirmiş:

 

“Efendiler!

 

Bu memleketin menabii ne kadar kuvvetli, ne kadar mebzul olduğunu bizden daha iyi bütün dünya bilir. Kabil-i tasavvur mudur, erişilmez hedeflere varmak için vesaitsizliğe, maddi müşkilata galebe eden bir memleket ve bir millet altın hazineleri üzerinde otursun, mahza, kapısını açmayı bilmemek yüzünden fakir ve ıztırabı kabili tedavi olmasın? Aslolan nokta, menbaın kendisine malik olup olmamaktır. Eğer memlekette menba-ı kuvvet, menba-ı servet, menba-ı inkişaf yok ise bunu yaratmak kimsenin elinde değildir. Herhangi bir taş parçası demir yapılamaz. Fakat eğer bu kuvvet varsa, eksik olan, bunu inkişaf ettirmek için ilimdir, tecrübedir, melekedir, zamandır ve bunların hepsi kudret-i beşer dahilinde olan avamildir ve bunların hepsi, gayrikabil-i tasavvur müşkülatı iktiham etmiş olan, bütün dünyaya karşı siyasi ve harbi mücadelesinde ispatı mevcudiyet etmiş olan bir milletin takati haricinde değildir. Âtiye kemal-i emniyetle bakıyoruz. Bizim nüfusumuzu, hayatımızı en yüksek seviye-i medeniyeye çıkarmak için her türlü menabi ve vesait vardır.

 

Efendiler!

 

Bu vesait ve menabii işletmek için, milletin büyük bir âtiye doğru yürümesi için imkân veriniz. Sulh devresi gelmiştir. Tarif ettiğim güzel, mukaddes, her türlü şerait-i hayatiyeye malik vatanın inkişafını temin etmeye derhal başlamak zamanı gelmiştir. Milletin asıl vazifelerini ifa etmek, unsur-u sulh ve müsalemet, âmil-i terakki ve medeniyet olmak için istidat ve kararına yol gösteriniz.

 

Arkadaşlar!

 

Hedefe varmak için evvela hedef vazıh ve berrak bir surette malum olmak lazımdır. Yanar-döner bir ışık, bulutlar içerisinde meşkûk hedefler arkasında koşanların ilk müşkilat karşısında ayakları sürçer. Berrak ve mühim bir hedefe varmak için de bunun dümdüz olduğunu, her türlü müşkilattan azade bulunduğunu zannetmek büyük gaflettir.

 

Büyük hedefin yolu sabır ve sebatı tüketecek zannolunan büyük müşkilat ile malidir. Varacağım nokta mecmua-i milelde en yüksek seviye-i terakki ve temeddündür. Gerçi fakir ve harabız. Fakat altın hazineleri içinde oturuyoruz. Yarın veya öbürgün behemehal bunları açabilir ve behemehal açmak mecburiyetindeyiz. Açmak için vasıta, takat-i beşer harici değildir. Ve semadan da inecek değildir. Bu vasıta muayyen bir hedefe doğru yılmayarak mütemadiyen çalışmaktır. Ve bu yol her milletin yürüdüğü terakki yoludur. Artık iş zamanı gelmiştir.

 

Muhterem vekiller!

 

Mücadelat-ı milliyemizin netice-i hasılasını tayin edecek olan reylerinizi izhar ediniz. Millet ve bütün dünya vereceğiniz reye intizar etmektedir.”

 

Meclis tutanağında, “Devamlı alkışlar arasında kürsüden indiler” deniyor. “Paşa, bu dediklerini bugünkü dille söylemiş olsa nasıl söylerdi” diye düşündüm; şu metin çıktı ortaya:

 

“Efendiler!

 

Bu ülkenin kaynaklarının ne kadar güçlü, ne kadar bol olduğunu bütün dünya bizden daha iyi bilir. Erişilmez hedeflere varmak için olanaksızlıkların, maddi zorlukların üstesinden gelen bir ülke ve bir ulus altın hazinelerinin üzerinde otursun da onun kapısını açmayı bilmediği için fakir kalsın ve acıları, sıkıntıları dinmesin; böyle bir şey düşünülebilir mi? Asıl nokta, kaynağın kendisine sahip olup olmamaktır. Eğer ülkenin güç kaynağı, zenginlik kaynağı, gelişim kaynağı yoksa, bunu yaratmak kimsenin elinde değildir. Herhangi bir taş parçası demir yapılamaz; fakat, eğer bu güç varsa, eksik olan, bunu geliştirecek bilimdir, deneyimdir, beceridir, zamandır; ve bunların hepsi, insanın gücüne, yeteneğine bağlı olan etmenlerdir. Ve bunların hiçbiri, akla gelmeyecek güçlükleri yenmiş bulunan, bütün dünyaya karşı verdiği askeri savaşın ile siyasal savaşımında varlığını kanıtlamış olan bir ulusun gücünü aşmaz. Geleceğe tam bir güvenle bakıyoruz. Nüfusumuzu, hayatımızı en yüksek uygarlık düzeyine çıkarmak için her türlü  kaynağa da araca da sahibiz.

 

Efendiler!

 

Bu araç ve kaynakları harekete geçirmek ve ulusun büyük bir geleceğe doğru yürümesi için olanak veriniz. Barış dönemi gelmiştir. Belirttiğim her türlü yaşamsal koşullara sahip olan bu güzel, bu kutsal ülkenin gelişmesini sağlamaya hemen başlamak zamanı gelmiştir. Ulusun, asıl görevlerini yerine getirme, barış ve esenlik öğesi, ilerlemenin etmeni ve uygar olma  yeteneğine ve kararına yol gösterici olunuz.

 

Arkadaşlar!

 

Bu hedefe varmak için, öncelikle hedefin açık ve duru bir biçimde biliniyor olması gereklidir. Yanar-döner bir ışığın, bulutların içerisinde kuşkulu hedefler arkasında koşanların karşılaşacakları ilk güçlükte ayakları dolaşır. Duru, aydınlık ve önemli bir hedefe ulaşmanın kolay olduğunu, o yolda hiçbir zorluk bulunmadığını sanmak büyük aymazlıktır.

 

Büyük amacın yolu, dayanma gücünü ve kararlılığı tüketeceği sanılan büyük zorluklarla doludur. Varacağımız nokta, uluslar topluluğunda en yüksek ilerlemişlik ve uygarlık düzeyidir. Ne de olsa yoksul ve yıkkınız; fakat, altın değerinde bir hazinenin içerisinde oturuyoruz. Yarın öbür gün kesinlikle bu hazineyi açabiliriz ve ne yapıp edip açmak da zorundayız. Açmak için gerekli olan araç insan gücünün dışında değildir. Ve gökten de inmeyecektir bu araç… Bu araç, belli bir hedefe doğru yılmaksızın ve durmaksızın çalışmaktır. Ve bu yol, her ulusun yürüdüğü ilerleme yoludur. Artık iş yapmanın zamanı gelmiştir.

 

Sayın Vekiller!

 

Ulusal savaşlarımızın kazanımlarının sonucunu belirleyecek olan oylarınızı ortaya koyunuz. Ulusumuz ve bütün dünya vereceğiniz oyu bekliyor.”

 

*

Cumhurbaşkanımızı kendimizin seçeceği seçim yaklaşırken işte tarih önümüze bir yıldönümü çıkardı. Peki, onu milletce anlama fırsatını değerlendirecek miyiz? Bütün mesele bunda…

 

Ve biliyorum, İsmet Paşa’nın bu sözleri, Meclis binasının bütün gözeneklerine sinmiştir. Meclis'in? 

 

Yarın Lozan’ın doksan birinci yılı; kutlu olsun! Bizlere bu değerli mirası bırakanları saygıyla, sevgiyle, rahmetle anıyorum.

 

 

İnal Karagözoğlu

23 Temmuz 2014

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

© 2014 İK

 

 

Anahtar sözcükler: 24 Temmuz, 91’inci yıl, BOP, Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanı seçimi, İsmet Paşa, Lozan, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti, yıldönümü

 

669 | Belirli Gün ve Haftalar | Günlük | 230714

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. İnal Karagözoğlu said,

    Temmuz 25, 2014 at 03:00

    Cumhura başkan olabilmek için propaganda işine dalan adayların şu Lozan’ı birlikte konuşmaya oturmalarını çok bekledim. Evet, boş hayaller peşinde olduğumu biliyordum; haklı çıkmış olmaktan utanıyorum.

    Lozan’ı konuş(a)mayandan ‘Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’ olur mu?

    Bu soruya açıklık getirmeye çalışayım: efendim, buradaki ‘cumhur’ sözü, evet, kabaca ‘halk, topluluk, ahali’ anlamlarına geliyor, ama bir bileşik sözcük olan ‘cumhurbaşkanı’ sözcüğünde durum değişiyor: işe, ‘cumhuriyetle yönetilen devlet kavramı’ da giriyor. Yani, ‘cumhurbaşkanı’ deyince, ‘cumhuriyetle yönetilen ülkelerde devlet başkanı’ (demokrasi ayağı olmayan cumhuriyet yönetimini bir ayağının eksik olduğunu, böyle bir devlet düzeninin ‘cumhuriyet’ olmadığını, bilmem söylemeye gerek var mı?) anlaşılır. Lamı cimi yok bunun… Tam da mevsimi olduğu için ‘imambayıldı’ örneğini vereyim: buradaki ‘imam’ ne bildiğimiz imamdır ne de ortada bayılan bir imam vardır… Elimizde, doğru düzgün patlıcan, soğan-sarımsak, çoğa kaçmayacak miktarda domates, maydanoz, az biraz tuz ile şeker, zeytinyağı (ille de bol olacak) olması gerekir ve pek tabii, imambayıldıyı yapacak eli tatlı bir yemek bilir kişi olacak.

    Ya, işte böyle; “beni halk kendisine ‘başkan’ seçti” deyip ve bu ülkenin cumhuriyetle var olduğunu ‘unutarak’ “memleketi istediğim gibi yönetirim” diye düşünürsen ve seni seçenler de aynı kafadaysalar, bu işin sonu mahkemede biter.

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.