Aydının Zor Günleri

Tekerkçilik ile Seçkinciliğin Karanlığında…

 

Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, ahmakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır. (Le plus grand malheur des gens intelligentes, est d’avoir à se débrouiller des malfaisances des imbéciles.)

 

Ünlü Fransız yazarı ve düşünürü Voltaire’in (François-Marie Arouet, 1694-1778) pek bilinen bir sözü bu. Voltaire, yazma serüvenine şiirle başlamış, oyunlar, düzyazılar yazmış. Düzyazıları arasında, inanılması güç sayıda (yirmi binden çok) mektupları da var… Fransız Devrimi’nin tohumlarının atılmasında, dolayısıyla aydınlanma çağının yeşermesinde bu Parisli düşünürün payı büyükmüş.

Voltaire’in seçkincilik (elitizm) kokan bu sözünü lise sonda felsefe hocamızdan çok duymuşluğumuz olmuştur. ‘Babaanne’ dediğimiz hocamız sık sık söylerdi. Çok sert, notu da o ölçüde kıt bir hocaydı… Moda’da otururdu. Doğma büyüme oralıydı. Okul, Vefa Erkek Lisesi… Hava lodossa, –vapurun sallantısının hiç ona göre olmadığını öğrenmiştik– kesinlikle gelmezdi. Buna sevinenlerimiz az değildi. Niye? Niyesi basit: öğrenci milletiyiz, bu bir; ikincisi, felsefe grubundan dersleri seven azdır; ve en önemlisi, felsefe ile o gruptan derslerimize Babaanne girdiğinden ve bunlardan iki ders de hep üst üste olduğundan, hocanın gelemeyecek olması, en azından iki saatlik bir serbestlik demekti, bu da üç… Hele de son ders saatlerine denk geldiyse, değmeyin keyfine… Müjdeyi ‘karşı’dan gelen arkadaşlardan alırdık… Şehzadebaşı, okulun yanıbaşında: ver elini sinema…

Akılcılık (rasyonalizm) akımının baba düşünürlerinden Voltaire ile bizim Babaanne arasında bir yakınlık kurmuştum: elin Fransızının, ahmakların abuk sabukluklarını akıllıların en büyük talihsizliği sayması ile bu Modalı hanımın biz ‘haytalar’la başa çıkmak zorunda olması ne kadar da çok örtüşmekteydi…

Bugünkü Voltaire’ler…

Bugün, şu yaşanmakta olan ‘ileri demokrasi’ günlerinde, birçok kimsenin Voltaire’le aynı düşüncede olduğunu görüyorum…

Ancak…

Düşünce özgürlüğünü de içeren insan hakları konusundaki düşünceleriyle tanınan Voltaire, bu düşüncelerine ve döneminin Fransasının yönetim biçimini eleştirmesine karşın demokrasiden yana değilmiş. Ona göre en iyi yönetim biçimi, ‘aydın tekerkliği’ne (aydın monarşisine, aydın mutlakıyetine) dayanan saltçı bir yönetim biçimiymiş. Voltaire’in bu ünlü sözlerini, onun işte bu yönetim anlayışının göstergelerinden biri olarak görürüm. Peki, bu sözlerde gerçeklik payı yok mu? Evet var; bunu anlamazlıktan gelemem: Voltaire, kendi döneminin koşullarına uygun bir yargıda bulunmuş; ve hem de bu, insan var oldukça her dönemde, her toplumsal koşulda ve sadece günlük yaşamdaki aydın-cahil ilişkileri bağlamında söylenebilecek evrensel geçerliliği olan türden bir söz bana göre… Ama asla siyasal bağlamda değil.

Bunca lafı şuraya gelmek için ettim: diyelim siz hem özgürlüğünü önde tutan bir kimsesiniz hem de o sözleri bağlamında Voltaire’le aynı düşüncedesiniz.. insanlığın özgürlükler konusunda bugün ulaşmış bulunduğu anlayış karşısında bu seçkinci duruşunuz biraz (!) sorunlu olmuyor mu? Yani, günümüzün bazı seçkinlerinin Voltaire’e sığınmaları ne ölçüde doğru? Bence, ‘öylesine bir seçkin’ olmak en azından ayıp kaçıyor bugün.

Etkileşimsel iletişim çağında…

Bir örnekle biraz açayım derdimi:

Şu genelağ denen ‘netameli’ ortamda yer almayan gazete artık kalmadı gibi. Basılıları olmayıp sadece bu engin denizde bayrak gösteren haberciler, vesaireler de var. Bunlar hemen elinizin altında… Ulaşılmaları kolay. Üstelik, görece de olsa ucuza geliyorlar… En önemlisi de etkileşimli olmaları. Bilişimsel iletişim özgürlüğüne göz dikilmesi daha çok da bu yüzden değil mi zaten?

Üç yıldan çok oldu, birkaç dalda birden isim yapmış bir yazarımız, iyi satan bir gazetedeki köşesinde, işte bu haber sitelerinde çıkan bazı okur yorumlarından yakınıyordu. Bu yorumların kendisini dehşete düşürdüğünü söylüyordu. Oysa, o yorumların sahipleri adlarını oralarda görmekten ne büyük mutluluk duymaktaydılar… Koskoca bir evrende adı okunmak az şey midir?

Evet, bizim yorumcular mutlulukla kanatlanadursunlar, yazarımız, nasıl bir toplumda yaşadığımızı sorgulamış, hükmünü vermişti: “Bu ülkede ne yazık ki duygu ve düşünce ortaklığı kalmamış. ‘Common sense’ denilen ortak sağduyudan eser yok ortalıkta.”

Nereden anlamışmış bunun böyle olduğunu?

Yakındığı yorumlarda ayrı ayrı şu kadar milyon fikir olduğunu görmüşmüş de ondan: “Bu yorumlara baktığınız zaman Türkiye’de 72 milyon ayrı fikir olduğunu anlıyorsunuz.” Yani, nüfus başına bir adet fikir… (Allah’tan, o tarihlerde nüfusumuz 72 milyonmuş…) Hızını alamayan yazarımız, her kafadan bir ses çıktığını ve genellikle cahil kesimin kendi fikrine bayıldığını söylüyordu. Çok çok doğru bir saptamaydı işte bu… Örneğin, benim kafa tın tındır, dolayısıyla vurdun mu ses verir ve ben kendi fikirlerime pek bayılırım.

Yazarımız, bu hikmetlerine dayanak olsun diye iki de örnek vermişti: birincisi, adamın teki, namus meselesi yüzünden kız kardeşini öldüren Türk gencine arka çıkan bir yorum yazmışmış; öbürü de, yazarın kendisinin karıştığı bir vaka: ‘ütücü berber vakası’ diye adlandırabileceğim bu olayda, yazarımızı tıraş eden çocuk, –çocuk dediysem de, anlatılandan anladığıma göre, yirmi yaşlarında bir kazık olsa gerek– sadece işini yapacağı yerde laf tıraşı da yapıyor, durmadan kafasını ütülüyormuş yazarımızın. Tabii, kafa ütülerken de bir yığın saçmalık yapıyormuş ve en çok da Avrupa Birliği konusunda bilip bilmeden ahkâm yürütüyormuş. “Zaten” diyordu yazarımız, “en büyük sorun, cahilin cahil olduğunu bilmemesi.” Ne yaman bir seçkincilik!

İşte böyle, altları kırmızı kalemle kalın kalın çizilmeye seza daha nice saptama, yargı… Hepsi de âdeta birer hikmet! ‘Kanaat önderi’, ‘âkil insan’ dedin mi böyle olmalı.

Diyelim siz de bir ‘âkil’siniz ya da bir ‘kanaat önderi’ ve çok kötü bir talihsizlik, cahil olduğunu bilmeyen bir cahille karşılaştınız, bu durumda ne yaparsınız? Bu insanları ikaz edersiniz, öyle mi? Yazarımız da bizzat içinde yer aldığı durumdan vazife çıkarıp işte bunu yapacak olmuş. Hayat dersi vericiliği yani…

Ama heyhat!…

“Senin üç katı yaşındayım” diyerek söze başlayan yazarımız, Avrupa Birliği konusunda ‘akla sığmaz komplo teorilerini ardı ardına sıralamayı marifet sanan’ çocuğa, önce kendisinin Avrupa Konseyi’nde görev yapan bir kişi olduğunu söylemiş. Ama bakmış, çocuktan “bu konularda sen ne düşünüyorsun” diye bir soru gelmiyor, “Durmadan kendi fikirlerini anlatıyorsun” demiş, “ben senin kadar cesur konuşamam.”  Bunun üzerine, “Yook abi” demiş çocuk, “ben biliyorum. Hem herkesin fikri ayrı.”

Echel-i cühelanın teki olan tıraşçı berberin bu yanıtı karşısında kolu kanadı kırılan yazarımız, sondan bir önceki koca noktayı şu tümcesiyle koyuyordu: “O zaman anladım ki bunun gibi çocuklarda hayır yok.” Bu yargısını dayandırdığı saptamaları ise şunlardı: “(Bunların) AB, din, milliyetçilik, edebiyat, felsefe, uluslararası politika vs. gibi her alanda kesin fikirleri var ve kendilerine hayranlar. Sonsuz bir özgüvenle konuşuyorlar, internete yorumlar yazıyorlar; şiddeti, ilkelliği övüyor ve durmadan saçmalıyorlar.”

Ve yazarımız soruyordu: “Demokrasi bu mu acaba?”

Yazısının sonunu, “Bu arada ne dediğini bilen, dünyanın farkında olan ve çok ilginç fikirler öne süren yorumcular da var elbette. Ama Türkiye’deki her güzel ve doğru şey gibi onlar da bir cahil kalabalığı içinde boğulup gidiyorlar” diyerek getiren yazarımız, öldürücü darbesini Ataol Behramoğlu’ndan iki dizeyle vurmuştu: “Zalimin elinde tutsak / Cahile kurban olarak.”

Voltaire’den günümüze…

Evet, Avrupa Birliği’nden her türlü açılıma kadar bir dizi konuda aydın-cahil hepimizin kesin fikirleri var ve kendimize hayranız. Çoğumuz sonsuz bir özgüvenle konuşuyor, genelağa babamızın evi gibi girip çıkıyor, uluorta yorumlar döktürüyor, şiddeti, ilkelliği övüyor, saçmalayıp duruyoruz. İyi de, bu durumun bir sebeb-i aslisi yok mu? Neden asıl ona yüklenmiyoruz? Kolayı seçmek niye? Günümüzün bazı ‘seçkinleri’nin elinden neden sadece Voltaire’in ‘akıllı kişilerin en büyük talihsizliği’ üzerine söylediği o söze sığınmak geliyor? Bu bir seçkinci davranış değildir de nedir? Böyle bir seçkinlik en azından ayıp kaçmıyor mu?

En iyisi, yazıyı daha uzatmadan yazarımız gibi Behramoğlu’na sığınıp ‘Bu Yangın Yerinde’sinden şu dizelerle bitirmek:

“Yaşamak bu yangın yerinde / Her gün yeniden ölerek / Zalimin elinde tutsak / Cahile kurban olarak / Yalanla kirlenmiş havada / Güçlükle soluk alarak / Savunmak gerçeği, çoğu kez / Yalnızlığını bilerek / Korkağı, döneği, suskunu / Görüp de öfkeyle dolarak.”

Aydının sorumluluğu ne demektir, onu da özetlemiş olabildim mi bilmem bu dizelerin yardımıyla?

 

İnal Karagözoğlu

10 Şubat 2014

 

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom

 

 

© 2014 İK

 

Anahtar sözcükler: abuk sabukluk, ahmak, akılcılık, akıllı, aydın, aydınlanma, aydınlanma çağı, aydın tekerkliği, bilişim, bilişimsel, bilişimsel iletişim, cahil, elitizm, etkileşimli, Fransız Devrimi, genelağ, gazete, haber, haberci, habercilik, ileri demokrasi, iletişim, internet, monarşi, mutlakıyet, özgürlük, rasyonalizm, saltçı, seçkin, seçkinci, seçkincilik, tekerklik, Voltaire

 

629 | Ayrıksı | Başkaca (İ) |Günlük | Her Açıdan | 100214

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.