Aramızdan Ayrılalı 77 Yıl Oldu

Mehmet Âkif Ersoy’u Anarken…

 

 

Mehmet Âkif Ersoy, 77 yıl önce bugün sonsuzluğa göçmüştü.

 

Hep aklımda olan Mehmet Âkif’i bir kez de bu ölüm yıldönümü dolayısıyla anarken bu çok özel şairin yaşamından, yurtseverliğinden, ülke sorunlarıyla ilgilenişlerinden, köksüzlüğe karşı çıkışından, yapıtlarından, … söz etmeyeceğim. Daha çok ‘vatan şairi’ ve ‘milli şair’ unvanlarıyla anılan bu değerli kalemin bir başka önemli özelliğini, yüreğinde yoksullara, çaresizlere, düşkünlere nasıl da koca bir yer ayırmış olduğunu belirtmekle yetineceğim. Ve bu bağlamda, onun Seyfi Baba şiirini bir kez daha okuyup sayfama alacağım.

 

 Daha çok ‘vatan şairi’ ve ‘milli şair’ unvanlarıyla anılan bu değerli kalemin yüreğinde yoksullara, çaresizlere, düşkünlere koca bir yer vardı.

 

Seyfi Baba, Âkif’in, daha ilkokul yıllarımda tanıştığım bir şiiri. Küçük bir bölümünü okuma kitabımıza almışlardı… Nedendir bilmiyorum, Mehmet Âkif’ten konuşurken bu şiirinden pek söz edilmez. Oysa, şiirlerinde Osmanlı Türkçesi’nin kendine özgü müziğini olabildiğince duyumsatmasını bilen Âkif, duru Türkçeyi, içinde yaşadığı sıradan halkın dilini de olanca yalınlığıyla, doğallığıyla nasıl ustaca kullanabileceğini bence işte bu şiiriyle ortaya koymuştur.

 

Âkif, Seyfi Baba’da hem Osmanlı Türkçesini hem de halkın dilini ustaca harmanlamış. Okuyorum:

 

SEYFİ BABA 



Geçen akşam eve geldim. Dediler:

                                            - Seyfi Baba

Hastalanmış, yatıyormuş.

                                - Nesi varmış acaba? 

- Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.

- Keşki ben evde olaydım… Esef ettim, vah vah!

 

Bir fener yok mu, verin… Nerde sopam? Kız çabuk ol!

Gecikirsem kalırım beklemeyin… Zîra yol

Hem uzun, hem de bataktır…

                                         – Daha âlâ, kalınız;

Teyzeniz geldi, bu akşam değiliz biz yalınız.

  

Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde,

Boşanan yağmur iliklerde, çamur taa belde;

Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak

“Gel” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak!

Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,

Boğuyordum müteveffayı bütün aferine…

 

Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,

Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!

Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,

Çifte sandal yüzüyorduk; o yüzer, ben yüzerim!

 

Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;

Fenerim başladı etrafını tek tük hisse.

Vakıa ben de yoruldum, o fakat pek yorgun…

Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:

Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;

Kâh olur, mürde şuaatı* düşer bir mezara;   

Kâh bir sakfı* çökük hanenin altında koşar;

Kâh bir mabed-i fersudenin* üstünden aşar;    

Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;

Sonra en korkulu eşhasa* çekinmez, sataşır…  

 

Gecenin sütre-i yeldasını* çekmiş, uryan,  

Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan

 

Hanuman* yoksulu binlerce sefilan-ı beşer*; 

Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;

Kocasından boşanan bir sürü biçare* karı;  

O kopan rabıtanın* darmadağın yavruları;   

Zulmetin* yer yer içinden kabaran mezbeleler*:  

Evi sırtında, sokaklarda gezen aileler!  

 

Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil*!    

Serseri, derbeder, avare, harami, kaatil*…     

Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil

Bana göstermeli bir kerre… Niçin? Belli değil!

 

Ya o biçare de rahmet suyu nuş eyleyerek*   

Hatm-i enfas edivermez* mi hemen “cız” diyerek!?   

 

O zaman samianın*, lamisenin sevkiyle*   

Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!

Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi…

Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet* geldi.    

 

Hele ya Rabbi şükür, karşıdan üç tane fener

Geçiyor… Sapmayarak doğru yürürlerse eğer, 

Giderim arkalarından… Yolu buldum zaten.

Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!

 

İşte karşımda bizim yâr-ı kadimin* yurdu. 

Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu. 

Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip

Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip

Açıversem… İyi amma kapı zaten aralık…

Galiba bir çıkan olmuş… Neme lazım, artık

Girerim ben, diyerek kendimi attım içeri,

Ayağımdan çıkarıp lastiği geçtim ileri.

 

Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak

Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak! 

Sola döndüm, odanın eski şayak* perdesini,     

Aralarken kulağım duydu fakirin sesini:  

- Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evladım!

Haklısın, bende kabahat ki haber yollamadım.

Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun…

Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.

Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın…

Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.

  

Odanın loşluğu kasvet* veriyor pek, baktım 

Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.

Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,

Sürme çekmiş gibi nur* indi mumun kör gözüne!

 

O zaman nim* açılıp perde-i zulmet*, nagâh* 

Gördü bir sahne-i üryan-ı sefalet* ki nigâh,

Şair olsam yine tasviri* olur bence muhal*:

O perişanlığı derpiş* edemez çünkü hayal! 

 

Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,

Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba. 

- Ihlamur verdi demin komşu… Bulaydık, şunu, bir…

- Sen otur, ben ararım…

                                 – Olsa içerdik, iyidir…

Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme…

 

Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,

Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,

Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.

  

- Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?

Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.

 

- Mehmed Ağ'nın evi akmış. Onu aktarmak için

Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.

Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!

İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.

Hadi aktarmayayım… Kim getirir ekmeğimi?

Oturup kör gibi, namerde el açmak iyi mi?

Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:

Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası!

Yoksa, yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;

Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.

Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman

Gece gündüz koşuyor iş diye; bilmem, ne zaman 

Eli ekmek tutacak? İşte, saat belki de üç,

Görüyorsun daha gelmez… Yalınızlık pek güç. 

Bazı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;

Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!

 

- Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!

Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.

  

İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına,

Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,

Başladım uyku taharrisine*, lakin ne gezer! 

Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.

 

Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,

Önce amma şu faki âdemi memnun edeyim. 

Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;

Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sade!

O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:

Ya hamiyyetsiz* olaydım, ya param olsa idi!   

 

*

Şairi saygıyla, rahmetle anıyorum.

 

 

İnal Karagözoğlu

27 Aralık 2013

 

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom 

 

 

_____________________

 

* Sözcüklerin, söz kümelerinin anlamları:

 

mürde şuaat: Ölü ışıklar.

sakf: Dam.

mabed-i fersude: Eskimiş tapınak, yıpranmış tapınak.

eşhas: Kişiler. 

sütre-i yelda: Uzun perde.

uryan (üryan): Çıplak.

hanuman: Ev bark, ocak.

sefilan-ı beşer: Yoksul insanlar, sefalet çeken insanlar, sıkıntıda olan insanlar, perişan insanlar. 

biçare: Çaresiz.

rabıta: Bağ.

zulmet: Karanlık.

mezbele: Çöplük.

rehzen: Yol kesen, haydut, eşkıya.

sâil: Dilenci.

serseri: Başıboş.

derbeder: Yaşayış ve davranışı düzensiz kişi.

avare: Aylak, başıboş.

harami: Yol kesen, haydut.

kaatil: /a:/ Katil.

nuş eylemek: İçmek.

hatm-i enfas edivermek: mec. Son nefesini vermek.

samia: Duyma.

lamise: Dokunma.

sevk: Önüne katıp sürme, götürme, gönderme.

haşyet: Korku.

yâr-ı kadim: Eski dost.

şayak: Bir çeşit yünlü kumaş.

kasvet: Sıkıntı.

nur: Işık.

nim: Yarı.

perde-i zulmet: Karanlığın perdesi.

nagâh: Birdenbire, ansızın.

sahne-i üryan-ı sefalet: Sefaletin çıplak durumu.

nigâh: Bakış.

tasvir: Sözle anlatma, betimleme; sözle anlatılma, betimlenme.

muhal: Olanaksız.

derpiş etmek: Aklından geçirmek.

uyku taharrisi: Uyku arama, mec. uyumaya çalışma.

hamiyyetsiz (hamiyetsiz): Koruma duygusu olmayan.

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: Âkif, Mehmet Âkif, Mehmet Âkif Ersoy, milli şair, Osmanlı Türkçesi, Seyfi Baba, vatan şairi

 

619 | Belirli Gün ve Haftalar  | Günlük | 271213

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.