Her Şeyler Anlamsızlaşırken…

Yerli Malı Haftası ve AB Sürecinde Tarımımızın İçine Düştüğü Çıkmaz

 

Prof. Dr. İbrahim Ortaş

 


İlkokulda öğretmen ‘yerli malı haftası’ çerçevesinde okula baklagil, kuru yemiş, varsa meyve getirmemizi isterdi. “Her şey yerli, dışarıdan alacak paramız yok; neden öğretmen bizden yerli malı getirmemizi istiyor” diye kendi kendime hep sordum. Bu çelişkinin perde arkasını ise çok sonraları kavrayabildim.

 

Bir tarım toplumu olan Osmanlı’dan Cumhuriyet yönetimine geçen ülkemizde nüfusun hâlen % 35-40’ı tarımda çalışmakta, yarısına yakını da geçimini kısman de olsa tarımdan sağlamaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Osmanlı’dan kalma borçların ödenmesi bir yana, hayatın her alanında gelişerek çağdaş bir toplum olma yolunda ilerleyen o dönemin yöneticileri bağımsızlığın önemini çok iyi kavramış olmalılar ki, dışa bağımlılıktan uzak kalmayı, bunun için de kendi ayakları üzerinde durmayı birinci hedef edinmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı, sonra da Kurtuluş Savaşı deneyimini yaşamış olan genç Cumhuriyet’in önderleri, bir yandan ülkenin devasa dış borç içindeki durumunu, diğer yandan da bütün yerli kaynakların tükendiğini dikkate alarak toplumun tarıma dayalı sosyoekonomik yapılanmasını doğru tahlil edip kendi yağında kavrulmayı başarıyla sürdürmüşlerdi.

 

O dönemin devlet yöneticileri, ülkeninin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşullara, sanayi kuruluşlarının yokluğuna ve tarıma elverişli alanların çok azının ekilebilir durumda olmasına, ayrıca, tarım tekniklerinin geriliğine rağmen öz kaynaklara dayalı kalkınma hamleleri hedeflemişlerdi. Savaştan yorgun, ancak, gururla çıkan yoksul halk, her şeye rağmen yabancı mallar yerine, kendi ürettikleriyle yetinmek durumundaydı. Yerli Malı Haftası, 1923 yılında Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’nde yurdun bağımsızlığının korunması için yerli mallar üretilmesinin ve yerli malı kullanılmasının önemini vurgulamasıyla başlatılmıştır. Bunu takiben Başbakan İsmet İnönü, 12 Aralık 1929 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada, ulusal ekonomi açısından yerli malı kullanmanın önemini ve tutumlu olmanın zorunluluğunu belirtir.

 

Temelleri Cumhuriyet döneminde atılan ‘kendi kendine yeter bir toplum olma iradesi’ sayesinde tarıma dayalı sanayi alanında büyük gelişmeler gösterildi. Osmanlı’nın borçları ödendi, ülke saygın bir konuma getirildi. Dönemin yöneticileri ve halkımız, birlik ve beraberlik ruhu içinde bağımsızlık uğruna aç ve yoksul kalmayı da göze alarak İkinci Dünya Savaşı’na girmeme becerisini gösterebilmiştir. Bu dönemde halkımız, zorluklara katlanmayı anlayışla karşılamış, bu arada bir bütün olarak kendi gücüne güvenmeyi, kendi kaynaklarını doğru kullanmayı benimsemiştir. Bu anlayışı toplumda sürekli kılmak için, 1946 yılından itibaren aralık ayının 12’sinde başlayan hafta ilkokullarda ‘Yerli Malı Haftası’ olarak kutlanmaya başladı. 12 Eylül’den sonra, 1983 yılında bu haftanın adı ‘Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası’ oldu. Oldu olmasına, ancak, tam bu sıralarda ülke tarımının canına okunuyordu.

 

Bu güzelim gelenek ve aydınlanma anlayışı bugün de aynı ruhla devam ediyor mu, bilemiyorum. Ancak, geldiğimiz noktada, insanlarımızın, kendi öz ürünlerini tüketmek yerine dışarıdan alınan malları benimsediği görülmektedir. Çocukluğumda kuru üzüm, pestil, kaynatılmış nohut, firik tarhana, mercimek çorbası, çökelek, koyun peyniri, tereyağı, kömbe, lahmacun ve ayranla beslenirken şimdi, çizi, kek, bonibom, sürprizli yumurta, toybaks, çiklet, çikolata, hazır çorba, hamburger, tost, kola, fanta vs. gibi Batı’da sınanma bedeli ağır olarak ödenmiş olan besinlerin tüketildiği görülmektedir. Doğal beslenme yerine artık bunlar yenip içiliyor. Bunların tüketilmesi, ülkemizin insanlarının sağlıksız olmasına yol açacaktır. Batı ülkelerinde ise, bu tür beslenmenin toplum sağlığını bozduğu bilimsel olarak ortaya konmuş olup yeni stratejiler geliştirilmektedir. Söz konusu ürünlerin ülkemizde tüketilmeye başlanması ile tarımımızın çöküşe geçiş süreci aynı döneme rastlamaktadır.


AB Türk Tarımına Ne Dayatıyor?

 

Bugün girmeye çalıştığımız AB’nin ortak tarım politikası çerçevesinde ülkemizin tarımda daha fazla liberal politikalar izlemesi istenirken haksız rekabetle de elimiz kolumuz bağlanmaya çalışılmaktadır. 6 Ekim 2004 tarihinde açıklanan ilerleme raporunda, Türkiye tarımının yapısal sorunları olduğu ve üyeliğe kabulümüzün, tarımsal yapılanmamızda yapılacak iyileşmeye de bağlı bulunduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi, ülkemizde tarım işletmelerinin yapısı ve üretim modeli Avrupa’dakilerden farklıdır. Tarım sektörümüzün büyüklüğü ve işleyişi, AB standartlarına ve verimliliğe ilişkin istatistiksel değerlendirmelere uymamaktadır. AB sürecinde, tarımımızdaki yapısal sorunlar, 4,1 milyon tarım ailesi ve geniş tarım alanları nedeniyle Türk tarımının kellesi istenmektedir. Tarımda çalışan nüfusun % 10’un altına çekilmesi, yani, milyonlarca kişinin işsiz kalması istenmektedir. Sanayisi ve hizmet sektörü gelişmemiş bir ülkede bu yükü nasıl kaldırılır, çıkacak sosyal bunalımların bedelini kim öder, bunu düşünen yok!

 

AB ilerleme raporunda, “Tarım Türkiye’nin en önemli sosyoekonomik sektörüdür. Ancak, başarılı bir katılım gerçekleştirebilmesi için, Türkiye’nin, kırsal kesimi geliştirmenin yanı sıra yönetim kapasitesi kurulmasına da büyük çaba göstermesi gerekir. Bu durumda, Türk çiftçisinin gelir kaybını önlemek için bazı tarımsal sektörlerin rekabet yeteneğini de arttırmak zorundadır. Rekabet koşullarının sağlanması için uzun bir zamana gereksinme duyulacaktır” denşyor.

 

Dünya Ticaret Örgütü, İMF ve ABD Türk Tarımına Ne Dayatıyor?

 

Dünya Ticaret Örgütü ve IMF’nin baskısı sonucunda AB, Türkiye’nin tarım ürünlerine verdiği destekleme alımı politikalarını sıkı bir korumacılık olarak algılamakta ve desteklemenin kalkmasını ve tarımında serbest piyasa politikasının uygulamasını istemektedir. Başta ABD olmak üzere AB ülkelerinde, sahip oldukları ileri teknoloji ve güçlü ekonomi sayesinde üretim fazlası tarım ürünleri stokları oluşmaya başlamıştır. Bu ülkeler, tarıma sağladıkları sübvasyon sayesinde mütevazı şekilde gelişen bizim gibi ülkeler ile bütün üçüncü dünya ülkelerinin tarımını çökermeye çalışmaktadır. Dünya Bankası, IMF ve ABD’nin bugün bütün dünyada uygulamaya çalıştığı temel politika, desteklemelerin kaldırılması yönünde.

 

Yabancı Mallar Daha mı Kaliteli?

 

Üniversiteye ilk geldiğim 1980’li yılların başında dışa açılmayla beraber ülkede liberal ekonominin gereği olarak önce çok ucuza yağlı peynir, sonra çikita muz, Arjantin eti, derken Şili elması, son yılarda da Brezilya’dan bakla, fasulye, Meksika’dan, ABD’den buğday, İran’dan ceviz, ABD’den pamuk, Kanada’dan mercimek (ki anavatanı Türkiye’dir!) ve mısır gelmeye başladı. Daha ne olup bittiğini bilemeden, bir zamanlar tarım ürünleri ihracatı yapan ülkemiz, birdenbire sattığından daha fazla ithalat yapan bir ülke durumuna getirildi.

 

Uzmanlar, ABD’ninkinden daha kaliteli pamuğu daha ucuza mal etmemize rağmen, ABD’nin bize, uyguladığı yüksek sübvansiyon nedeniyle bizdeki maliyet değerinin altında bir fiyatla pamuk sattığını belirtiyorlar. Böylece, çiftçimizin ürettiği pamuk dışarıdan satın alınandan daha pahalıya geldiği için piyasa koşulları gereği dışarının ürünü tercih edilmektedir. Doğal olarak çiftçimiz pamuk ekemez duruma gelmiştir. Bir zamanların ak altın üreticisi Çukurova pamuk ekiminden neredeyse çekilir duruma gelmiştir. Aynı şekilde, ülkemize getirtilen ucuz buğday, mısır ve diğer ürünler tarımımızı çökertmiş durumdadır. Hatta, desteklemenin kaldırılması gerektiği anlatılarak kamuoyu ikna edilmeye çalışılmaktadır. Yapılan propagandada, “ekmeğin pahalı olmasının nedeni destekleme ve sübvansiyondur; eğer serbest piyasa koşuları sağlanırsa buğday daha ucuza alınacak, doğal olarak ekmek daha ucuz olacak” denmektedir. Tabii, ileride Türk tarımı çöktükten sonra ekmeğin kaça satılacağını ise bilmiyoruz. Belki de bugün Afrika’nın tarımsal üretim yönünden içine düştüğü duruma gelebileceğiz. Unutmayalım, ülkemiz, yakın geçmişte geçirdiği iki büyük ekonomik krizi güçlü tarımı sayesinde kolay atlatmıştır. Halkımızın sosyoekonomik sigortası olan tarımla iştigal eden geniş kitle kendi öz değerlerine dönmeseydi belki çok daha büyük sosyal bunalımlar yaşayabilirdik.

 

Türkiye Kime Güvenmeli?

 

Ülkemiz tarımsal gelişmede dünyaya ayak uydurmada maalesef hazırlıksız yakalandı. Bu konuda yapılan bütün eleştirilere kulak kapatıldı. Ülkenin siyasileri ne yazık ki ulusal bilinçten uzaklar; istemeseler de Batı’nın istekleri doğrultusunda politikalar uygulamak zorunda kaldılar. Ulusal bilinç ve yurttaşlık bilinci gelişmediği için de halkta yabancı mallara karşı bir hayranlık oluşmaya başladı. Batılıların isteğiyle ülke tarımının temel direkleri olan şeker ve tütün yasaları kaş ile göz arasında topluma kabul ettirildi. Çoğumuzda yabancı hayranlığı, ‘dışarıdan gelen her şey iyi, bizimkisi kötü’ anlayışı egemen. Cebinde Amerikan sigarası, üstünde yabancı marka elbise, sofrasında yabancı ürünler… “Bir elinde cımbız, / Bir elinde ayna; / Umurunda mı dünya!…” Bizler daha “Kahrolsun X ve Y” diyeduralım veya “Kimler kimlerle gurur duyuyor” diye slogandan öteye geçmeyen söylemlerle kendimizi avutalım…

 

Yine maalesef siyasilerimizin, gelişen tek kutuplu dünyanın bize dayattığı olguların kısa ve uzun sürede ne getireceğini dünya dengelerini düşünerek hesaplama yerine güçlüden yana tavır almayı yeğledikleri görülmektedir. Görebildiğim kadarıyla, yurttaş bilinci üzerine inşa edilmiş ulusal bilinçten evrensel bilince ulaşma eksikliği görülmektedir. İnsanımızın kendi potansiyelini tanıması ve buradan, dünya gerçeğiyle nasıl bütünleşeceğini küresel kalkınma mantığıyla değil, holistik-evresel bakış açısı içinde sağlaması için eğitim sistemimizin yeniden çağdaş normlara göre şekillendirilmesi gerekiyor. Nitelikli eğitim görmüş bir toplum yaratamazsak, korkarım, dünya devleri arasında eriyip gideriz.


Neden Öz Değerlerimize Güvenmiyoruz?

 

Bu tür yabancı hayranlığı anlayışı, daha çok üçüncü ülkelerin kendisine, öz değerlerine güvenmeyen, kendi emeğine değer vermeyen, psikolojik olarak sen veya ben merkezli sağlıksız bireylerde ve toplumlarda görülen davranışlardandır. Halbuki, Cumhuriyet’i kuran kuşak, kendisinden emin, öz değerlerine güvenen, onurlu, başı dik, Kurtuluş Savaşı’nı beyin ve bilek gücüyle kazanmış mutlu insanlardan oluşuyordu. Cumhuriyet’in kuruluşu sırasındaki Anadolu coğrafyası, birçok endemik bitkinin anavatanıdır. Ancak, hâlen yabancıların yaptığı bilimsel çalışmaların ötesine geçemedik. Nohut ve mercimek bitkilerinin gen kaynağı ülkemizden binlerce kilometre uzaklıktaki Kanada ve Avustralya’ya götürülerek oraların koşullarına göre ıslah edildi ve baklagilleri şimdi bu ülkelerden alır duruma geldik.


Ne Yapılmalı?

 

• Coğrafyamızda daha çok araştırma yaparak biyolojik gen kaynaklarımızı belirlemek ve gen bankaları kurarak bunları koruma altına almak ilk hedefimiz olmalıdır.

 

• Bütün tohum, damızlık ve gen kaynakları ülkemiz ekolojisine uygun şekilde geliştirilmelidir.

 

• Ülkemizin yetiştirdiği ürünlerin kalitesi arttırılmalı, ürüne ve kaliteye göre destekleme sağlanmalıdır.

 

• Tarımda ulusal politika benimsenmeli, teknolojin bütün verileri kullanılarak topraklar etüt edilmeli, arazi kullanımı planlaması yapılmalıdır.

 

• Kırsal kalkınma, planlı olarak ülke koşullarına göre düzenlenmelidir.

 

• Kırsal kesimdeki eğitim düzeyi düşük nüfus, bilimsel esaslara dayalı ekolojik tarım yapmak üzere yetiştirilerek bulundukları ortamda istihdam edilmelidir.

 

• Üreticilerin ürünlerini rahat pazarlamaları için kooperatifleşmeleri ve örgütlenmeleri sağlanmalıdır.

 

• Toplumsal bilinç geliştirmeli, özellikle tüketici hakları konusunda gerekli önlemler alınmalıdır.

 

Adana, 14 Aralık 2008

 

 

 

_________________

- Prof. Dr. İbrahim Ortaş’ın İlgilik’te daha önce yayımlanan yazısı:

Üniversite Bütçeleri: ABD’nin Herhangi Bir Üniversitesinin Yanında Devede Kulak, 10 Ara. 2013

 

- Üstbaşlık İlgilik’e özeldir.

 

 

 

© 2013 İO.ilgilik

 

 

Anahtar sözcükler: AB, ABD, gen, IMF, süreç, tarım, Yerli Mallar Haftası

 

615| Her Açıdan | 121213

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.