Olguların, Değerlerin, Simgelerin Korunması Nerede?

Bu da Geçer Yâ Hû!

 

 

Cumhuriyet gazetesi yazarı Işık Kansu, bugün yayımlanan ‘Ne Mutlu’ başlıklı yazısında ‘Sansürlenen Konuşma’ arabaşlığı altında şunları diyor:

 

«AKP’nin güdümüne girmiş Anadolu Ajansı, Ahmet Taner Kışlalı’yı evinin önünde andığımız toplantıda, Cumhuriyet gazetesi adına yaptığımız konuşmayı, abonelerine servis ettiği haberde yok saydı. Ne demiştik ki biz? Şunları söylemiştik:

 

“Biz bugün bir Cumhuriyet aydınını, öğretmenini, Ahmet Taner Kışlalı’yı anmaya geldik. Onu aramızdan alanlar, bugünleri bekliyorlardı. Yani, kinlerinin davacısı olanların ülkenin geleceğini karartmalarını bekliyorlardı.

 

Neye kinlilerdi onlar?

 

Bizim değer olarak kabul ettiğimiz her simgeye kinlilerdi.

 

Kadınların saçlarına, erkeklerin sofralarına kinlilerdi. Çocukların andına kinlilerdi. Türk’e, doğruya, çalışkana kinlilerdi. Ne mutlu Türküm diyene kinlilerdi.

 

Üniversitenin bilimine, ordunun gücüne kinlilerdi. Atatürk’ün devrimlerine, halkın Cumhuriyeti’ne kinlilerdi. İsmet Paşa’nın Lozan’ına, ülkenin bağımsızlığına kinlilerdi.

 

Yazarına kalemine, çizerin mizahına kinlilerdi. Alfabeye, çağdaş eğitime kinlilerdi. Ulusçuluğun kardeşliğine kinlilerdi. Laikliğin demokrasinin olmazsa olmazına kinlilerdi.

 

Gençliğimizi astılar. Kinleri bitmedi.

 

Ahmet Taner Kışlalı’nın, Uğur Mumcu’nun, Muammer Aksoy’un canını aldılar. Kinleri kurumadı.

 

Kanlı gözlerle hâlâ peşimizdeler…

 

Gün gelecek kustukları kinde boğulacaklar.

 

Seher yeli ile uyanacağız. Bekliyoruz ve inanıyoruz: Güneş ufuktan yeniden doğacak!”

 

Demek ki, bu sözlerden gocunmuşlar…»

 

Kin? Kinli?

 

Kansu’nun yazısında on beşin üzerinde ‘kin’ sözcüğü geçiyor. Bu sözcükle anlatılan duygunun hedefindeyseniz, hedeflerinden yanaysanız işiniz zor.

 

*

İnsanoğlu bir tuhaf… Varlıkların içinde en gelişmişi olmasıyla hep en üstün tutulan bu insanoğlunun duyguları arasında iki kötücül duygu da var: nefret ve kin. Birincisi ikincisine kapı açıyor. Bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duyguya ‘nefret’ diyoruz ve bu duygu, kini, yani, birisine karşı duyulan öç almayı amaçlayan gizli düşmanlığı, kötülük etme isteğini doğuruyor. Özetle kin, ölümcül sonuçlara gebe bir duygu… Ve bazılarında gelişen kin duygusu birilerinin canına zarar vermekle doymuyor, Kansu’nun sıraladığı gibi, nefret edilen insanların bağlı olduğu olgulara, değerlere, düşüncelere, simgelere, kültüre, yaşayış biçimine, … de yönelik bir hâl alıyor. Onları da yok etme isteği…

  

Ve konu kinden, nefretten açılmış olunca, aklıma, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 30 Eylül 2013 günü milletin önüne koyduğu çalışmadan bir bölüm geliyor. Bazen ‘Reform Paketimiz’, bazen de ‘Demokratikleşme Paketimiz’ diye adlandırdığı çalışmadaki bir bölüm…

 

O bölümü ‘Paket’ten çıkarıp bir kere daha okuyorum:

 

“Yeni süreçte, nefret, ayrımcılık, yaşam tarzına müdahale gibi suçlarla daha etkin şekilde mücadele etmeye başlıyoruz.

 

NEFRET SAİKİYLE İŞLENMESİ DURUMUNDA, BELİRLİ SUÇLARIN CEZALARINI DAHA DA ARTIRIYORUZ.

 

Belirli suçlar, kişinin, dili, ırkı, milliyeti, rengi, cinsiyeti, engelliliği, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini veya mezhebi nedeniyle işlenirse, cezası daha da ağırlaşacak.

 

AYRIMCILIKLA DAHA ETKİN MÜCADELE ETMEK İÇİN, CEZA MİKTARLARINI ARTIRIYORUZ.

 

Kişinin, inançlarının gereğini yerine getirmesi dolayısıyla, belli haklarını kullanmasını, belli haklardan yararlanmasını engelleyenleri ceza kapsamına alıyoruz.

 

Bu sebeple işlenen suçun cezasını da 1 yıldan 3 yıla kadar artırıyoruz.

 

Türkiye’de hiç kimse, dilinden, ırkından, milletinden, renginden, inancından ve inancının gereğini yerine getirmekten dolayı ayrımcılığa maruz kalmayacak.

 

AYRIMCILIKLA MÜCADELE VE EŞİTLİK KURULU KURUYORUZ.

 

Ayrımcılık yasağının ihlali halinde, konuya ilişkin görev ve yetkisi bulunan kamu makamları, ihlali sona erdirmek, sonuçlarını gidermek, tekrarlanmasını önlemek üzere gerekli tedbirleri almakla yükümlü kılınacak.

 

YAŞAM TARZINA SAYGIYI, TÜRK CEZA KANUNU İLE GÜVENCE ALTINA ALIYORUZ.

 

Türk Ceza Kanunu’nda yapacağımız değişiklikle, DİNİ İNANCIN GEREĞİNİN YERİNE GETİRİLMESİNİN ENGELLENEMESİNİ de ceza kapsamına alıyoruz.

 

Dini ibadet ve ayinlerin, BİREYSEL olarak da yapılmasının engellenmesini aynı şekilde bu kapsama alıyoruz.

 

Cebir veya tehdit kullanarak, ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, bir kimsenin inanç, düşünce veya kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale edenlere, ya da bunları değiştirmeye zorlayanlara, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası getiriyoruz.”

 

Çok güzel. Ancak, burada yalnızca kişilerin korunmasıyla ilgili şeyler var; hani kişilerin bağlı oldukları olguların, değerlerin, simgelerin korunması? Bunlara yönelik saygısızlığa karşı önlem?

 

*

Konu konuyu açarmış, aklım bu yeni ‘paket’ten çıkıyor, hiç işim olmazken Amerikan Başkanı Barack Obama’ya kayıyor. Niye saklayayım, onun yemin töreninde dediklerinden çok etkilenmiştim. Obama, “Birleşik Devletler başkanlığı görevini sadakatle icra edeceğime ve elimden geldiğince iyi şekilde Birleşik Devletler Anayasası’nı koruyacağıma, kollayacağıma ve savunacağıma yemin ederim” diye ant içtikten sonra yaptığı yirmi dakika kadar süren konuşmasında şunları da söylemişti:

 

«… Amerika Birleşik Devletleri, … atalarımızın ideallerine ve fikirlerine, aynı zamanda bizim kurucu metinlere olan inancımızdan güç alarak ilerlemeye devam ediyor. Bu her zaman böyle oldu; aynı idealler peşinde yürümeye kararlı olmalıyız. … Topraklarımıza olan inancımız güçlenerek devam etmeli. … Toprağımızı ekmeli, fabrikalarımızın çarklarını çalıştırmalı, okullarımıza öğrencilerimizi göndermeli ve ulusumuzun yeni çağın beklentilerini karşılayabilecek en önemli mensupları olan gençlerimizi eğitmeye devam etmeliyiz. … gücün temelinde güvenlik, inanç, davalarımızın haklılığı, hukukun üstünlüğü ve insan hakları vardır. Gücümüz buradan gelir. … Amerika’nın doğum yılında, aylardan en soğuk ayda küçük bir grup vatansever, yavaş yavaş sönmeye başlamış bir kamp ateşinin etrafında mücadeleyi ilerletmeye çalışıyorlardı. Düşmana karşı korku içindeydiler; kar yağıyordu, nehirler donmuştu. Bu mücadele, kurucu babalarımıza, atalarımıza ilham kaynağı oldu ve gelecek nesillere şu mesajı iletmek istediler: “Gelecekte sadece erdem ve umut varlığını sürdürecektir. Belirli bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığın zaman umuda ve inanca sarıl.” Her şekilden, her nesilden, her dilden vatandaşlarımız var. … Ve birleştiğimiz zaman, bir araya geldiğimiz zaman nefreti bertaraf ediyoruz. Artık ırkların farklılığının, dillerin farklılığının tamamen ortadan kalkacağı ve birleşeceğimiz günlere geçtik. …»

 

*

Beynime pek çok şey üşüşmüş durumda… Bunlardan birkaçını söylemem gerek:

 

- 1920’de Mustafa Kemal’in Kurtuluş’a giden yolda kurduğu ulusal bir haber kuruluşumuzun, Anadolu Ajansı’nın şu yaptığına bakıyorum da… Güvenilirlik bu mudur?

 

- “‘Yeni’ bir anayasa” diye tutturduğumuz bugünlerde, adı ‘Reform Paketi’ mi, ‘Demokratikleşme Paketi’ mi, her neyse, yeniden ve yeniden ‘yeni’ bir ‘paket’ var ortada… Memlekete iyilikler getireceği tantanasıyla ilan edildi… Bu işin hemen ardından Öğrenci Andı’nın defterinin dürülmesini düşünüyorum da… Hadi diyelim, bu ant herkesi kucaklayıcı değil; a benim iki gözüm, bu andın tarihselliğine, değişimine, bugüne kadar gelişine bakarak evrensel niteliği de olan yeni bir andın ortaya konması da mı gönlünüzden geçmedi, elinizden gelmedi?

 

- Ve, benim ülkemin yöneticilerinin, bir başka ülkenin vatandaşının da yüreğini titretecek bir tanecik olsun evrensel bir kelamı olamıyor. Bu duruma ancak hayıflanıyorum; bu konuda soracak sorum yok.

 

*

Bu da geçer yâ Hû!

 

 

İnal Karagözoğlu

26 Ekim 2013

facebook.com/inal.karagozoglu

twitter.com/wwwilgilikcom  

 

 

 

 

© 2013 İK

 

 

 

Anahtar sözcükler: Anadolu Ajansı, demokratikleşme, Öğrenci Andı, ‘Paket’, reform, tantana, ulusal kuruluş 

602 | Ayrıksı | Günlük | Her Açıdan |261013

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.