‘Destan’ı Yazmaya Devam!…

Büyük Zafer’in Yıldönümünü Hak Etmek

 

 

“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
          Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
                                      bu memleket bizim.

………. .”

~Nâzım

 

 

Zihnimde önce bir izlenim biçimindeydi; önyargılardan olabildiğince uzak dursam da bir önyargıdan mı kaynaklanıyordu bu? Neden olmasındı? Bu duruma yol açan pek çok şeye tanık olmamış mıydım? Sonra sonra kanıya, sonunda da yargıya dönüştü zihnimdeki o izlenim: evet, birilerinin Cumhuriyet’le alıp veremedikleri vardı. Ama nedendi bu hâl?

 

Niyesini artık anlamış olduğum bu hâlin toplumun neredeyse hemen her alanına yansıyan karanlığı günden güne ağırlaşmakta.

 

Bir bayram arifesindeyiz ve o karanlıktan bayramlarımızın payına düşenler geçiyor zihnimden bir bir…

 

*

‘Ulusal’ diye ‘nitelediğimiz’ ‘bayramlarımız’ın hangisini öbürlerinin önüne alayım? Hangisi öbürlerini var etti? 23 Nisan olmasaydı 30 Ağustos Zaferi olabilir miydi? 30 Ağustos Zaferi olmasaydı 23 Nisan hayatta kalır mıydı? Böyle soruları 19 Mayıs için de soramaz mıyım? Ya Cumhuriyet için? Sorular gittikçe birbirini doğuruyor, gittikçe büyüyen bir yumağa dönüşüyor…

 

Dikkatli gözlerden kaçmamıştır, yukarıdaki paragrafın ilk cümlesinde üç sözcüğü (‘ulusal’, ‘nitelediğimiz’, ‘bayramlarımız’) tırnak içinde yazdım; niye? Şundan: o sözcükleri, bugün var oluşlarını 19 Mayıs sürecine borçlu olanlar arasında olup da bu süreci inkâr edenlere, bu sürecin kazanımlarına kötü gözle bakanlara değer göremezdim. Adamların Cumhuriyet’le alıp veremedikleri var işte… Apaçık. “Al, bunlar senin ulusal bayramların” diyemem ya… 

 

Daha söyleyecek, aktaracak çok şey var; onun için sözü uzatmadan Büyük Zafer’e geleyim:

 

İlk kutlaması 1923’te Afyonkarahisar’da, Ankara’da ve İzmir’de yapılmış olan 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın ulusal bayram sayılması 1935’te kabul edilmiş.

 

Her bayramın bir anlamı vardır; bu mutlu günün anlamını bilmeden bayram yapmak olur mu?

 

Zafer Bayramı’nın ne olduğunu anlamak demek, Mustafa Kemal’in başkomutanlığında 26 Ağustos 1922 günü Dumlupınar’da başlayan ve beş gün sonra, 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz’u anlamak demek.

 

Büyük Taarruz’un ne olduğunu anlamak demek, 30 Ağustos gününün, Sevr’in getirdiği işgallerin def edilmesiyle sonuçlanan kurtuluş sürecinin bir aşaması olduğunu anlamak demek. Ve öncelikle de bu süreci kimler yaratmış, kimler bu gidişe köstek olmuş, bunları bilmek demek.

 

Çünkü, bir olguyu anlamaya giden yolu aydınlatacak olan şey bilmekten başka ne olabilir?

 

Tabii, bilmek için de öğrenmek gerek.

 

Bundan ötesi kişinin yeteneğine, anlayışına kalıyor; en başta da vicdanına… Ve tabii, bunları ‘anlamamak’ da mümkün.

 

*

Kurtuluş sürecinin sahibi bütün bir millet; Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle ‘Türk milleti’… Yani, Türkiye Cumhuriyeti’ni (Cumhuriyetimiz’i, devletimizi) kuran güç… Ve burada sözü koca şaire bırakmak en doğrusu:

 

«26 Ağustos Gecesinde

Saatlar İki Otuzdan Beş Otuza Kadar  
ve
İzmir Rıhtımından Akdeniz’e Bakan Nefer

 

 

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
                  ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
                     gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
                        daha yakın,
                                daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
                 evimize, aşkımıza ve kendimize dair
                                       sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
                seyrediyordu Kocatepe’den
                        dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlık yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
        Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
                        tek
                            ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
                   şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su,
                        belki bir ırmak,
                               belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
                            ve kılçıksız yılan balıklarıyla
                                    Yedişehitler kayasının gölgesine girip
                                                                                   çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
                                       kırmızı
                                               beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
                              haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
                       Altıgözler Köprüsü’nün altından
                                         gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü’nü solda
                        ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp
                                                           gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
                      ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel
Selimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’da
                  geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
                    tek
                         ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
        güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar: “Üç,” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur – Ayvalı hattı üzerinde
                                 manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
         sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
              baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer
                         sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
             yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
                           tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
                                       ona ‘Deli Erzurumlu’ derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman’dı.
Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
                        daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
              İbrahim,
                           korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
                                 birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz
                       kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara – Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam:
                                   ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
                            el kavuşturup
                                                sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
                        Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
                      kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
                                      dizkapaklarında kan,
                                      kantarmasında köpük…
İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
                     ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
                           bir başka horoz vardır:
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
                                   çorbasını yapmışlardır…

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
                                 sökecek.
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak”.
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
                                  Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
                                                    konuşuyor:
        -Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,
        bilmem ki, nasıl anlatsam,
        Âkif, inanmış adam,
        fakat onun, ben,
                 inandıklarının hepsine inanmıyorum.
        Meselâ, bakın:
        “Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.”
        Hayır,
        gelecek günler için
                            gökten âyet inmedi bize.
        Onu biz, kendimiz
                           vaadettik kendimize.
        Bir şarkı istiyorum
                             zaferden sonrasına dair.
        “Kim bilir belki yarın…”

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
                      Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan’ın
                                           yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
                                            kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
                               öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
                      ve yedi buçukluk bataryasını
                                       ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek…

98956 tüfek
ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
                            baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
                                beygirinin yanında duran
                                sarkık, siyah bıyıklı süvari
                                kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
                baktı saatına:
- Beş otuz…
Ve başladı topçu ateşiyle
                 ve fecirle birlikte büyük taarruz…

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
           Karahisar güneyinde 50
                              ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
                                                    Aslıhanlar civarında
                                                             30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis:
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı…

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.
Nurettin dedi ki: “Teselyalı Çoban Mihail,”
Nurettin dedi ki: “Seni biz değil,
                            buraya gönderenler öldürdü seni…”

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
                    ordularımız İzmir’e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
                          Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
                            her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra…
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
                       yüzlerini toprağa döndüler…

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
                      ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
                      yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
                  nalların,
                             ellerin
                                      ve gözlerin pırıltısı
                ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu:
        “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
          Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
                                      bu memleket bizim.

          Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
          ve ipek bir halıya benziyen toprak,
                                      bu cehennem, bu cennet bizim.

          Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
          yok edin insanın insana kulluğunu,
                                      bu dâvet bizim…

          Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
          ve bir orman gibi kardeşçesine,
          bu hasret bizim…”

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
                                    suda balık,
                                                    havada kuş kadar
                                                                  çokturlar;
korkak,
            cesur,
                     câhil,
                             hakîm
                                      ve çocukturlar
ve kahreden
                 yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâceraları vardır…



 

Nâzım Hikmet

 

939 İstanbul Tevkifanesi,
940 Çankırı Hapisanesi,
941 Bursa Hapisanesi.

 

(Kuvayımilliye Destanı, Sekizinci Bap)» 

 

*

30 Ağustos’ta niye bayram yapıyoruz, pek pek anlaşılır değil mi?

 

Büyük hainliklere, büyük yokluklara karşın, milletimiz, idamlık yurtseverlerin önderliğinde 30 Ağustos’a ulaşacak yolu ilmek ilmek döşeyip Cumhuriyet’e erdiği için…

 

*

Doksan bir yıl, ulusların tarihinde hem çok kısa hem çok uzun bir süre. Bu, bakışa, olayların bağlamına göre değişir… Her ne olursa olsun, düne, kurtuluş yıllarına uzanmak hiç de zor değil.

 

Ulusların tarihleri, dün-bugün-yarın çizgisi üzerinde anlam kazanıyor. Dün tamam. Bugünü bizzat içinde yaşamaktayız. Yarın? Evet, işte bir de o var. Bugünün meselesi de o yarın değil mi? Ve tarihten ders almak diye bir şey varsa, o derse de, bence ‘dün-bugün-yarın’ üçlüsünü bir kavram olarak algılamakla ve bu kavramın öğeleri arasındaki bağı, ilişkiyi sorgulamakla ulaşılabilir ancak.

 

*

İki gün sonra 30 Ağustos’un 91’inci yılı; bu güne hazırlıklı olmalı, derim.

 

Zafer Bayramımız kutlu olsun, kutlu geçsin!

 

Ey millet, ‘Destan’ı yazmaya devam!… 

 

 

İnal Karagözoğlu

28 Ağustos 2013

facebook.com/inal.karagozoglu

 

 

___________________

hakîm: ([a kısa, î uzun okunacak] şiirin sondan dördüncü dizesindeki sözcüğün buradaki anlamı) Filozof, engin bilgisi olan, hikmet sahibi, bilge.
 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: 30 Ağustos, anlamak, bilgi, Büyük Zafer, Cumhuriyetimiz, Kurtuluş, Kurtuluş Savaşı, Kuvayımilliye Destanı, öğrenmmek, zafer, Zafer Bayramı

 

584 | Belirli Gün ve Haftalar | Düşünceler | 280813

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Oya Özdemir said,

    Eylül 2, 2013 at 09:28

    Sayın Karagözoğlu,

    MEDYA’nın değerli !! eğlence !, evlenme programlarıyla donattığı kendine hakaret edilen şarkı sözlerinde coşan SIĞ İNSANLARIN merakının olacağına ! hiç şüphem yok !!!
    Üstelik bir yandan da ”BENİM.. OLMAZSA BEN YAPARIM…” direktiflerinin altında ÖZGÜRCE KENDİNİ GELİŞTİRENLERE ÖĞRETİLEBİLECEK NE VAR Kİ ???

    Yıllar yıllar önce, CENAP ŞAHABETTİN’in sözleriyle, TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM.

    ”İnsanların kavrayışları, bilinç düzeyleri ile bağlantılıdır.

    Bi­linçli insan, önce güzel bir şeyin farkına varır, hoşuna gider, hoşuna gittiği için de bunu çeşitli yollarla belli eder.

    Ancak bilinçsiz in­san, önce alkışlar; sonra da alkışladığı için hoşuna gittiğini zan­neder.

    Cenap Şahabettin
    Tıp Doktoru
    Servet-i Fünun dönemi şairi ve yazarı”

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.