Lozan’ı Bilmek…

Onur Öymen’in Konferansı

 

 

Lozan sadece ülkeyi parçalamak isteyen yabancı ülkelere karşı değil, aynı zamanda onların içerideki destekleyicilerine karşı da kazanılmış bir büyük siyasi zaferdir.

~Onur Öymen

 

 

Temmuz ayını geride bıraktık… Eh, Ağustos’u da yarıladık sayılır… Bazılarınca neredeyse hiç önem verilmeyen Lozan Antlaşması’nın bir yıldönümü daha orada, 24 Temmuz’da kaldı; 91’inci yıldönümüne Allah kerim…

 

Geçen 29 Temmuz’daki yazımın¹ sonunda, “Son söz olarak da şunu söyleyeyim, hiç değilse ‘Mütareke basını’ nedir, Lozan Barış Antlaşması nedir, bunları bilmemiz boynumuzun borcu. Bilenler bir kere daha göz atarlarsa iyi olur, bilmeyenler on kere okumalı bu konuları” demiş, emekli büyükelçilerimizden Onur Öymen’in Lozan Antlaşması’nın 82’nci yıldönümü dolayısıyla verdiği konferansı² ileride bu sayfalara alacağımı belirtmiştim. O sözümü işte bugün yerine getiriyorum.

 

Öymen konferansını, 24 Temmuz 2005 günü Antalya’da Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı’nda vermiş. O tarihte CHP İstanbul Milletvekili olan Öymen, aynı zamanda partisinin genel başkan yardımcılarındandı.

 

Konferansının metnini alanımda yayımlamama izin verdiği için Sayın Onur Öymen’e teşekkürlerimi sunuyorum.

 

 

İnal Karagözoğlu

13 Ağustos 2013

facebook.com/inal.karagozoglu

 

 

 

 

Çok değerli CHP İl Başkanı,

 

Değerli konuklar,

 

 

Lozan Antlaşması’nın 82. yıldönümünü kutladığımız bu anlamlı günde beni davet ederek görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatı verdiğiniz için size içtenlikle teşekkür ederim.

 

Lozan Antlaşması’nı diğer antlaşmaların çoğundan farklı kılan bazı özellikleri var. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşını oluşturan Lozan Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanmış olan antlaşmalar arasında bugün hâlâ yürürlükte olan ve geçerliliğini koruyan tek antlaşmadır.

 

Lozan, Birinci Dünya Savaşı’nda yenildikten sonra ülkesinin istila edilmesine karşı bütün varlığı ile direnen ve neticede şerefli bir barış antlaşması imzalamayı başaran bir ulusun eseridir. Bunun başka bir örneği yoktur. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan bütün ülkeler, çok ağır şartlar içeren aşağılayıcı antlaşmaların altına imza koymak ve bu antlaşmaları uygulamak zorunda bırakılmışlardır. Osmanlıların imzaladığı ve Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı büyük zafer ile tarihe gömdüğü Sevr Antlaşması da böyle bir antlaşmaydı.

 

Türkiye eğer Atatürk’ün öncülüğünde başarılı bir kurtuluş savaşı gerçekleştiremeseydi, biz de diğer mağlup ülkeler gibi ülkemizi bölüp parçalamak isteyenlerin iradesine boyun eğmiş olacaktık. Ama bu olabilir miydi? Türk milleti böyle bir yenilgiyi kabul edebilir miydi?

 

Atatürk’ün ve onun arkadaşlarının bu soruya cevabı hayırdı. Daha Lozan Antlaşması sonuçlanmadan, 1923 yılının Ocak ayında bakınız Atatürk ne diyordu:

 

“Milli mücadelenin maksat ve gayesi ülkemizin tam istiklalini ve kayıtsız şartsız egemenliğini sağlamak ve sürdürmektir… Türk halkı asırlardan beri hür ve müstakil yaşamış ve bağımsızlığı hayatın bir zorunluluğu sayan bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”

 

İşte Türkiye bu inançla yola çıktı ve başarılı oldu.

 

Lozan’ı yalnız bir antlaşma gibi okuyup değerlendirmek eksik olur. Lozan’a nasıl gelinmiştir? Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki koşullar nelerdi? O devirde Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetenler ne düşünüyorlardı? Hangi politikaları izliyorlardı? Yabancıların Türkiye’ye bakışı neydi? Bu soruların cevabını bulmak Lozan’ın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

 

Aynı şekilde, Lozan Antlaşması’ndan 82 yıl sonra, o zaman Türkiye’nin dünyaya kabul ettirdiği bazı temel görüşlerimizi bugün de koruyabiliyor muyuz? Lozan müzakerelerinde yapılanlara benzer baskılarla, dayatmalarla karşılaştığımız zaman bugün de aynı direnci, gösterebiliyor muyuz? Bu sorulara vereceğimiz tarafsız ve dürüst cevaplar Türkiye’nin nereden Lozan’a geldiğini ve Lozan’dan nereye gittiğini anlamamıza ve gelecek kuşaklara anlatmamıza yardımcı olacaktır.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, Türkiye, Avrupa’nın hasta adamı olarak nitelendiriliyordu. ‘Hasta adam’ demek, çaresiz adam, çaresiz ülke, kendi çıkarlarını savunamayan, çökmeye mahkûm ülke demekti.

 

Bir de deniyordu ki, Türkler savaş meydanlarında kazanır, ama bu kazanımlarını müzakere masasında kaybeder. Gerçekten de bunun örnekleri vardı. 1897 Türk-Yunan Savaşı’nı kazanan Türkler olmuştu. Ama savaşın sonunda müzakere masalarında kaybeden de biz olduk. O zamanki büyük devletlerden sanki savaşı Yunanlılar kazanmış gibi muamele gördük. Büyük baskılarla, dayatmalarla ve entrikalarla karşılaştık. Sonunda asırlardan beri Türk toprağı olan Girit’i Yunanlılara verdik. Çünkü devletin başında bulunanların direnme gücü yoktu. Savaşta kazanılanları koruma gücü yoktu. Çünkü o sıralarda ve onu izleyen yıllarda Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin tek hedefi vardı: kendi iktidarlarını sürdürmek. Bunun için yabancılara veremeyecekleri taviz yoktu. Onların izledikleri politikayı tarif etmek için bir kelime yeterlidir: teslimiyetçilik. Bugün de biz dış politika konularında Hükümet’in bazı tavizci politikalarını teslimiyetçilik olarak tanımlıyorsak, bu, yakın tarihimizi bildiğimiz, hatırladığımız içindir. Atatürk’ün teslimiyetçiler için söylediği şu sözler bugün her zamankinden daha büyük önem kazanıyor:

 

“Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen duruma gelmesine yol açarlar… Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz kayıtsız ve şartsız olarak varlığımızı bir yabancıya teslim edelim…”

 

Bu sözleri okurken “Kıbrıs’ta eski politikaları izleseydik dış baskılara maruz kalırdık ve Suriye’nin Lübnan’dan çekildiği gibi biz de Kıbrıs’tan kuzu kuzu çekilirdik” sözlerini hatırlamamak kabil midir?

 

Bugünlerde o devrin padişahları hakkında bazı övücü sözler, görüşler okuyoruz. Gerçek neydi? Gerçek şuydu: o devirdeki bazı padişahlar yabancıların iradesine teslim olmuşlardı.

 

Anadolu’da Atatürk’ün öncülüğünde bir kurtuluş savaşı verilirken bakınız İstanbul’da esen hava neydi:

 

Padişaha ve onun yakın çevresindekilere göre İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olmalıydı. Bu devletlerden sadece biri ile bile baş edilemeyeceği düşüncesi bazı çevrelerin zihninde yerleşmişti. Bu düşünce sahiplerinin bir kısmı İstanbul’da İngiliz Dostları Derneği adında bir dernek kurmuşlardı. Bu derneğin üyeleri arasında bizzat Padişah Vahdettin, Damat Ferit, İçişleri Bakanı Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Derneğin başkanı Frew adında bir rahipti.  Yüzyıllarca dünya Müslümanlarının liderliğini elinde bulunduran Osmanlı imparatorlarının sonuncusu bir rahibin başkanlığındaki bir derneğin üyesi olmuştu. Bu utanç verici bir durumdu. Padişah ülkeyi istila edenlerin açıkça emrine girmişti.

 

Atatürk, Büyük Nutkunda bu derneği kuranların amacının Lloyd George Hükümeti aracılığıyla İngiliz himayesini sağlamak olduğunu söylüyor. Padişah’ın çevresindeki teslimiyetçiler yabancıların her istediğini, her dediğini yapmaya hazırdı. Ama tabii bunun da bir bedeli olmalıydı.

 

İşte bu İngiliz mandacılarından Sait Molla, Vahdettin’in üye olduğu derneğin başkanı Rahip Frew’ya yazdığı bir mektupta İçişleri Bakanlığı’ndan istifa etmesine rağmen Padişah’a ve onun teslimiyetçi görüşlerine bağlılığı devam eden Ali Kemal’den söz ederken “Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir hediye takdimi için en uygun zamandır. … Ali Kemal Bey talimatınıza harfi harfine uyacak” diyordu. Sait Molla’nın bu sözlerini, Atatürk Büyük Nutkunda naklediyor.

 

Bu tabii Ali Kemal hakkında Sait Molla’nın görüşüydü, ama o dönemde İngilizlerle işbirliği yapanların nasıl düşünceler ve ne gibi tertipler içinde olduklarının da bir göstergesiydi. Önemli görevlerde bulunanların para karşılığında yabancıların çıkarlarına hizmet edebileceklerini düşünmek ve bunun için yabancılardan açıkça rüşvet istemek ulusun çıkarlarına yapılabilecek en büyük ihanetti.

 

Görülüyor ki, o devirde de ülkeyi yabancıların emellerine göre yönlendirmek isteyenler, bunun için yabancılardan hediye alabilecek tıynette olanlar vardı.

 

İşin hazin taraflarından biri de o dönemde basının büyük bir bölümünün izlediği tutumdur. Halkın sesi olması gereken, ulusal kurtuluş savaşına destek vermesi beklenen basın, ne yazık ki yabancıların sözcüsü durumuna gelmişti. O dönemin basınından birkaç örnek vermek, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde İstanbul’da aydın geçinenlerin hangi teslimiyetçi görüşleri savunduklarını göstermesi bakımından ibret verici olacaktır. Aşağıdaki görüşler, Refi Cevat Ulunay’ın Alemdar gazetesinde çıkan yazılarından bazı alıntılar:

 

• “Osmanlı İmparatorluğu İngiltere’ye yanaştıkça daima kazanmış, uzaklaştıkça kaybetmiştir. … Bizim için yol İngiltere’nin açacağı yoldur.” (İngiltere ve Biz, 19 Aralık 1918)

 

• “Dört baldırı çıplağın İngiltere’ye buğzetmesi yüzünden memleketin nasıl bir felaket uçurumuna sürüklendiğini gördük. Türkler için yegâne çare İngilizlerle ele ele yürümektir. (İki Büyük Söz, 16 Haziran 1919)

 

• “Kilit Türkiye, anahtar İngiltere’dir. Âlem-i İslam kilidinin anahtarını İngiltere’nin emin ve itimat edilir eline tesliminde âlem-i İslam için hiçbir tehlike yoktur.” (Heyet-i Murahhasa Hakkında Bir İzahat, 23 Temmuz 1919)


• “Önce Müslümanım, sonra Osmanlıyım. … Yeniden kurcalanmak istenen bu milli cereyandan karnımız doydu. Hâlâ bu nakarat ile vakit geçiren zevat kıl çadırlarını merkeplere yüklesinler. Turan’a mı İran’a mı, nereye gideceklerse bir an önce defolsunlar. Biz bu memlekette yirminci asra layık birer Osmanlı olarak kalacağız. (Millet Cereyanı Münasebetiyle, 22 Mart 1919)

 

• Ankara Hükümeti Avrupa için kabil-i hitap bir hükümet değildir ve olamaz.” (Anadolu’nun Telgrafı, 9 Şubat 1921)

 

• “İttihat ve Terakki her fırsatta Milleti aldatmıştı. Kuva-yi Milliye de öyle. … Aldığımız haberlere göre Anadolu bunların elinde perişan. Dünkü Enver ne ise bugünkü Mustafa Kemal odur.” (Anadolu’daki Fecai, 31 Mayıs 1920)

 

• “Biz Anadolu’daki kuva-yi gayri millicilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceğini sanmıyoruz. Salah-ı mevcudiyetimiz için bunların temsilcilerini yok etmemiz gerekir. Millet Anadolu’yu soyup kasıp kavuran kuva-yi gayrı milliyeye karşı Halifesinin ve tahtının etrafında birleşecektir. (Salah-ı Mevcudiyyet İçin, 26 Temmuz 1920)

 

İşte bugün de çeşitli vesilelerle hatırlanan mütareke basını buydu. Atatürk ve arkadaşları bir yandan ülkemizi istila eden düşman kuvvetleriyle savaşırken bir yandan da teslimiyetçi Osmanlı Hanedanı ve ona payanda olmak isteyen teslimiyetçi basınla mücadele ediyordu.

 

Lozan’dan önceki bu siyasi ortamı hatırlayınca Lozan zaferinin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor. Lozan sadece ülkeyi parçalamak isteyen yabancı ülkelere karşı değil, aynı zamanda onların içerideki destekleyicilerine karşı da kazanılmış bir büyük siyasi zaferdir.

 

Lozan müzakerelerinde ne görüşüldü? Bizden ne istendi, hangi baskılar yapıldı, bunlara nasıl direndik, ne elde ettik? Bütün bu soruların cevapları Lozan Antlaşması’nın değerli hocamız Prof. Seha Meray tarafından bugünün Türkçe’sine çevrilmiş 8 ciltlik Müzakere Zabıtları’nda var. Bu konuların tümünü bir konferansın çerçevesine sığdırmak zor. Ama bugün de Türkiye’nin gündeminde olan bazı konulardan örneklerle Lozan’daki mücadele hakkında fikir sahibi olabiliriz.

 

Lozan’da ele alınan başlıca konular, ‘sınırlar meselesi’, ‘Boğazlar konusu’, ‘kapitülasyonların kaldırılması’, ‘azınlıklara verilecek haklar’ başlıkları altında müzakere edildi.

 

Türkiye’ye en ağır baskılar kapitülasyonlar konusunda yapıldı. Yabancı ülkeler yüzyıllardan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun kendilerine verdiği imtiyazlardan vazgeçmek istemiyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu büyük bir pazardı ve bu pazarı elden kaçırmamak gerekiyordu. Osmanlılar 19. yüzyılın sonlarında tam bir mali çöküntü içine düşmüştü. Hesapsız kitapsız alınan borçları geri ödeyecek takatleri kalmamıştı. Devletin maliyesine yabancılar fiilen el koymuşlardı. Devletin ekonomisini Düyunu Umumiye yönetiyordu. Ekonomik bağımsızlıktan söz etme imkânı kalmamıştı. İşte Lozan’da Türkiye bu mali teslimiyetçiliğe son vermek istiyordu. Atatürk bu konuda ne düşünüyordu?

 

Atatürk daha Lozan Konferansı başlamadan, 1 Mart 1922 tarihinde Meclis’in üçüncü toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

 

“Hükümetimizin her medeni devlet gibi dış borçlanmalar yapması gereği vardır. Şu kadar ki, ödünç alınan yabancı paralarını şimdiye kadar Babıâli’nin yaptığı gibi ödemeye mecbur değilmişiz gibi, maksatsız israf ve kullanma ile borçlarımızın yükünü arttırarak mali bağımsızlığımızı tehlikeye atmaya kesinlikle karşıyız. Biz, memlekette ilerlemeyi, üretimi ve halkın refahını temin edecek, zenginlik kaynaklarımızı geliştirecek faydalı borçlanmalara taraftarız.”

 

“Bugünkü mücadelelerimizin gayesi, tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tamamı ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati kuruluşlarında bağımsızlık felç olmuştur. Çünkü devletin her organı, ancak mali kuvvet ile yaşar.”

 

Ancak, Lozan Konferansı sırasında anlaşılmıştır ki, yabancılar borçlar meselesini siyasi baskı unsuru olarak kullanmak niyetindedirler. Bir gün, İngiliz Dışişleri Bakanı ve Baş Delegesi Lord Curzon İsmet Paşa’yı davet eder. Yanında da ABD temsilcisi vardır. Curzon İsmet Paşa’ya şöyle der:

 

“Paşa, sizden hiç memnun değiliz. Ne söylesek reddediyorsunuz. Bu reddettiklerinizi biz cebimize koyuyoruz. Ülkeniz haraptır, perişandır, imara ihtiyacı vardır. Yarın gelip bunun için paraya ihtiyacınız olacak. Bu para bir bizde var bir de şu yanımdaki Amerikalılarda var. Biz önümüze gelip de diz çöktüğünüz, bizden borç istediğiniz zaman bu cebimizdekileri ortaya çıkartacağız”

 

Curzon’un mesajı açıktır: Bizden borç istediğinizde şimdi vermediğiniz siyasi tavizleri sizden alacağız. İsmet Paşa buna kesin cevap verir: “Siz şimdi istediklerimizi yapın, yarın gelip de önünüzde diz çökersem o zaman cebinizdekileri çıkartırsınız.”

 

İsmet Paşa anılarında bu olayın kendisine ders olduğunu ve hükümet sorumluluğu taşıdığı dönemde dış borç almamaya önem verdiğini söyler. Gerçekten, genç Türk Cumhuriyeti bütün Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar öder. Hemen hemen dış borç almadan çok yüksek bir kalkınma hızı sağlar. Dış ticaret açığı vermez. Bütçe denkliğini sağlar.

 

İşte değerli arkadaşlarım, o zamanlar Türkiye’de böyle devlet adamları vardı. Biz Cumhuriyet’i onlardan devraldık. Bazılarının eleştirdiği ve küçümsediği 1930’lu yıllarda işte bunlar yapılmıştı.

 

Şimdi ne duruma geldik? Türkiye, ne yazık ki dünyanın beşinci en borçlu ülkesidir. İç ve dış borçların gayrı safi milli hasılaya oranında Avrupa’da en yüksek borçluluk oranına sahiptir. Ekonomi IMF’ye teslim edilmiştir. Türkiye ekonomik bağımsızlığını koruyamamıştır. Yabancıların istediği şekilde % 6,5 oranında faiz dışı fazla verilmekte, bunun için yatırımlar kısılmaktadır. Bunun sonucunda işsizlik yükselmektedir. Türkiye’nin en büyük, en güçlü ekonomik kuruluşları, şirketleri, bankaları yabancılara satılmaktadır.

 

Lozan’da büyük duyarlık gösterilen ekonomik bağımsızlık anlayışı terk edilmiş, yerine ülkenin bütün varlıklarını yabancılara haraç mezat satma anlayışı gelmiştir. Geniş tarım arazileri hükümetin çıkardığı yasa ile neredeyse kayıtsız kuyutsuz yabancılara pazarlanmaktadır. CHP’nin yaptığı başvuru üzerine bu yasanın bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi üç ay içinde yeni bir yasa çıkarılarak anayasaya aykırı maddelerin düzeltilmesini istemiştir. Ne yazık ki, Hükümet Meclis tatile girmeden bu yasayı çıkaramamıştır. 18 Temmuz günü Anayasa Mahkemesi’nin verdiği süre sona ermiştir. Şimdi ne olacaktır? Eski yasa yürürlükten kalktığı için ve yenisi yürürlüğe girmediği için yabancılar diledikleri tarım arazisini diledikleri gibi satın alabilecekler midir? Hukukçular öyle diyor. Hükümet ne diyor? Hiçbir şey demiyor.

 

İşte 82 yıl önce titizlikle koruduğumuz ekonomik ve mali bağımsızlığımız maalesef bugün bu hâle gelmiştir. Şurası muhakkaktır ki, bugün ekonomik bağımsızlık alanında Lozan’ı imzaladığımız dönemin çok gerisine gitmiş bulunuyoruz.

 

Üstelik yıllardan beri izlenen hesapsız kitapsız borçlanma politikası, Atatürk’ün sözünü ettiği Osmanlı İmparatorluğu’nun hesapsızlıktan borç batağına düştüğü dönemi hatırlatıyor. Bakınız, milyonlarca dolarlık borç, bugün hiçbir ekonomik değeri olmayan yatırımlar için alınmıştır. Teknik elverişsizlik veya ekonomik araştırma yetersizliği nedeniyle bugün birçok havaalanımıza tek bir uçak bile inmiyor. İşte Gazipaşa Havaalanı, işte Siirt Havaalanı, işte Sinop, Isparta ve Çanakkale Havaalanları… Bunlar için alınan yüz milyonlarca dolar borç için bugün Türkiye bir de faiz ödüyor. Kimdir bunun sorumlusu? Hangi politikacıdır? Hangi bürokrattır? Bunun hesabını soruyoruz.

 

Lozan Antlaşması’nı incelerken üzerinde dikkatle durmamız gereken konulardan biri de azınlıklar konusudur. Bu konuda Türkiye üzerinde yapılan baskıları, Türk heyetinde azınlık komitesi başkanı olarak görevlendirilen Rıza Nur hatıralarında şöyle anlatıyor:

 

“Frenkler ekalliyet diye üç nevi biliyorlar: Irkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike. Aleyhimize olunca şu adamlar ne derin ve ne iyi düşünüyorlar. Irk tabiri ile Çerkez, Abaza, Boşnak ve Kürt’ü Ermeni ve Rum’um yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan bazı Türkmen boylarını da ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp atacaklar. Bu taksimi işittiğim vakit tüylerim ürperdi. Bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmaya verdim. Pek uğraştım. Pek müşkülat ile kaldırdım.”

 

Rıza Nur’un bu sözlerini okuduktan sonra AB’nin ilerleme raporunda Türkiye’deki Kürtleri ve Alevileri azınlık saymak isteyen yaklaşımı hatırlamamak mümkün mü? Türkiye’deki azınlık sorununa değinen AB raporlarında bu konunun düzenlendiği Lozan Antlaşması’na atıfta bulunulmaması acaba bir tesadüf mü? Yoksa Lozan’da bize kabul ettiremediklerini şimdi AB üyelik sürecinde mi kabul ettirmeye çalışıyorlar?

 

Uzun müzakerelerden sonra kaleme alınan Lozan Antlaşması’nın 37 ila 45’inci maddeleri azınlıklarla ilgili olarak varılan uzlaşmayı yansıtmaktadır. Örneğin 38’inci madde, dil, soy ve din ayırımı yapılmayacağını belirtir. 39’uncu madde, yasa önünde eşitlik ilkesine uyulacağını vurgular. Aynı madde, din, inanç veya mezhep ayrılığının yurttaşlık haklarıyla siyasal haklardan yararlanılmasına engel olmayacağını kayda geçirir. 40’ıncı madde, hayır kurumları ile dinsel ve sosyal kurumlar, okullar, öğretim ve eğitim kurumları kurmada, yönetmede; buralarda kendi dillerini serbestçe kullanma ve dinsel ayinler yapmada uyruk farkı olmaksızın herkesin eşit haklardan yararlandırılacağını belirtir. 42’inci madde, dini kurumlara tam bir koruma sağlanacağını hükme bağlar. Antlaşmaya göre, bu kurallara uyulmazsa tarafların meseleyi Milletler Cemiyeti’ne veya Uluslararası Adalet Divanı’na götürmeye hakkı vardır.

 

Bu hükümler Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ahali mübadalesi antlaşmasının dışında bırakılan İstanbul Rumları ile Batı Trakya ve 12 Ada’da yaşayan Türkler için de geçerlidir.

 

Uygulamada ne olmuştur? Türkiye İstanbul Rumları için bu hükümleri uygulama gayreti içinde olmuşken Rumlar Batı Trakya’daki Türk azınlığının haklarını hem Lozan’a hem de daha sonra kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olarak sürekli biçimde kısıtlamışlardır.

 

Lozan Antlaşması sırasında İsmet Paşa Batı Trakya’da bir plebisit yapılmasını önermiş, ancak İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon buna şiddetle karşı çıkmıştır. Zira o tarihte Batı Trakya’da Türklerin Rumlara karşı büyük sayısal üstünlükleri vardı. İsmet Paşa’nın Lozan’da sunduğu resmi belgelere göre Gümülcine’de 59 bin Türk’e karşı sadece 8 bin 800 Rum yaşıyordu. Yani Türkler, Rumların yaklaşık yedi misliydi. İskeçe’de 48 bin Türk’e karşı 6 bin Rum vardı. Yani, Türkler orada da Rumların sekiz misliydi. Sonra ne olmuştur? Yunanistan’ın yıllardan beri sistemli olarak izlediği eritme politikası sonucunda Gümülcine’de Türklerin oranı toplam nüfusun % 55’ine, İskeçe’de % 45’ine düşmüştür. Dedeağaç’ta da Lozan zamanında Rumların iki mislinden fazla olan Türklerin oranı bugün % 5’e inmiştir.

 

Bu nasıl olmuştur? Yunanistan’ın birkaç yıl öncesine kadar yürürlükte olan Vatandaşlık Yasası’nın 19’uncu maddesine göre, Elen asıllı olmayan Yunan vatandaşları uzun süreyle yurt dışına çıktıklarında onların vatandaşlıktan atılması mümkün kılınmıştır. Bu madde çerçevesinde yapılan uygulamalar sonucunda, Türk Hükümeti’nin elindeki belgelere göre 60 bin, Yunanistan’ın belgelerine göre ise 46 bin Türk asıllı Yunan vatandaşı vatandaşlıktan atılmıştır. Bu madde yılar boyunca uluslararası toplumun tepkisini çekmiş ve birkaç yıl önce kaldırılmıştır. Ama vatandaşlıktan atılanlar tekrar geri alınmamıştır.

 

6-7 Eylül 1955 tarihlerinde İstanbul’da yaşanan üzücü olaylardan sonra Türkiye’yi terk eden Rum asıllı Türk vatandaşları, bugün Yunanistan’da Türk pasaportuyla yaşamakta, diledikleri zaman Türkiye’ye gelebilmektedirler. Ama Yunan vatandaşlığından atılan Türk asıllılar Yunanistan’a girememektedir. İşte bu Lozan’ın açık bir ihlalidir.

 

Bununla da kalmıyor. Bugün Batı Trakya’daki Türklerin eğitim durumu Lozan’da öngörülenin tam tersidir. Türk asıllılar ile Yunan asıllı Yunan vatandaşları arasında tam bir ayırımcılık uygulanmaktadır. Yunan asıllı öğrenciler için zorunlu eğitim 9 yıl, Türk asıllılar için ise 6 yıldır. Türklerin 210 ilkokulu ve iki lisesi var. Bunlara Türkiye’den toplam olarak sadece 15 öğretmen gönderilmesine izin verilmektedir. Geri kalan öğretmenler, Selanik’teki bir akademide sadece iki yıl eğitim görenler arasından Yunan makamlarınca atanmaktadır. Oysa, Türkiye’de öğretmenlik eğitimi görmüş yüze yakın Batı Trakyalı Türk öğretmen Gümülcine ve İskeçe’de işsiz olarak oturmaktadır.

 

Ders kitapları ayrı bir sorundur. Türkiye’de hazırlanan yeni okul kitapları Yunan makamlarınca yıllardan beri onaylanmadığından, Türk çocukları, 30-40 yıl eski kitaplardan eğitim görmektedirler. Kısa bir süre öncesine kadar Türk çocuklarına verilen kitaplarda “insanlığın yakında aya gitmesinin ümit edildiği” yazıyordu. Yani, Türk asıllı çocuklar, insanoğlunun aya ayak basmasından önce yazılmış kitaplarla 21. yüzyılda eğitim görüyorlar.

 

Türklere ait vakıfların yöneticileri 1967 yılında yönetime el koyan askeri cunta döneminden beri Yunan makamları tarafından atanıyor, Türklere kendi vakıflarının yöneticilerini seçme olanağı tanınmıyor.

 

Gene Lozan’a aykırı olarak Türklere kendi müftülerini seçme hakkı da tanınmıyor. Halkın seçtiği İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa bu görevi yapmaya başladığında mahkemeye verildi, yargılandı, 6 ay hapis yattı. Daha sonra bir saldırgan tarafından bıçakla yaralandı. Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif’in de görevini yapması engellendi. Şerif, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvuruyu kazandı, Yunan Hükümeti tazminat ödedi, ama bu müftünün görevini yapmasına izin verilmedi.

 

Batı Trakya’nın birçok yerinde harap olmuş, minareleri yıkılmış tarihi Osmanlı camilerinin onarımına izin verilmiyor. Bazı eski camiler sinema olarak kullanılıyor.

 

Bütün bunların ötesinde Yunan Yüksek Mahkemesi’nin kısa bir süre önce aldığı bir kararla İskeçe ve Gümülcine’de Türk Gençler Birliği’nin, isimlerinde Türk kelimesi geçtiği gerekçesiyle tabelaları söküldü, Türk ismini kullanmaları yasaklandı. Bütün bunlar 21. yüzyılda ve bir Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan’da yaşanıyor. Bir parlamento komisyonu heyetiyle birlikte üç hafta önce Batı Trakya’ya yaptığımız ziyaret sırasında bütün bunları gözlerimizle gördük.

 

Bütün bunlar Lozan Antlaşması’nın açık ihlalleridir. Peki bu antlaşmanın tarafı olan Türk Hükümeti bu ihlallere karşı ne tepki gösteriyor? Lozan’la elde ettiğimiz kazanımların elden çıkartılmasına karşı ne yapıyor? Ne yazık ki, hiçbir şey yapmıyor. Hiçbir tepki göstermiyor. Yunanistan’ın AB üyeliğinde desteğini kazanmak uğruna Hükümet bütün bunları sineye çekiyor.

 

İşte bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Lozan zaferini kazananlara, Lozan’ı bir siyasi abide gibi Türk ulusuna hediye edenlere karşı  vicdan borcumuz, bu antlaşmayla Türkiye’nin elde ettiği kazanımları titizlikle korumaktır. İşte yapılamayan budur. Bunu yapmak gayret ister, kararlılık ister, her şeyden önce cesaret ister.

 

Kısa bir süre önce Batı Trakya’yı ziyaret eden Sayın Başbakan’a bütün bu konularda Yunan makamlarının dikkatini çekip ihlallerin önlenmesi için girişim yapıp yapmadığını bir yazılı soruyla sordum. Aldığım cevapta Sayın Başbakan’ın Batı Trakya Türklerine iyi birer Yunan vatandaşı olarak Yunanistan ile iyi geçinmeleri tavsiyesinde bulunduğu yazılıydı. Öyle anlaşılıyor ki, ya Başbakan bu sorunları dile getirmemiş ya da getirdiyse bile herhangi bir sonuç alamamıştır.

 

Lozan’la ilgili olarak söylenebilecek daha çok şey var. Lozan Antlaşması’nın 13’üncü maddesi bazı Ege adalarında askeri üs ve deniz üssü kurulamayacağından söz ediyor. O sıralarda 12 Adalar  İtalya’nın elinde… Bu adalar da İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren 1947 tarihli Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a veriliyor; ama silahsızlandırılmaları kaydıyla… Yunanistan gerek Lozan Antlaşması’nın gerek Paris Antlaşması’nın silahsızlanmayla ilgili hükümlerini uygulamamaktadır. Eski Türk hükümetlerinin bu konuda yaptığı kuvvetli girişimlerden şimdi eser kalmamıştır. Âdeta şimdiki hükümet bunu hayatın bir gerçeği olarak kabul etmektedir. Sayın Başbakan’ın ve Sayın Dışişleri Bakanı’nın Adalar’ın antlaşmalara aykırı olarak silahlandırılmasını eleştiren bir sözünü bugüne kadar duymadık.

 

Oysa Lozan’da elde ettiğimiz kazanımlara ne büyük zahmetlerle ulaşılmıştı. Türkiye çağının en büyük devletleriyle Lozan’da dişe diş bir müzakere yapmıştı. Türkiye’nin direnişini kıramayan büyük ülkeler bir ara Konferans’a ara verdirmiş, böylelikle Türkiye’ye istediklerini yaptıracaklarını sanmışlardı. Türkiye’nin cevabı seferberlik hazırlıklarına başlamak oldu. Türkiye gerekirse yeni bir savaşı göze alabilirdi ama egemenliğinden ve bağımsızlığından taviz veremezdi.

 

Türk heyetine yapılan baskıları o tarihte Lozan’da Amerikan heyetinin üyesi olan Büyükelçi Grew anılarında şöyle anlatıyor:

 

“Müttefikler bir gece, sabahın ikisine kadar süren yedi saatlik bir toplantı sırasında İsmet Paşa’ya öyle yüklenmişlerdi ki, New York zenci mahallesindeki karakolda geçen bir soruşturma bunun yanında kibar bir yemek sohbeti gibi kalırdı.”

 

Lozan görüşmelerinde Türk heyetinin sergilediği azimli tavrı ünlü İngiliz tarihçi Toynbee şöyle anlatıyor:

 

“Türk delegasyonu Misak-ı Milli’de belirtilmiş olan toprak konuları, kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar sorunlarında bir adım dahi gerilememiştir.

 

Hemen hemen her konudaki Türk milliyetçi istekleri Lozan’da Müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Ve dünya, tarihte bir eşi olmayan bir olayla karşılaşmıştır. Yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en büyük ulusları ile, tam eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve Büyük Savaş’ın bu galiplerini dize getirerek her isteğini bunlara kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydi.

 

Müttefikler, Misak-ı Milli’de belirtilmiş olan tam bağımsızlığın hiçbir unsurundan en ufak bir fedakârlıkta bile bulunmayan bir ulusu karşılarına dikilmiş bulmuşlardır. Bu düelloda kazanılan başarının en büyük şeref payı, kulağı ağır işiten fakat her şeyi son derecede iyi hesaplayan, inatçı devlet adamı ve asker İsmet Paşa’ya ait bulunmaktadır. … Ayrıca Türk Başdelegesi’nin gerilemek bilmez karakteri, arkasında bulunan bir devlet başkanının, bir parlamentonun ve Anadolu halkının azmi ile de desteklenmiştir. Lozan Konferansı’nda İsmet Paşa değil Türkiye konuşuyordu.”

 

Lozan’da kazanılan diplomatik zaferi Atatürk Büyük Nutkunda şu sözlerle anlatıyor:

 

“Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihe eşi geçmemiş bir siyasi zafer eseridir.”

 

Türkler haklı olarak zaferleriyle öğünüyorlardı. Türkiye’nin başarısını teslim eden yabancıların bir bölümü de bunu dile getirmekten çekinmiyordu. Ama savaşta Türkiye’nin rakibi olan İngiltere’nin bazı ünlü devlet adamları Lozan’ın kendileri için büyük bir yenilgi olduğunun farkındaydılar. Bunların başında gelen Churchill Lozan için şunları söylüyordu:

 

“Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır. … Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya … başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.”

 

Türklerin Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandırmaları Avrupa’daki dengeleri altüst etmişti. Yunanistan’ı başından sonuna kadar destekleyen Başbakan Lloyd George Türklere karşı yeni bir savaş başlatma girişimlerinde başarısızlığa uğramıştı. Hükümetten çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Türklerin büyük başarısı dünyanın en büyük ve en güçlü ülkesinin hükümetinin devrilmesine yol açmıştı. Başbakan Lloyd George Avam Kamarası’nda yaptığı veda konuşmasında şunları söylüyordu:

 

“İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkânsızdı.”

 

İşte 82 yıldan beri Türkiye’de işbaşına gelen Cumhuriyet hükümetlerinin devraldığı miras böyle bir mirastır. Başta Büyük Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet’i kuranların en zor şartlar altında Kurtuluş Savaşı’nda ve daha sonra Lozan’da sağladıkları bu büyük esere sahip çıkmak bizim kuşağımızın ve bizden sonra sorumluluk üstlenecek kuşakların en büyük görevidir.

 

Biraz önce ekonomik bağımsızlık, azınlıklar ve Ege adalarıyla ilgili olarak verdiğim örnekler bu dönemde ne yazık ki, bu mirasa yeterince sahip çıkamadığımızı gösteriyor.

 

Türkiye bugün Cumhuriyet’i kuranların ülke yönetiminde gösterdikleri dikkati ve duyarlığı gösteremeyen siyasi kadrolar yüzünden Atatürk dönemindeki gücünden ve itibarından çok şey kaybetmiştir. Yabancıların telkinleri ve baskıları altında Cumhuriyet dönemindeki kazanımlarımızdan her geçen gün yeni tavizler verilmektedir. Dış baskılara karşı direnme gücü kaybolmuştur. Bu durumda ne yapabiliriz? Çıkış yolumuz nedir? Çıkış yolunu da Atatürk’ün büyük nutkunda buluyoruz. Atatürk şöyle diyor:

 

“Türk halkı asırlardan beri hür ve müstakil yaşamış ve bağımsızlığı hayatın bir zorunluluğu sayan bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.”

 

Değerli arkadaşlar,

 

Biz Atatürk’ün gösterdiği ışıklı yoldan giderek bütün güçlükleri aşacağımıza inanıyoruz. Kurtuluş Savaşı’nı ve Lozan’ı yapabilen Türk halkı bugünkü güçlüklerin de üstesinden gelmeyi bilecektir.

 

Bu düşüncelerle hepinizi saygıyla, sevgiyle ve büyük bir güven duygusuyla selamlıyorum.

 

 

_________________

¹ http://www.ilgilik.com/2013/07/29/gozumle-gorup-kulagimla-isitmesem-inanmazdim.html/  

² Kaynak: http://www.onuroymen.com/arsiv/429

 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: Cumhuriyetimiz, İnönü, İsmet Paşa, Lozan Antlaşması, Lozan Barış Antlaşması, Kurtuluş, Kurtuluş Savaşı, ‘Mütareke basını’  

 

582 | Başkaca (Dy) | Sorunlar (İ) | 130813

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.