Sekiz Yıl Öceden Gelen Ses…

Onu Anıyor, Onu Arıyorum

 

 

Bizleri, eşini, çocuklarını, ailesini, aile yakınlarını, dostlarını, sevenlerini, arkadaşlarını, tanıyanlarını, hasılı bu dünyayı bırakıp gideli bugün iki yıl tamam oldu: değerli dostum, bulunmaz arkadaşım, sevgili komşum Sefa Beyciğim, aramızdan iki yıl önce bugün ayrılmıştı… Kendisini hasretle anıyorum.

 

Sağlığında olduğu gibi yokluğunda da adı evimizde hemen her gün pek çok vesileyle geçiyor. Sefa Borteçen, soyadının hakkını veren bir kişiydi. ‘Borteçen’in, tarihçilerin, “Türkleri Ergenekon’dan kurtaran demircinin adı” olarak kaydettiği ‘Börteçin’ ya da ‘Börteçine’nin bir başka söylenişi olduğuna karar vermiştik aramızda. Doğru ya da yanlış, böyle biliyorduk işte… Eşi herhangi bir konuda ona hitaben söze “Sefa Borteçen,” diye başladı mı, kendisini o konuda tam bir dikkate davet ettiğini anlardım… Benim de, ‘Ergenekon Davası’ denen şeyin başlamasıyla, girişilen her ‘dalga’dan sonra, “Ağabey, seninkilerden bir bölüğü daha toplamışlar; sıra sana geliyor, haberin olsun” diyerek işi dalgaya getirdiğim bir arkadaşımdı. ‘Ergenekon davası’nda bugün varılan sonuç, inanıyorum, yattığı yerde ona da acı vermiştir…

 

Sefa Bey’le dertleşmelerimiz olsun, onun bana söyledikleri, anlattıkları olsun, bunlar pek çok yazıma esin kaynağı olmuştur. Ondan şimdilik ayrı düştüğüm günün bu yıldönümünde bu yazılardan birini, bir öykümü* bir kez daha armağan etmek istiyorum kendisine:

 

«Ateş Hattı ya da… – İkinci Gençlik Halleri

 

Bir hatırını sorayım, demiştim, merhaba der demez konuşmama fırsat vermeden atıldı:
– Şimdi ben de seni arayacaktım!…

Yaşlı komşumun çok heyecanlı olduğu belliydi. Merakla sordum:
– Hayrola abi!… N’oldu?!

Dediklerimi duymadı bile:
– Bu gece, dedi, bir rüya gördüm… Onu anlatmak istiyordum sana. 

Dün yine doktora gidecekti; onunla ilgili şeyler anlatacak diye beklerken bir rüya dinleyeceğimi öğrenince gülmeye başladım. Komşum, gülmeme bir anlam verememişti; sesinden alınmışlık okunuyordu.

Kalbi yine başkaldırmıştı, günlerdir hastanelerle uğraşıyordu; doktoru her seferinde, “Hiç olmazsa bir on gün kadar seni burada takibe alalım” diyorsa da, o, kedilerini yalnız bırakamıyordu bir türlü. Aralık ortalarından beri tek başınaydı; yengeyi Adana’ya yollamıştı. Kaç kez “Biz kedilerine bakarız, sen rahat rahat git yat hastanene” demiştik, ama bir türlü razı edememiştik. İnatçının biriydi…

– Rüya mı gördün? Hayırdır inşallah!

Birazcık sakinleşmiş gibiydi; alınmışlığı da silinivermişti; bunu yanıtından anladım:
– Hayırdır hayır… Kötü bir şey değil. Hem de seninle ilgili…

– Nasıl yani?…

Güldü. Bir anlık suskunluktan sonra:
– Sırma gibi saçları vardı, dedi… Işıklar saçıyordu…

Belli ki rüyasını anlatmaya aradan bir yerden başlamıştı. Sormadan edemedim:
– Kim abi?

– Saçları saçları!.. Kızın saçları…

Sesinden, sözlerinin akışını kesmiş olmamdan hoşlanmadığı belli oluyordu. Susmam gerektiğini anlamıştım; bırakayım anlatsındı. Hiç konuşmadan sonuna kadar dinleyecektim… Ne bir soru soracaktım ne bir yorumda bulunacaktım… Susmuştum.

– Dinliyor musun!?

– Evet, abi, dinliyorum.

Anlaşılan, o konuşurken araya laf sokuşturmam canını sıkıyor olsa da, anlattığı şeye ilgi duyduğumu belli etmemi istiyordu komşum.

– Merak etmedin mi, diye sordu.

– Neyi abi?

– Neyi olacak, kızı tabii ki, dedi. Kız seninleydi!… Romandaki kız yani…

Durum, anlaşılamaz bir yöne kayıyordu.

– Deme abicim, dedim, romanda da olsa, aman, kimse duymasın!

– Yok canım, ikiniz yalnızdınız. Kimse görmedi… Hem rüya dedim ya, endişelenme.

– Sen görmüşsün ya abi, dedim, yetmez mi?!…

Alınmıştı: Kırk yıllık dostumu bilmez miydim? Anlatmayı kesti. Basbayağı alınmıştı işte… Şakaya hiç gelmezdi. Susuyordu.

Seslendim:
– Abi!?…

Ses seda yoktu. Biraz bekleyip sordum:
– Güzel miydi bari?

– Evet.

Sert bir ‘evet’ti bu. Baktım sonrası gelmiyor, belki o ilk heyecanına kavuşur diye kızın yaşını sordum. Doğrusu, arkadaşımın rüyasını ben de merak etmeye başlamıştım. Tabii romanı da…

– On altı. Hadi bilemedin on yedi…

Durum ciddiydi.

– Güzeldi ha? Ve on yedi yaşında?!…

– Ne diyorsun birader, dedi, güzel de ne kelime!… Melek melek!…

– Bize de öylesi yakışır…

Artık canlanmıştı. Belli belirsiz kıskançlık sezilen bir edayla, ama coşkuyla anlatıyordu artık:
– Nasıl söylesem, sanki şeffaftı kızın vücudu… İçinden bir ışık yayılıyordu etrafa…

Kendimi tutamayıp sordum:
– Çıplak mıydı!?…

Öylesine kaptırmıştı ki, bu kez duymadı beni. Rüyasını yaşıyordu… Anlatmasını sürdürdü:
– Saçlarına düşen güneş ışıkları, daha da parlaklaşarak aksediyordu göklere doğru…

– Eyvaah!… Güpegündüzdü, öyle mi, dedim.

Kendi kendime verdiğim sözü unutuvermiştim… Üstelik, basbayağı dalgaya alıyordum dostumun anlattıklarını. Oysa o kendinden geçmiş bir durumdaydı. Belli ki pek etkilenmişti rüyasından… Sözlerimi algılayamıyordu; dedim ya, rüyasını yaşıyordu:
– Sen, bir roman yazmışsın güya. Önce o romanı okuyorum, sonra da kızı görüyorum… Romanın adı ‘Ateş Hattı’ymış… Sen bir kıza âşık olmuşsun da bunu romanında anlatmışsın… Sen evlisin; kızla bir araya gelemeyeceğin için, aşkını, ‘Ateş Hattı’ diye adlandırmışsın. O hattın ne o tarafına geçebiliyormuşsun ne bu tarafında durabiliyormuşsun… Tam üzerindeymişsin; dediğine göre bıçak sırtındaymışsın… Bana okuyayım diye romanı veriyorsun… İnce bir şey… Diyorsun ki, “Yaşlıyım ama ruh yaşlanmıyor… Gönlüm genç. Ama, bulunduğum şartlar da kızla arama bir duvar örüyor: bir ateş hattı sanki. Ben de aşkımı bu kitaba döktüm”. Rüya bu ya, romanı okuduktan sonra da seni o kızla görüyorum… Kız, tam da senin kitapta anlattığın gibi: Gün ışığı saçlarının arasından süzülüp sarıya dönüşürken onun bakışlarındaki maviliği görüyorum. 

Arkadaşım sustu. Dalıp gitmişti… Sessizliği bozan ben oldum:
– Evet abi, sonra?…

Kendine gelmesi uzun sürdü. Sonra, titreyen bir sesle:
– Bitti, dedi, seni onunla beraber gördüğüm sırada uyandım.

– İyi ki uyanmışsın abi!… Yoksa …

Şakamı duymadı. Aklı rüyasındaydı:
– Ne kadar etkilendim bilsen, dedi, unutmayayım diye bir yere yazmak istedim, ama baktım ki olmuyor, kâğıda dökülünce bir şeyler eksiliyor, ben de, rüyamı kendime anlata anlata sabahı ettim… Uyursam unuturum diye korktum… Sana anlatmak için saatin biraz daha ilerlemesine bakıyordum ki sen aradın.

– Abicim ihtiyarlıyoruz, dedim, bak, sana malum olmuş… Dahası yok!

Dostumun anlatacağı başka bir şey de yoktu… Görüşmek üzere iyi günler dileyip tam telefonu kapatıyordum ki, aklıma geldi:
– Abi seni niye aramıştım, biliyor musun, dedim.

– Niye?

– Hatırını sorayım, demiştim. İyisin ya? Doktora gi…..

Sözümü bitirmeme olanak vermedi:
– İyiydim, dedi, dün geceye kadar iyiydim… Ne zaman ki seni o sarı saçlı mavi gözlü kızla gördüm, …

Sözlerini tamamlamadı, “Hadi eyvallah… Yine de görüşelim” deyip telefonu kapatıverdi.

 

“Yine de görüşelim” ha?!… Ne demekti bu?»

11 Mayıs 2005 günü yazdığım öykü burada bitiyor. Kendisine okuduğumda rahmetli pek beğenmişti. Dost değil miydik, beni kıracak hâli yoktu ya… Hem, “beğenmedim” demeyecek kadar da nazikti; “şurası şöyle olsaydı” derdi, o kadar…  Kimseleri kırmazdı, acı söyleyen dostlardan değildi…

 

*

Sefa Beyciğim, bugün de seni böyle anmaya başlayayım dediydim… Susuyorsun!?… Hadi eyvallah abicim, yine görüşelim olmaz mı?

 

 

İnal Karagözoğlu

10  Ağustos 2013

facebook.com/inal.karagozoglu

 

 

____________________

* 11 May. 2005 tarihli öykünün ilk yayımlanışı 22 Şub. 2008 (İlgilik Com): http://www.ilgilik.com/2008/02/22/ates-hatti-ya-da.html/ 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: arkadaş, Borteçen, Börteçin, Börteçine, dost, ‘Ergenekon Davası’, komşu, rüya

 

 

581 | Anı | Öykü | 100813

 

10 Ağustos 2013 @ 06:58   

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. pakiz bortecen said,

    Ağustos 10, 2013 at 13:09

    Sevgili İnal Bey, O kadar de güzel anmışsınız ki sayfamda paylaşımızı ben de paylaşarak andım söze hacet kalmadı… Sizlert sağolun… Anısı taptaze…

  2. Oya Özdemir said,

    Eylül 2, 2013 at 21:53

    Sayın Karagözoğlu,

    ”DOSTLUK, işte böyle bir şey..” dedirten yazınız için ÇOK TEŞEKKÜRLER…

    Saygı, sevgi ve rahmetle anıyor, ailesine, siz sevdiklerine Sağlıklı ömürler diliyorum.

    Saygılarımla,

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.