Zaman Uçtu Gitti…

Yıldızlar Parlar, Toprak Mis Kokardı…

 

 

“Vay be, kocca beş yıl geçmiş! Dün gibi…” Ve benzeri sözler… Hep işttiğimiz, bazen de dilimizden dökülen…

 

İnsan ömrü kısa olmasa beş yılın falan lafı mı olur? Üstelik, zaman algımız bir tuhaf: geride kalan zaman bize çok uzunmuş gibi geliyor, bir yandan da ondan ‘daha dün gibi’ diye söz ediyoruz. Kalan ömrümüzü ise, her geçen gün sanki olacağından daha kısa sanıyoruz ya da uzun… Üstelik, ömrümüz her an sonlanabilir ya da pek çok ömrü sollar. Ve durumu özetleyiveren bir şarkı: Rüya Gibi Her Hatıra, Her Yaşantı Bana (Mehmet Ilgın, rast – güfte: Cengizhan Altuntaş)…

 

Ancak, her şey şarkılarda olduğu gibi değil.

 

*      *      *

 

Bir yazı yazmıştım, aklıma geldi, baktım, beş yıl olmuş… Dün gibi, ama beş yıl olmuş… Bana o yazıyı yazdıran etmenler çığ gibi büyüdü, daha da büyüyor. Bugün daha da neler olacak, bilmiyorum. Ve içimden beş yıl önceki o yazımı bir kez daha yayımlamak geliyor:

 

Parlardı Yıldızlar

 

Ve Mis Kokardı Toprak…

 

 

Yıl 1949, günlerden 3 Şubat… Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bütçe müzakereleri yapılmaktadır… Bu sırada şaşkınlık yaratan bir olay meydana geliyor; olay basında özetle şöyle yer almıştı:

 

“– Ankara:

 

Büyük Millet Meclisi’nin bugünkü oturumunda Niğde Milletvekili İbrahim Refik Soyer’in Maliye Bakanlığı’na sözlü sorusunun müzakeresi sırasında alt kat samiin (dinleyiciler) locasında dinleyicilerden birisi Arapça ezan okumaya baş­lamış ve bu hareket Meclis Umumi Heyeti’nde büyük bir hayreti mucip olmuştur. Meclis polisleri derhal müdahale ederek bu şahsı locadan çıkarırken aynı locada diğer bir şahıs da Arapça ezan okumaya başlamış ise de bu da yakalanarak derhal locadan çıkarılmıştır. …”

 

*

1948/49 kışı… Tokat’ta, şehrin tek sineması olan Ali Sabri Sineması’nda bir film oynuyor. Çok ama çok tutuluyor… Tosca. 

 

Öğrenciler, ancak ‘öğrenci matineleri’ne gidebiliyor… Bu gösterimler, çarşambaları, cumartesileri öğleden sonra, pazarları da öğleden önce… Öğrencilerin öbür gösterimlere gitmesi olanaksız; hele geceleri, ‘mümkünatı yok'! Ailenle birlikte olsan bile… Her şey nöbetci öğretmenin denetiminde. Onların işlerini hakkıyla yapmaları pek zor değil: öğrenci olduğun saçından belli oluyor; yaz-kış en çok üç numaraya vurdurabilirsin…

 

Ama bu filmi ben geceki seansta izledim; tabii, annemle ve babamla birlikte gitmiştim. İkisi de öğretmen olduğu için göz yumulmuş anlaşılan… Bu filme gündüz de gittim mi, bilmiyorum; annemlerle izleyişimin izleri, başkaca anıların tutunmasına izin vermeyecek denli derin ve yoğun: sinemada oturduğumuz yer, Mario Cavaradossi’nin aryası, kurşuna dizilişi, kötü adam tarafından kandırılmış olduğunu anlayan Floria Tosca’nın kendisini kaleden aşağıya atışı ve annemin gözyaşlarına boğulması…

 

*

Ne tuhaf şeydir anıların zaman zaman depreşmesi…

 

Önce Ali Sabri Sineması canlanıyor gözümde. Arkasından, talebe matineleri… Yasaklar… Acaba gece seanslarını kaç öğrenci yaşamıştır? Sanırım pek pek az… Bizim bu yasağı delişlerimiz? Bir Dağ Masalı’yla mı olmuştu? ‘Nevin Aypar’lısıyla… Belki… Annem onda da ağlamıştı… Başkarakter Lale bir öğretmen olduğundan olsa gerek. Ama nedense, sinema anılarım içinde Tosca öne çıkıyor.

 

*

Geçenlerde yine bir Tosca’dır aldı beni. Bu kez anısıyla yetinmiyorum, ona ilişkin bilgilerimi de tazeliyorum, arttırıyorum: 

 

İtalyan yapımı; 1941’de çevrilmiş, ABD’de The Story of Tosca adıyla 1947’de gösterime girmiş; 105 dakika. Giacomo Puccini, Fransız oyun yazarı Victorien Sardou’nun La Tosca adlı yapıtı üzerine bestelemiş Toscasını; Yönetmen Carl Koch da bu operayı sinemaya uyarlamış… Filmin başta gelen oyuncuları, Imperio Argentina (Floria Tosca), Rossano Brazzi (Mario Cavaradossi), Michel Simon (Baron Scarpia [kötü adam]), …..

 

Mario Cavaradossi ünlü aryasında¹ şunları dile getiriyor:

 

“E lucevan le stelle,

ed olezzava la terra

stridea l’uscio dell’orto

e un passo sfiorava la rena.

Entrava ella fragrante,

mi cadea fra la braccia.

O dolci baci, o languide carezze,

mentr'io fremente le belle forme disciogliea dai veli!

Svanì per sempre il sogno mio d’amore.

L’ora è fuggita, e muoio disperato! E non ho amato mai tanto la vita!”

 

Değerli bir tanışım bu sözlerin Türkçeleştirilmesini sağladı benim için (kendisine, bu işte emeğini esirgemeyen şair ruhlu dostuna teşekkürler…):

 

“Parlardı yıldızlar

ve mis kokardı toprak,

gıcırdardı kapısı bahçenin

ve bir ayak sesi gelirdi topraktan.

O gelirdi, mis kokusuyla,

kollarımın arasına düşerdi…

Ah, tatlı öpüşler, yumuşak okşayışlar…

Heyecandan titrerken ben

güzelliklerin örtüsü açılırdı!

Sonsuza dek kayboluyor aşk hayalim…

Zaman uçtu gitti;

bense ölüyorum, çaresiz!

Hayatım boyunca hiç bu kadar sevmemiştim!”

 

Operasında, III. perdenin 2. sahnesi bu aryayla sona erer.

 

*

Anısı bugünlere kadar uzandığına bakılırsa, film, çocuk kalbimi pek etkilemişmiş… Nesiyle, diye sorulacak olursa, başta ‘E lucevan le stelle’nin müziğiyle olsa gerek. Tabii, filmin dramatik yapısı da etkili olmuştur; neyi ne kadar anladıysam…

 

*   *   *

On Beş Kez Çalınan Arya ve Ağlayan Atatürk…

 

Ve bu son bilgilenme sırasında çok ilginç bir anıyla da karşılaştım: Ankara Radyosu’ndan Nevin Uluçam’ın 9 Kasım 1963 Cumartesi gecesi Ankara Radyosu’nda Devlet Konservatuarı öğretmenlerinden Prof. Necdet Remzi Atak’la yaptığı söyleşi²

 

«– Hoş geldiniz efendim… İşittiğimize göre, Atatürk’ün huzurunda siz pek çok konserler vermişsiniz. Ona ait anılarınızdan ve onun sevdiği eserlerden bize kısaca bahseder misiniz?

 

– Memnuniyetle… Atatürk’le o kadar çok anımız var ki, nereden başlayacağımı, nerede bitireceğimi bilmiyorum. Bu nazik konuşma çağrınız da beni hazırlıksız yakaladı; fakat, kısa süre içinde elimden geldiği kadar ve bilhassa unutamadığım çok içli bir anımı nakletmek istiyorum.

 

Atatürk’le ben on beş, hemşirem Ferhunde on altı yaşındayken ilk defa Ankara’da karşılaştık. Bir konser için İstanbul’dan gelmiştik. O zaman ikimiz de kolejde öğrenciydik. Konser şimdi Foto Naim’in bulunduğu yerde, sonradan yanan Milli Sinema salonunda olacaktı. Konserin kesin tarihi 29 Ocak 1926… O tarihlerde Ankara’da konser verebilmek için doğru dürüst bir piyano bulunamıyordu. Sonunda Köşk’ten getirdiler. Konser, o zamanki Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Kâzım Özalp’ın gözetimindeydi. Atatürk oradaydı. Konserden sonra bizi Köşk’e çağırdı. Ankara’da üç gece kaldık. Üç gece de kendisine müzik yaptık. Dediğim gibi, o zaman ben on beş yaşında kısa pantolonlu bir çocuktum…

 

– Kemana çok küçük yaşta başlamışsınız…   

 

– Evet… Sanat yaşamımı bildiğinize göre bugünkü çerçeveyi aşmamak için ayrıntıya girmeyeceğim. Sonra 1931 Şubatı’nda Almanya’dan döndük. Niyetimiz, Ankara’da bir konser vermek, sonra tekrar İstanbul’a dönüp özel çalışmalarımızı sürdürmekti. Ankara’ya varışımızın ya ikinci ya da üçüncü günü Köşk’ten bir haber geldi. O zamanki genel yazman, son zamanlarda öldü, rahmetli Tevfik Bıyıkoğlu aracılığıyla Atatürk bizi çağırıyordu. Gittik. “Hayır” dedi, “siz burada ve benim okulumda öğretmen olacaksınız.” Bu suretle o zamanki Müzik Öğretmen Okulu’nda öğretmenlik yaşantımız başlamış oldu. Tarih 7 Nisan 1931.

 

– Hocam, anımsıyor musunuz acaba, neler çalmıştınız, hangi yapıtları çalmıştınız?

 

– 1926’da, yani ilk gelişimde, Atatürk sofrada bana bir ara dedi ki, “Devrimcilerin, ihtilalcilerin sofrasında bulunuyorsun. Öyle bir şey çal ki, burada biz kendimizi bir devrim, bir ihtilal içinde hissedelim. Burası şöyle bir karışsın…” Düşündüm düşündüm, bu kadar yüksek bir emir karşısında öyle hafif bir yapıtla küçük düşmek istemezdim. Bach’ın ‘chaconne'unu gayet ritmik ve çok sert, kırıcı yakıcı bir tarzda çalmaya başladım. Üç-dört dakika kadar sakin dinledi. Sonra elini omzuma koydu, “İyi bir yapıt seçtin, kutlarım” dedi. Bu, on beş yaşında iken ilk karşılaşmamdı. Sözlerimi çok içli bir başka anıyı anlatarak kapatmak istiyorum: 

 

1934-1935 yıllarıydı. Yeni Köşk’te Atatürk’ün çok içli bir akşamıydı. Bize Tosca Operası’nı Avrupa’da hangi koşullar altında dinlediğinden, o zamanki dünya durumundan, kuşkularından, zevklerinden uzun uzun bahsetti. Bir şeye içleniyordu. Çok içleniyordu ve çok içli bir akşamdı. Tosca Operası’ndan Cavaradossi’nin ünlü aryasını birçok kez benden istemiş olduğu için hazırlıklıydım. Hatta, bir yanlış yapmayayım diye aryanın notalarını bile yazmıştım ve cebimde bulunduruyordum. O gece de biliyordum ki sıra tekrar Tosca’ya gelecek… Âdeta bekliyordum. Nihayet bana döndü, “Çal bakalım şu Tosca’yı” dedi.   

  

Ben notayı çıkarttım, “Hayır hayır, öyle değil, notayı bırak, notasız çal” dedi. Notayı bıraktım, gözlerimi kapadım, konsantre oldum, başladım çalmaya. Bir iki nota çalmıştım ki, “Hayır hayır, olmadı… Bana dön, bana çal; benim gözlerime bak, öyle çal” dedi. Kendisine döndüm. Masada oturuyordu. Ona dönerek çalmaya başladım. “Gene olmadı… Bana daha yaklaş” dedi. Yaklaştım, çok yaklaştım… Belliydi ki çok uzak bir anısının içine gömülmek istiyor ve içinden çok eski zamanlara ait bir şeyler taşıyor, fışkırıyor, fışkırıyordu… En sonunda, “Kemanın sapını omzuma dayayacaksın ve öyle çalacaksın” dedi. Bir an için gözünüzün önüne getirin: tarihimizde yaşamış, yaşayacak en büyük Türk, bir sanatçıya, “Kemanının sapını omzuma daya ve o vaziyette en sevdiğim melodiyi çal” diyor. Ben artık ibadet eder gibi, huşu içinde Cavaradossi’nin aryasını çalmaya başladım. Atatürk, gözleri kapalı, biraz madeni ahenkli, biraz kısık, çok tatlı, çok manalı sesiyle melodiyi söylerken gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Aryayı belki on beş kez tekrarladım…»

 

*

Yıl 2008,  günlerden Haziran’ın 23’ü… “1920’lerde bir gecede kıyafetlerin, dillerin değiştirildiği, dinsel yolların dağıtıldığı, böylece Türk toplumuna travma yaşatıldığı” savları sarıyor ortalığı… Ve ben, Tosca’yı izlediğim memleketimde hacca gidenlerin dönüş zamanı yaklaştığında, evlerinin kapılarının yeşile boyandığını anımsıyorum birden… Rahmetli annem, ‘hacı yeşili’ derdi o renge… Bir de annemin çok sevdiği Hacı Zehra Hanım Teyzemiz vardı, mevlitlerimizi hep o okurdu, onu anımsıyorum.

 

*

“Zaman uçtu gitti… Hayatım boyunca hiç bu kadar sevmemiştim!”

 

Ve Tosca’nın anılarımdaki yeri en tepede artık.

 

*      *      *

 

Evet, zaman uçtu gitti; bir zamanlar yıldızlar parlar, toprak mis kokardı… Sanki daha dün gibi…

 

 

İnal Karagözoğlu

5 Ağustos 2013

facebook.com/inal.karagozoglu

 

 

__________________

¹ ‘E lucevan le stelle’yi dinlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=ZKUIltcbDu4 (İtalyan tenor Giancarlo Monsalve söylüyor, İK)

² Hacı Angı, Marşlarda-Türkülerde Atatürk, Angı Yayınları, 1975

 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: bugün, dün, insan ömrü, ömür, Tosca, yarın, zaman

 

577 | Anı | Günlük | Her Açıdan | 050813

 

 

Parlardı Yıldızlar – Ve Mis Kokardı Toprak… yazısı için:

İlk yayımlama: 4.7.2008

Son güncelleme: 4.8.2013

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. Pakiz Bortecen said,

    Ağustos 5, 2013 at 09:35

    Keyifle okudum… elinize sağlık…

  2. Feryal Nurdan Akalın said,

    Ağustos 5, 2013 at 10:43

    Babacığım, müthiş bir adamsın… ne diyeyim ki… aklına sağlık…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.