“Lozan?… Hıh!”

Aşağılanan Bir Günün Yıldönümünde

 

 

Olsaydı duyardım; yok. Allah’tan yok… ‘Lozan Marşı’ diye bir marşımız yok. Olsaydı, o da Onuncu Yıl Marşı gibi birilerinin kanına dokunacaktı.

 

Yok olmakta olan bir memleketi kurtarmak, kurtarmakla kalmayıp yeniden inşa etmek başka, kim bilir ne tür sebeplerle o inşa sürecine düşman kesilmek başka… Bu kinin beslendiği kök nerelere uzanmaktaysa adamlar sevememişler bir kere o süreci; sevmiyorlar işte, ne yapacaksın… Zehirlerini de, örneğin, “Geçenlerde bir töreni Onuncu Yıl Marşı’yla başlattılardı da asabım bozulduydu. ‘Mehter varken niye onunla başlamıyoruz’ dediydim. Mehter varsa önce mehterle başlanır; Onuncu Yıl Marşı da neymiş” diye akıtabiliyorlar… İşte bu yüzden diyorum: iyi ki ‘Lozan Marşı’ diye bir marşımız olmamış, o da Onuncu Yıl Marşı gibi birilerinin kanlarına dokunacak, asaplarını bozacaktı…

 

Onuncu Yıl Marşı’ndan asabı bozulmak… Bu hâl, bir ‘anahtar’ durum. Cumhuriyetimiz’e ve onun kazanımlarına karşı olmanın simgesel anlatımı bu… Asabı bozulmak, Cumhuriyet kurumlarının yok edilmesinin yolunu açan bir anahtar. Eğer bu yargımda yanılıyorsam, değil kökleri 1920’lerde olan Cumhuriyet anlayışını, bu Cumhuriyet sürecinin ülkeye kazandırdığı maddi değerleri bile her ne varsa haraç mezat elden çıkararak bir tarihi silmek başka neyle açıklanabilir?

 

*

Bugün, 24 Temmuz 2013 günü; 24 Temmuz, bir başarının yıldönümü… Lozan Barış Antlaşması’nın 90’ıncı yıldönümü.

 

Bu günü, Onuncu Yıl Marşı’na karşı olanların aksine, Cumhuriyetimiz’in varlık buluşunun uluslararası resmi dayanağı olan mutlu bir günün yıldönümü olarak kutlayanlar da var bu ülkede… Bu anlayışta olan birisi olmaktan kıvanç duyuyorum; sevinçliyim, gururluyum… Lozan Antlaşması’nın 90’ıncı yılı kutlu olsun!

 

*

Beş yıl önceki Lozan yazımda, Lozan Barış Antlaşması’nın eylemli başmimarı İsmet Paşa’nın (İnönü) 23 Ağustos 1923 günü Lozan Barış Antlaşması’nın onaylanması gündemiyle toplanan Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada dediklerinden bir bölümü, dilimizin benliğine kavuşmasıyla yaşam bulan sözcüklerimizle vermeye çalışmıştım; şunları diyordu Paşa:

 

“Efendiler!

 

Bu ülkenin kaynaklarının ne kadar güçlü, ne kadar bol olduğunu bizden daha iyi bütün dünya bilir.  Düşünülebilir mi, erişilmez hedeflere varmak için olanaksızlıkların, maddi zorlukların üstesinden gelen bir ülke ve bir ulus altın hazinelerinin üzerinde otursun, ancak, kapısını açmayı bilmediğinden fakir kalsın ve  acıları/sıkıntıları dindiremesin? Asıl nokta, kaynağın kendisine sahip olup olmamaktır. Eğer ülkede güç kaynağı, zenginlik kaynağı, gelişim kaynağı yoksa, bunu yaratmak kimsenin elinde değildir. Herhangi bir taş parçası demir yapılamaz. Fakat, eğer bu kuvvet varsa, eksik olan, bunu geliştirmek için bilimdir, deneyimdir, beceridir, zamandır; ve bunların hepsi, insanın gücü, yeteneği dahilinde olan etmenlerdir. Ve bunların hepsi, akla gelmez güçlükleri yenmiş olan, bütün dünyaya karşı verdiği siyasal savaşımında ve savaşta varlığını kanıtlamış olan bir ulusun gücünü aşmaz. Geleceğe tam bir güvenle bakıyoruz. Bizim nüfusumuzu, hayatımızı en yüksek uygarlık düzeyine çıkarmak için her türlü  kaynak ve araç vardır.

 

Efendiler!

 

Bu araç ve kaynakları işletmek için, ulusun büyük bir geleceğe doğru yürümesi için olanak veriniz. Barış dönemi gelmiştir. Tarif ettiğim bu güzel, kutsal ve her türlü yaşam koşullarına sahip bulunan ülkenin gelişmesini sağlamaya hemen başlamak zamanı gelmiştir. Ulusun asıl işlerini yerine getirmek, barış ve esenlik öğesi, ilerlemeyi sağlayıcı ve uygar olmak için yetenek ve kararına yol gösteriniz.

 

Arkadaşlar!

 

Hedefe varmak için, öncelikle hedefin açık ve duru bir biçimde biliniyor olması gereklidir. Yanar-döner bir ışığın, bulutların içerisinde kuşkulu hedefler arkasında koşanların ilk güçlük karşısında ayakları dolaşır. Duru, aydınlık ve önemli bir hedefe varmak için de bunun dümdüz olduğunu, her türlü zorluktan bağımsız bulunduğunu sanmak büyük aymazlıktır.

 

Büyük amacın yolu dayanç ve kararlılığı tüketecek sanılan büyük zorluklarla doludur. Varacağımız nokta, uluslar topluluğunda en yüksek ilerleme düzeyi ve uygarlaşmaktır. Ne de olsa yoksul ve yıkkınız. Fakat altın hazineleri içinde oturuyoruz. Yarın öbür gün kesinlikle bunları açabiliriz ve ne yapıp yapıp açmak zorundayız. Açmak için araç, insan gücünün dışında değildir. Ve gökten de inecek değildir. Bu araç, belli bir hedefe doğru yılmayarak durmaksızın çalışmaktır. Ve bu yol, her ulusun yürüdüğü ilerleme yoludur. Artık iş zamanı gelmiştir.

 

Sayın Vekiller!

 

Ulusal savaşlarımızın kazanımlarının sonucunu belirleyecek olan oylarınızı ortaya koyunuz. Ulusumuz ve bütün dünya vereceğiniz oyu beklemektedir.”

 

Bu toplantıya ilişkin Meclis tutanağında, İsmet Paşa için, “Devamlı alkışlar arasında kürsüden indiler” deniyor.

 

Düşünüyorum da, Lozan Barış Antlaşması’nın başoyuncularından zamanın Dışişleri Bakanı Edirne Milletvekili İsmet Paşa’nın yukarıdaki sözleri, ilk meclis binasının duvarlarından bir sonrakine ve pek doğal bugünkü binaya yansımış olmalı… Ancak, kimler dinler, kimler anlar?

 

Üç yıl önceki Lozan yazımda da Tevfik Fikret’in Sis şiirinden yola çıkıp şunları demiştim:

 

«Tevfik Fikret, İkinci Meşrutiyet’in arifesinde, içinde yaşadığı dönemi ‘Sis’ şiiriyle yerden yere vuruyor.

 

Bu nasıl bir dönemdi?

 

Bir yandan baskıcı bir yönetim, öbür yandan dinci baskılar…

 

Kapitülasyonlar…

 

Ve dış baskılar karşısında sinmiş bir devlet aygıtı… Osmanlı, dış borçlarını ödemek şöyle dursun, memuruna aylığını bile veremez durumda…

 

Bitmedi: Düyun-u Umumiye İdaresi de var…

 

Şair, ülkenin içine düştüğü bu durumu, ‘payitaht’la, ‘köhne Bizans’la özdeşleştirmiş:

 

“Dört bir yanını yine inatçı dumanlar sarmış; bu öyle bir bembeyaz karanlık ki, gitgide çoğalıyor. Ve onun baskısı altında  her şey silinmiş, bütün görüntü tozlu bir bulanıklıktan başka bir şey değil; bu, öylesine tozlu, öylesine korku veren bir bulanıklık ki, bakışlar, onun içine iyice işleyip de başka şeyler görmekten korkuyor!…”

 

*

Tevfik Fikret’in ‘Sis’i, günümüze ne de uygun düşüyor!… Ve beynimde nice çağrışımlara, düşüncelere kapı açıyor…

 

Ne zamandır içimi sarmış bulunan bu yeni ‘apak karanlık’ta neler var?

 

Başta, Cumhuriyet’in kazanımlarına sırt çevirmeler, Cumhuriyet’le hesaplaşma çabaları geliyor. Buna bağlı olarak Anayasa, laiklik, ‘demokratikleşme’ söylemleri; Avrupa Birliği, gümrük birliği durumları; kayıtdışı ekonomi, vergi kaçağı, dış borç, iç borç, ‘özelleştirme’, tarımsal çöküşler, işsizlik; Kıbrıs, ‘Ermeni soykırımı’ savı; Ortadoğu açılımları; terör, ırksal söylemler, saflaşmalar, ötekileştirmeler, borazanlıklar; Irak’a saldırının anlamlılığı, Irak’ın kuzeyi, kuzey Irak; yabancılara karşılıklılık ilkesine pek uymayan taşınmaz satışları; eğitime, sağlığa, bilimsel araştırmalara ayrılan payın cüceliği; Yükseköğretim Kurulu; muhalefet manzaraları, solun durumu… Üstüne üstlük, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’, ‘Yeni Dünya Düzeni’, ‘Yeni Emperyalist Paylaşım’ vb. adlar verilen ve ileride daha niceleri peydah olacak olan olgular zinciri… Şimdilik görebildiklerim, duyumsayabildiklerim bunlar… Günden güne artmaktalar. Özetle, yeniden ve yeniden üreyerek dallanıp budaklanan bir sisli yumak.

 

*

Bugün Lozan’ın 87’nci yıldönümü… “Anayasa’da değişiklik paketine evet mi hayır mı” meselesinden zaman bulunduğu kadarıyla kutlanmış olacak: tarihimizin bu kutlu sayfasına inananlar da inanmayanlar da gece yarısına kalmadan kim bilir ne de ‘parlak’ sözler etmiş olacaklar!…

 

*

Geçen yüzyıldan günümüze sağ salim gelebilmiş kaç uluslararası antlaşma var, bilmiyorum. Bildiğim, bizim, Batılı sömürgenlerin hiçbir biçimde hazmetmemiş olduğu Lozan’ı sonsuza dek taşımakla yükümlü olduğumuz.»

 

*    *    *

İşte geldik bugüne…

 

Ve yineliyorum: Allah’tan ‘Lozan Marşı’ diye bir marşımız yok. Olsaydı, o da Onuncu Yıl Marşı gibi birilerinin kanlarına dokunuyor olacaktı.

 

Ve de dediğim gibi, yok olmakta olan bir memleketi kurtarmak, kurtarmakla kalmayıp yeniden inşa etmek başka şey, kim bilir ne tür sebeplerle o inşa sürecine düşman kesilmek başka… Bu kinin beslendiği kök nerelere uzanmaktaysa adamlar sevememişler bir kere o süreci; sevmiyorlar işte, ne yapacaksın… Zehirlerini de, örneğin, “Geçenlerde bir töreni Onuncu Yıl Marşı’yla başlattılardı da asabım bozulduydu. ‘Mehter varken niye onunla başlamıyoruz’ dediydim. Mehter varsa önce mehterle başlanır; Onuncu Yıl Marşı da neymiş” diye akıtabiliyorlar…  

 

Evet, iyi ki bir Lozan marşımız yok; Cumhutiyetimiz’e dair ne kadar sanat ürünü varsa, şiir, müzik, resim, anıt, şu-bu, onları da yok etmeli; tabii fotoğrafları da… Asapları bozuluyor, yazık oluyor insancıklara…

 

 

24 Temmuz 2013

İnal Karagözoğlu

facebook.com/inal.karagozoglu

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: 24 Temmuz, 24 Temmuz 1923, asabı bozulmak, BMM, Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyetimiz, İnönü, insancıklar, İsmet Paşa, kanına dokunmak, Lozan Barış Antlaşması, zehrini akıtmak 

573 | Ayrıksı | Belirli Gün ve Haftalar | Günlük | 240713

{lang: 'tr'}

2 Yorum

  1. İnal Karagözoğlu said,

    Temmuz 24, 2013 at 13:21

    Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinin hemen başında yaşanan koltuk olayı

    Daha önce duymuş, okumuştum, dün akşam da bir televizyonun Lozan Barış Antlaşması’nın irdelendiği izlencesine konuk olan Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan anlattı, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerine başlanırken karşı taraftan heyetlerin başkanlarına birer koltuk ayrılmışken bizim heyetin başkanı İsmet Paşa’ya (İnönü) sandalye gösterilmiş, Paşa da bunu kabul etmemiş. İlgililer bu durumu, ‘aynı nitelikte başka bir koltuk bulunamadığı’ mazeretiyle açıklayacak olmuşlar, ancak Paşa, “Öyleyse bulunduğu zaman salona dönerim” diye tepki gösterip orayı terk etmiş. Onun bu tepkisi etkili olmuş, çok geçmeden aynı boyutta bir koltuk bulunup getirilmiş.

    İsmet İnönü’nün torunu olan Bilgehan, bu olayı, İnönü’nün, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni temsil eden heyetin başkanı olarak, öncelikle, ‘Lozan görüşmelerinin, masada yer alan devletlerin eşitliği ilkesi doğrultusunda yürümesini’ sağlamış olduğunu vurguladı.

    *
    “One munite” yani… Bilmem anlatabildim mi?

  2. Pakiz Bortecen said,

    Temmuz 28, 2013 at 11:03

    sizin de gayet iyi açıkladığınız gibi ; hesaplaşma ” Cumhuriyet ” ve onun kazanımlarıyla… Beklenen rövanş gibi…

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.