Demokrasilerde Başlar ve Ayaklar…

“Herkes Yerini Bilsin!”

 

 

“Onlar en dipteydiler. Onlar düzenin atıklarıydılar. Onlar bir devrimin bayraktarlığını yaptılar!”

İnsanlık tarihinde birileri birilerini hep ‘ayaktakımı’ olarak görmüş. Buna karşılık, bu durum ‘ayaktakımı’ndan olanlarca uzun süreler kabullenilmiş de… Hâlâ da öyleleri yok mu? ‘Bey’, ‘sahip’, ‘lady’ ‘efendi’, ‘mir’, ‘sir’, ‘ağa’, ‘milady’ ve benzeri saygınlık belirten kavramsal sözler durup dururken mi varlıklarını sürdürmüş? Bu ‘paye’leri ancak ‘başlar, başta olanlar’ hak ediyorlar. Onlar saygıdeğer olanlardır.

 

Ayaktakımından olanlar? Tek bir sıfat nelerine yetmez? Ayaktakımı… Yerleri? Adlarından belli değil mi? Toplumun dibine itilmişler, yerlerde sürünüyorlar işte… Ama Maksim Gorki, Ayaktakımı Arasında oyununa toplumun ayaktakımından taşıdığı kişilerini başkahraman mertebesine çıkarmış, bununla da kalmamış, onları ölümsüzleştirmiş.

 

Niyetim, ayaktakımına övgücülük edip zaten elbirliğiyle ayrışmaya itelenmekte olan topluma bir fitne tohumu daha atmak değil. Herkesin hukuksal yönden birbirine eşit olduğu ilkesini benimsemiş olanlardanım. Beni bu satırlarla başlayan bir yazıya oturtan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Geziciler’e duyduğu tepkiyi bir de “Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı” sözüyle ortaya koymuş olması. Sayın Başbakan bu sözleri, Taksim Platformu temsilcilerinin kendisine Gezi’ye ilişkin isteklerini iletmeleri üzerine söylemişti.

 

Hepimiz insanız; hepimizin huyu husu başka başka… Ayrıca, hepimizin en azından bir zayıf tarafı da yok mudur? Bu durumlar çok doğal, değil mi? Her insanın tahammül sınırı da aynı değildir; örneğin, bazı insanlar hemen her şeye sinirleniverirler, bazıları da ne yapsan tüyleri bile seyirmez. Bazılarımız, karnımız acıktı mı gözlerimiz dünyayı görmez; bazılarımız gözyaşına gelemeyiz: ağla, elindeki ekmeği al onların…

 

Bunları sıralamak çok zaman ister; diyeceğim, Sayın Başbakanımız da, “Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatıdır” diyor ya, işte Geziciler’e kızmış, o hırsla da “Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı” deyivermiş. Ne var bunda? Üstelik, kızdıklarına bu sözlerle çıkışması seçtiği öfke ağırlıklı hitabet sanatı bakımından tutarlı bir durum değil mi? Doğrusu, bu yüzden ben pek aldırmadıydım o sözlerine… Sonra, Sayın Başbakan, “Gündemi ben belirlemezsem Başbakan olamam” dememiş miydi? Yani, her dediğine kafa yormak da artık fazla geliyor bana. Haksız mıyım?  

 

Tabii, benim şahsen alışmış olduğum şöyle bir uygulama da var: Sayın Başbakan kızgınlıkla ya da başka bir şeyden ötürü ters şeyler söyler ama, o dedikleri, çevresindeki üst düzeyden birileri tarafından kısa sürede mutlaka açıklığa kavuşturulur ya da en azından, “Sayın Başbakanımız’ın dedikleri yanlış anlaşılmıştır; öyle herkesin sandığı gibi değil, aslında şunu demek istemiştir” gibilerinden –düzeltme demiyorum– bir açıklama gelir.

 

Yasa maddelerinde âdetten olduğu gibi şimdi de ben ‘ancak’ diye devam edeceğim:

 

Ancak, bu “Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı” sözü öyle açıklamaya falan konu olmadı. Ama şu yakında başka bir şey oldu: Sayın Başbakan bu sözlerini Haziran’ın son haftasının başlarında söylemişti.. sözün üzerinden on gün falan geçmişken ve millet de zaten o sözü unutmuşken gazeteci milletvekillerimizden Mehmet Metiner ne yapsa iyidir, tuttu, yazdığı gazetede “Ayaklar baş oldu… Kaygılıyım…” diye bir başlık attı.*

 

Ne diyor Metiner?

 

Giriş şu sözlerle:

 

“Bir sözü bağlamından kopartarak kullanmak ahlaki bir soruna delalet eder.

Bilerek veya isteyerek çarpıtma yoluna gitmek aynı zamanda zihinsel bir fukaralığın ve siyasal acizliğin ifadesidir.”

 

Yani?

 

Yanisi Metiner’in satırlarında: Sayın Başbakan’ın “Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı” sözünü,

 

“Hani o sokaktan iktidar devşirmeye çalışan birilerinin mantığını eleştirmek için…

Kendilerini ‘devrim konseyi’ gibi görüp hükümete emirname yağdıran platformun anti-demokratik zihniyetini eleştirmek için…

‘Şunu yapın, bunları yapmayın, taleplerimizi yerine getirmezseniz sokaktan çekilmeyiz!’ diyen o zihniyet sahiplerini eleştirmek için…

Sokaktaki o terörü meşrulaştırmaya çalışan çevrelerin zihniyetini eleştirmek için…

Sokakta hükümet kurmaya çalışan, sokaktan iktidar devşirmeye çalışan o anti-demokratik zihniyet sahiplerini eleştirmek için…

İktidarı sandıktan çıkan bir irade olarak değil, sokakta boşa çıkartılabilecek bir basit bir olgu olarak değerlendiren o Ergenekoncu-ulusalcı güç odaklarının zihniyetini eleştirmek için…”

 

diye altı gerekçeye dayandırmış.

 

Ve:

 

“O sözleri kendi bağlamı içinde okuyan herkes görür ki, Başbakan Erdoğan sokaktan hükümet kurmaya çalışan ve seçilmiş hükümeti de iptal etmeye kalkışan darbeci bir zihniyeti eleştirmek için söyledi bu sözü.

Bu sözde hiçbir şekilde belirli bir grubu aşağılamak söz konusu bile değildir.

Baş, baştır.

Ayak ise ayak…”

 

açıklamalarında bulunmuş.

 

Sağ olasın Beyim, anlamışımdır. Buyurduğunuz gibi anlamışımdır, öyle de anlatacağımdır. Ah, şu kalın kafam, ille de bir bilen açıklayacak… Kendinin akıl edebilmesi ne mümkün!… Ayrıcana da bu yazı sayesinde başın baş, ayağın da ayak olduğunu öğrenmişimdir; oysa ne zamandır başın ayak, ayağın da baş olduğunu sanmaktaydım. Tabii, Sayın Başbakan’ın bu sözünde hiçbir şekilde belirli bir grubu aşağılamak gibi bir şeyin söz konusu olmadığını öğrenmekle de pek memnun olmuşumdur. Gerçi kendimi ‘ayak’ yerine koymuşluğum yoktur ya, böyle bir şey duymam yine de güzel olmuştur…

 

Bütün bu güzellikler arasında beni asıl sevindiren, Metiner’in yazısını okumakla demokrasi üzerine de yeni bilgiler edinmiş olmamdır:

 

• Demokrasi elbette sadece bir sandık rejimi değilmiş, ama sandıksız bir rejimin adı da demokrasi değilmiş;

• Demokratik bir yönetim sokağın sesine ve isteklerine kulak verirmiş;

• Demokratik ilkeleri ve olagelen uygulamaları hiçe saymamak gerekirmiş.

 

“Sahi demokrasi açısından bu sözün yanlışlığı nerede” diye bir soru da soran Metiner bu zor soruyu kendisi yanıtlamış:

 

“Başbakan iktidarın adresi olarak sandığı göstermekle sahici bir demokratlığa işaret etmiş oldu.

Başbakanın eleştirdiği ayakların baş olması meselesi, işte bu demokrasi açısından sorunlu olguya dikkat çekmek içindi.

Başbakanın dili demokrasiye sahip çıkan bir dildir.

Başbakanın dili ayrıştıran ve kışkırtan bir dil değildir.”

 

*

Demokrasi konusundaki benim kullanma tarihi geçmiş olan bilgilerime gelince:

 

Ortaya çıkışından bu yana tanımı pek tartışmalı olan demokrasi için, “bir düzenlemeyle var olan ya da var olacak olan bir yönetimsel oluşumun bileşenleri içinde yer alan bireylerin o düzenlemeyi biçimlendirmede eşit hakka sahip olmasıdır” diyebilirim sanırım. Devlet bağlamında alırsam, “demokrasi, yurttaşların, devletin siyasetini biçimlendirmede eşit hakka sahip olduğu yönetim biçimidir” diye özetleyebilirim. Ortaya çıkışı günümüzden yaklaşık iki bin sekiz yüz yıl önceye dayanan sözcük, ‘halk’ ve ‘erk’ sözcüklerinin Yunancalarının bileşmesiyle oluşmuş. Sözcüğün dünyaya dağıldığı yer Eski Yunan…

 

Demokrasi, pek çok eleştiriye hadef olmuş bir yönetim biçimi. Bunlardan pek dikkat çekici biri, bu yönetim biçiminin ortaya çıktığı ilk yıllara ait: o dönemde demokrasi, ‘ayaktakımının yönetimi’ diye aşağılanmış… Ama ne olmuş? Demokrasi, gelişe gelişe, yani, kurumlarını oluştura oluştura bugünlere gelmiş, yaygın biçimde uygulanır olmuş. Yıkılıp gitmemiş, ayakta kalmış yani. Bu arada, liberalinden muhafazakârına, komünistinden faşistine, sosyalistinden anarşistine pek çok düşünür de demokrasiyi kendi düşünce sistemlerine göre biçimlendirmek istemişler. Tarih sayfaları bunların uygulamalarıyla dolu…

 

Bu durumda, ilk bakışta “herkesin demokrasisi kendisine göre” diyebilir miyiz? Deriz. Deriz demesine de, o zaman da demokrasinin ulaştığı çağdaş anlamından geriye düşme olasılığı yüksek. Örneğin, demokrasinin olmazsa olmazlarından laik özelliği ile çoğulculuğu ıskaladın mı ya da eğip büktün mü gerisi boş… Sandıktı, halkın çoğunluğuydu falan diyerek kaçak güreştin mi, bırak gitsin…

 

*

Yazımı, Gorki’nın Ayaktakımı Arasında’sına dönerek bitireyim:

 

Sayın Başbakan’ın yukarıda birkaç defa zorunlu olarak yinelemek durumunda kaldığım sözü için, “Doğrusu, ben pek aldırmadıydım bu sözüne” demiştim; evet, bu söze pek aldırmamıştım ama hemen Gorki’nin o oyunundaki tema beynimde öne çıkmıştı. Yıllar yıllar önce okuduğum ve belki de izlediğim oyundan aklımda kalan iz, beni bir büyük yeni merakla bu yapıta yöneltti. Yakınlarda bir yerlerde sahneleniyor olsa da gidip izlesem; tam zamanıdır. Ama mevsim tam zamanı değil… Olsa olsa sahil yerlerinde bir yerlerde olur, o da bana gelmez. Derken, genelağda bir yerde karşıma bu oyun ve yazarı üzerine kısa bir inceleme yazısı çıktı.** Yazının hemen başında, tırnaklar içinde verilen şu cümle vardı:

 

 “Onlar en dipteydiler. Onlar düzenin atıklarıydılar. Onlar bir devrimin bayraktarlığını yaptılar!”



 

İnal Karagözoğlu

9 Temmuz 2013

 

 

 

____________________

* http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MehmetMetiner/ayaklar-bas-oldu-kaygiliyim/38438 

** http://www.insanokur.org/?p=419

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: ayaklar, ayaktakımı, başlar, demokrasi, Ergenekoncu, güç, halk iradesi, sandık, ulusalcı

 

568 | Ayrıksı | Düşünceler | 090713

 

facebook.com/inal.karagozoglu

{lang: 'tr'}

1 Yorum

  1. Fevziye Yazman said,

    Temmuz 10, 2013 at 16:48

    Çok doğrusun İnal Ağabeyciğim. Eh bilirsin; bir de Haldun Taner’den Konçinalar vardır değil mi?

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.