Çadırımın Üstüne Üstüne Düşmüşlerdi

Damlalardan Süzülenler…

 

 

Kötü bir durum: iyi görünen her bir şeyin altından terslikler çıkmasını bekler olanlar var bu memlekette. Güven bunalımı mı desem, gelecek kaygısı mı, korunma güdüsü mü, yoksa toplumsal ayrışma mı? Sıralanabilecek daha pek çok etmen vardır…

 

Gezi Parkı’nın geleceğinden kaygılananlardan gelen küçük bir esinti fırtınalara yol açtı. O esinti, ‘rüzgâr ekenin fırtına biçmesi’ atasözünün tam aksine, meydanlarda estirilen hiddet fırtınalarının ara sokaklardaki duvarlarda yankılanmalarından bile zayıf bir şeydi oysa…

 

“Şehitler olsun, analar ağlasın” diyen olur mu?

 

Gezi Parkı’nda yapılmak istenenin basit bir kaldırım genişletmesi olduğunun duyurulmasının ardından gelen açıklamalar, Park’ın geleceğinden kaygılanmanın hiç de temelsiz olmadığını gösterdi: Park için tasarlanan karmaşık geleceğin içinde ‘kent müzesi’ de vardı.

 

Bu memlekette,

 

• “Şehitler olsun, analar ağlasın” diyen olur mu? Olmaz, olamaz; olmadı da…

 

• “Demokrasi neyimize… Tarihteki onca koca koca devlet demokrasiyle mi yönetilmişti” diyen de olmaz.

 

• “Anayasamızın devlete yüklediği bir yığın görev var; bir değişiklik yaparak bunlardan kurtulalım, herkes başının çaresine kendisi baksın” diyen de çıkar mı ortaya? Çıkmaz, çıkamaz, çıkmadı da…

 

• “Okullara ne gerek var, kapatalım gitsin; hem bütçe de hafifler” diyen oldu mu, olur mu? Hayır.

 

• “Devleti sağlık harcamalarından kurtaralım; baksanıza televizyonlarda herkes her türlü sağlık bilgisi veriyor… “Hem bak, mahalle bakkalı gibi özel sağlık şeyleri de var, vatandaş seçme hakkını kullansın dilediğine gitsin ” diyen olur mu? O da olmaz.

 

• “Adalet aygıtı da çok para götürüyor canım, gelin kaldıralım gitsin… Kendi adaletini kendisi sağlamaya yatkın bir yapımız var, nasıl olsa bu işi de becerebiliriz” diyen? Bu hiç olmaz.

 

• “Her türlü kötü alışkanlığı körüklemeli. Baksanıza, yabancısıyla, yerlisiyle birçok büyük sermaye bu alana yatırım yapmış” diyen olur mu? Olmaz.

 

Peki, “Kent müzesi olmasın; ne gereği var” diyen? Olmaz, olamaz. Bugüne kadar hiç kimse “Kent müzesi yapacağız diye ortaya çıkmadığından “Kent müzesi olmasın; ne gereği var” diyen de olmadı.

 

Öyleyse, milleti, “Oraya (Gezi’ye yani) kent müzesi yapacağız” lafıyla denemeye kalkmak ne anlama geliyor?

 

‘Kent müzesi’ne karşı çıkmanın kamuoyunda tutmayacağı, dolayısıyla Geziciler için riskli olduğu düşünülmüş olabilir mi? Mümkün…

 

Ama sormak da lazım: AKM yıkılıp onun yerine içerisinde operanın falan da yer alacağı büyüüük bir sanat yeri kurulacağı açıklandığına göre, kent müzesi için bu binada yer tasarlamaya ne derler acaba muhteremler? Olmaz mı? Efendim?!… İlle de şey mi olacak?

 

 “Taksim’e özel fay hattı mı, yoksa, Atatürk Kültür Merkezi’nin kadersizliği mi?!

 

AKM, Atatürk Kültür Merkezi yani, depremsel tehlike arz ediyormuş. Bina çürük müymüş? Böyle bir şey diyen yok; ama 1999 depreminden etkilenmişmiş. Vurgulanarak söylenen bu.

 

Bir bölük kültür zenginimizin, adını ‘a-ka:-me’ diye (ikinci a inadına uzun) söylemekte zorluk çekmediği AKM’nin 1999 büyük depreminden etkilenip etkilenmediği, etkilenmişse bunun ne ölçüde olduğu o depreminin hemen ardından saptanmış olmalı, öyle değil mi? Ama binacık taa 2008’in ortalarına kadar millete sanat sunmayı sürdürdü. Burada yapılan son etkinliklere kadar ne deprem ne de binanın yorulmuşluğu falan akla getirildi. Böylece, can güvenliği de akla gelmedi…

 

İstanbul AKM’de kızağa çekilmezden beş-on gün önceki son etkinliklerin biri de Verdi’nin Aida operasının sahnelenmesiydi. Bu oyunda, pek bilinen bir müzik de vardır: Zafer Marşı¹. Bu, boruların bir şöleni müjdeleyen yükselişleriyle başlayan bir marştır… Son temsildeki bu sesler, hangi zaferin habercisiydi acaba, diye düşünmeden edemiyorum.

 

Düşünmeden edemediğim bir şey de şu: Hani geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu AKM’de iş süresi 540 gün olarak belirlenen değişiklik, onarım ve dahi depreme nanik yapacak bir güçlendirme işine soyunmuştu ya, hani bu tazeleme Cumhuriyetimiz’in 90’ıncı yıldönümüne yetişecekti ya.. şimdi ise, binada depremsel sıkıntı olduğu gerekçesiyle bu işlerin olamayacağı, olamayacağı bir yana, binanın yıkılacağı en üst düzeyden ilan ediliyor ya, acaba “Taksim’e özel” bir fay hattı mı oluştu? Yoksa, bizde zaman zaman görüldüğü gibi, bir imar planı değişikliği kararı alınarak bir yerlerdeki bir fay hattı AKM’nin altına mı kaydırıldı?

 

Atatürk Kültür Merkezi’nin kadersizliği adından geliyor olmalı; başka bir açıklama bulamıyorum. Burası, hem Atatürk’ün, hem kültürün bir araya geldiği bir merkez, bir odak… Hem de İstanbul’un orta yerinde. Mihrak. Şer odağı, âdeta ‘hücre’… Olacak şey değil… Bütün bunların üzerine bir de depremden sarsılmışlık gerekçesi binmişse, yıkılması şart olmuştur artık.

 

Olması gereken de bu değil mi?

 

Gezi olayları sürerken, bu konuyu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşenler arasında tiyatro, sinema ve televizyon dizisi oyuncusu Halit Ergenç de vardı. Basın-yayından öğreniyorum, Ergenç, içlerinde yer aldığı sanatçılar ile Taksim Dayanışması’nın Sayın Başbakan’la yaptığı görüşmeye ilişkin açıklamasında, (Sayın Başbakan’ı kastederek) “Toplantıda, yargı sürecine saygılı olduklarını ve yargının haricinde davranmayacaklarını bize tekrarladılar” demiş.

 

Bu, yani ‘yargıya saygı’, olması gereken şey değil mi? Açıklamada yer almasını gerektiren ne fevkaladelik vardı bunda, anlayamadım… O bakımdan yazıyorum.

 

Anlama yeteneğimi kaybettiren şey

 

Bu arada beni, “Mahvoldum, anlama yeteneğimi kaybetmiş bulunuyorum” diye feryat ettiren bir durumla da karşılaştım:

 

Sinema ve televizyon dizisi oyuncularımızdan Necati Şaşmaz, 13 Haziran 2013 günü bir arkadaşıyla birlikte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın huzuruna vardıydı. İstanbul’da Taksim’de Gezi’de olan şeyleri konuşmuşlar. Huzurdan çıkışında yaptığı açıklamada bir şeyler söylemişti. O günün akşamı bir ara televizyonda rastladıydım haberine, ama pek bir şey anlamamış, kanalı değiştirmiştim. Ertesi günkü basın-yayına göz gezdirirken aklıma gelmiş, hadi ona da bir bakayım, demiştim. Demez olaydım… Baktım ve çok geçmeden, az buçuk var olduğunu sandığım anlama yeteneneğimi hepten kaybettiğimin farkına vardım. Nam-ı diğer Alemdar Bey kardeşimizin söylediği iki çift kelamı bulup okuyanlardan bana hak vermeyen çıkarsa bir daha benim tek bir yazımı bile okumasın… Hemencecik anlayıveren de beri gelsin, alnından öpeyim.

 

Zihin açıcı bir şey bilen varsa, aşağıya yazıversin. Şimdiden teşekkür ediyorum. 

 

Yeni bir bilgi: İlaç kimyasal bir şey değildir

 

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Gezi Parkı eylemcilerine yapılan müdahalelere ilişkin açıklamasında, özetle, “Bazı TOMA’larda rengi koyu olan su da püskürtülüyor; bu ilaçlı bir sudur. Ancak, hiçbir şekilde kimyasal nitelikli bir su değildir” demiş.

 

Bu şekilde millet, ilaçların kimyasal olmadığını da öğrenmiş olmuştur.

 

Ancak ben, rahat durmayıp da liseden kalma eski malumatları eşeleyince şöyle bir şeyle karşılaşıyorum: “Devalar da kimyevi müstahzarattandır.” Bu durumda söyleyebileceğim şudur: Karıştırmayın, arada vali var; hem n’apacaksınız eski zaman bilgilerini? Tatyos Efendi'nin şu uşşak şarkısıyla idare ediverin şimdilik: http://www.youtube.com/watch?v=MhDlMVl9p8w . Usul vurmayı da sakın ihmal etmeyin: sofyandır, biir bir-iki… Düüm düm-tek… Kolay yani…

 

İlaç gibi geldi, değil mi?

 

İnsanın kendisini kendi memleketinde yabancı hissetmesi… Deva bulmaz bir dert; ne yapacaksın.. şarkılarla falan idare edeceksin işte.

 

Onlarca yılın birikimini on-on iki yılda temize havale etmek kolay değil

 

Maliye Bakanımız’dan öğreniyoruz, memlekette satacak pek bir şey kalmamış. Şu sıralarda Milli Piyango’nun elden çıkarılması işi varmış üzerinde çalışılan. İşte, limanlar, elektrik üretimi falan… Birkaç parça da ufak tefek ikincil işler… Onlar da tamamlandı mıydı, harç bitti yapı paydos!…

 

Şimdi, “N’aapacak o zaman koca Özelleştirme İdaresi” diye hayıflanmak gerekiyor, değil mi? Hayır, hemen heyecan yapmaya gerek yok: İdaremiz artık PPP işiyle uğracakmış. PPP de neymiş, diyecek çıkan olursa diye söyleyeyim:public-private partnership’in şeysi.. kısaltması canım… O kadar da cahil olmayalım… Hâlâ da anlamayan varsa, onlar, “one  minute”in ne demeye geldiğini de bilmiyorlar demektir; yazık! Ve onlar, BOP eşbaşkanlıklarından bir tanesinin memleketlisi olmayı hak etmiyorlar demektir. Excuse me yani…

 

Ya, işte böyle… Demek neymiş, çalışınca oluyormuş. Onlarca yılın birikimini on-on iki yılda temize havale etmek kolay mı?! Yani.

 

‘AB’ dediğin…

 

– “Uygulamamız doğrudur; AB kriterlerine uygun bir uygulamadır bu…”

– “AB öyle dedi diye öyle yapacak değiliz; batsın bu AB…”

 

Mübarek battıçıktı² gibi… Bir yerin altına  iniyor, bir yerin üstüne çıkıyor.

 

Ve AB’ye karşı olmanın engelleyemediği şey

 

AB’ye karşı olan bir Türk yurttaşı olarak şunu bilir şunu söylerim:

 

AB’nin kurumlarından biri de Avrupa Parlamentosu’dur. Bu kurum, doğrudan doğruya AB’ye üye ülkelerin halkı tarafından seçilir. Dolayısıyla, Avrupa Parlamentosu’nda dile getirilen görüşler ile burada alınan kararlar AB üyesi devletlerin siyasi görüşlerini yansıtmaz; bunlar, bu parlamentonun üyelerini seçmiş olan insanların görüşleridir, o görüşler doğrultusunda alınan kararlardır.

 

Özetle, Avrupa Parlamentosu, üye devletlerin yurttaşlarının demokratik haklarını, çıkarlarını ve siyasi görüşlerini temsil eden bir organdır. Ve, bu parlamentoda AB’ye üye olmak isteyen ülkelerin yurttaşlarının demokratik hak ve çıkarlarına ilişkin görüşlerin de dile getirilmesi olağandır. Yani, benim AB’ye karşı olmam, adamların ülkemdeki olayları değerlendirmesini engelleyemiyor. Devletimin üyelik başvurusu orada durdukça bozulmama gerek yoktur.

 

Bu durum devlet yetkililerinin de hoşuna gitmiyor olabilir mi? Olabilir. Beğenmiyorlar mı, işlerine mi gelmiyor, ellerini tutan yoktur, üyelik başvurusunu çekerler, olur biter. Ve İnal Efendi de rahat eder… Başkalarını bilmem. Yani.

 

 

İnal Karagözoğlu

18 Haziran 2013

 

 

_____________________

¹ http://www.youtube.com/watch?v=1RGv4q6kE74

² battıçıktı: Araçlar için son dönemde pek moda olan bir altgeçit uygulaması.

 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: AB, AKM, Atatürk Kültür Merkezi, Avrupa Parlamentosu, birikim, fay, fay hattı, ‘Gezici’, Gezi olayı, ilaç, kent müzesi, kimyasal, Özelleştirme İdaresi, PPP, yargı

 

557 | Ayrıksı | Düşünceler | 180613

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.