Atatürk’ü Koruma Yasası Kaldırılmalı

“Nefreti Duydum” Dememek İçin…

 

 

İnsan, duygularıyla var olan bir varlık. Duygu nedir? Duyguyu, işin derinine inmeyi uzmanlarına bırakıp liseden gelme genel bilgilere dayanarak ‘ruhsal durumumuzda, içsel ve çevresel etmenlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıkan karmaşık değişimler’ diye tanımlarsam yanlış bir şey söylemiş olmam sanırım.

 

Duygu çeşitliliği ve yoğunluğu herkeste aynı değilmiş, kişiden kişiye değişirmiş. Bu değişikliği belirleyen pek çok etmen varmış; bunlar, kendi yapımızda olanlardan tutun da içine doğduğumuz kültürün yapısındakilere kadar uzun bir liste oluşturacak etmenlermiş… Ve duygularımız hayatımızın her anında ‘merkez’de yer alıyormuş. Varlığımızın merkezinde. İşte bu kötü… Merkezde yer alıyorsa, bu, her eylemimizi duygularımız belirliyor, en azından etkiliyor demek değil mi?! Peki akıl? Eh, artık hangisi hangisine üstün gelirse… Allah kimseyi duygularına esir etmesin.

 

Tasarladığım yazının zor bölümlerinden ilki işte bunları derleyip toparlamaktı; haddimi pek aşmadan atlattım gibime geliyor.

 

Şimdi de ortaya daha somut şeyler koymaya çalışacağım; bunlar, sözlüklerde yer alan bilgilere dayanıyor; üç beş sözcüğün ne demeye geldiğini aktaracağım. İşim kolay yani…

 

Önce ‘hırs’ sözcüğü. İnsana özgü bir duygu olan hırs, bazen ‘öfke’ ve ‘kızgınlık’ anlamında kullanılsa da aslında, ‘alışılmışın ötesinde, tutkuya varan sonsuz istek’ demekmiş. Hırsın, zorlukları aşmanın, yaratıcı olmanın, üstün başarı elde etmenin olmazsa olmazı olduğunu savunanlar da var, bu görüşte olmayanlar da. İkinci görüştekilere göre, zorlukları aşmayı vesaireyi sağlayan, bilgili ve yetenekli olma özelliğimiz başta gelmek üzere, özgüvenimiz, kararlılığımız, hayal etme gücümüz gibi özelliklerimizmiş. Bu görüştekiler, hırs duygusunun, korku, kaygı, güvensizlik ve öfke gibi duyguların birlikte ortaya çıkardığı bir durum olduğunu belirtiyorlarmış.

 

Hırs duygusunu ortaya çıkardığı belirtilen duyguların ne demeye geldiğine bakınca, bunların, biri öbürünün, öteki berikinin tanımlanmasında yer alan, birbirini doğuran ruhsal durumlar olduğu görülüyor. Bir bütünün ayrılmaz parçaları gibi… ‘Korku’ duygusunun açıklamasında, ‘herhangi bir kaynaktan kötülük gelebileceği düşüncesinden, tehlikeden, kaygıdan, üzüntüden’ söz ediliyor; kaygının ne olduğuna bakınca da bunun, ‘üzüntü, endişe duyulan düşünce, tasa’ diye tanımlandığı görülüyor. ‘Güvensizlik’ duygusuna gelince: eğer bir kişi kendisine ve kendi değerlerine inanmaktan kaynaklanan yürekliliğini kaybetmişse ya da kişinin birisine karşı beslediği inanma ve bağlanma duygusu yok olmuşsa, o kişi güvensizlik duygusuna kapılıyor. Öfke ise, kişinin engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterdiği saldırganlık tepkisi, kızgınlık… Öfke, genel olarak, bir kişi ya da kişilerin tutum ve davranışlarına ya da bir ya da birden çok insanın yol açtığı istenmedik duruma, durumlara karşı oluşan bir duygu. Eğer beni korkutan, kaygı veren ya da güvensizliğe düşüren bir durum varsa, ona tepki duymamdan doğal ne olabilir?

 

Duygularımız arasında ‘nefret’ ve ‘kin’ diye birincisi ötekine kapı açan, birbirini tamamlayan iki kötücül duygu daha var. Nefret, ‘bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu; tiksinme, tiksinti’. Kin de, ‘öç almayı amaçlayan gizli düşmanlık; birisine karşı güdülen kötülük etme isteği, düşmanlık’… Sözlükler böyle diyor. Ölümcüle varan kötü sonuçlara gebe duygular bunlar… Kaçınmalı. “Büyük aşklar nefretle başlar” diye bir söz vardır ama buna inanmak ancak romanlarda, filmlerde olur. Hoş, oralarda yazılanların da gösterilenlerin de nefretle bir alakası yoktur ya…

 

Kinden, nefretten kaçınmanın yolu, bizde bu duyguları doğurabilecek davranışları, olayları anlamaya çalışmaktan geçiyor olabilir mi?

 

Ben hep bu yolu denemişimdir; başarısız kaldığım da hiç olmadı. Örneğin, geçmişimizin büyük bir bölümünü oluşturan Osmanlı dönemi konusunda… Her toplumun tarihinde olduğu ve olacağı gibi bizim tarihimizde de kötü durumlar, yanlış işler yok mudur? Olmaz olur mu, pekâlâ da var; asıl olmaması işin tabiatına aykırı olurdu. Yanlış mı?

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecine girişi, başlıbaşına acı veren bir olgudur, öyle değil mi? Düşünüyorum da, Kurtuluş’a giden yol döşenmemiş olsaydı ve o yol Cumhuriyet’e ulaşmasaydı kim bilir daha neler gelecekti bu milletin başına… Diyeceğim, işte bütün bu gibi acı sayfalalarına karşın Osmanlı dönemini anlamaya bakmıştım bir zamanlar… 

 

Sorum şuydu: Osmanlılar’ın yanlışlıkları nelerdir? Her olayı dönemlerinin koşullarını görmezden gelerek değerlendirmenin yanıltıcı olacağı görüşündeyimdir ve Osmanlı döneminin yanlışlıklarına bakarken de rehberim bu görüş olmuştu. Bütün mesele, tarihimizdeki yanlışlardan ders çıkarmak değil midir?

 

Sonuç olarak, evet, Osmanlı’nın sevdiğim yanları da var beğenmediğim yanları da; ve ben Osmanlı’yı nefretle anmam, geçmişimizin büyük bir bölümünü oluşturan Osmanlı dönemine saygı duyarım.

 

Şimdi ben Osmanlı’ya saygı duyuyorum, dedim ya, bak yahu, ne düştü aklıma: toplumumuzda Cumhuriyet’e yönelik olumsuz eleştiriler var; bazısı cılız, bazısı güçlü, yüksek perdeden eleştiriler… Bunların kaynağında daha çok Cumhuriyet dönemine karşı geliştirilmiş nefrete varan duygular olduğunu hissetmişimdir; bunlar yeni bir şey değil, yıllardan beri bu böyle… Zaman zaman da olaylar hissetmenin ötesine geçmiş, Cumhuriyetimiz’in simgelerine yönelik yıkıcı eylemlere tanık olmuşumdur. Bunlar da yeni bir şey değil… Bence olağan şeyler de. İşte bu durumların nedenlerini de merak etmişimdir ve öğrenmeye çalışmışımdır bu nefretin, kinin altında neler yatıyor diye… Ve hemen söyleyeyim, anlayamamışımdır.

 

Niye anlayamamışımdır? Bu ülkede demokratik sıkıntı var da ondan… Böyle derken yanlış anlaşılmayayım, Erdoğan Hükümeti’nin sağladığı ileri demokrasi havasıyla dalga geçiyor değilim. Ne haddime?… Benim kastettiğim, Demokrat Parti döneminin ikinci yılında çıkarılmış olan Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’un dayattığı kurşun gibi ağır hava. Abartmıyorum, gerçekten öyle… Bu, demokrasiyle bağdaşmayan ve Atatürk’e zarar veren bir yasa… Kısa yoldan “Atatürk’ü Koruma Kanunu” denen bu yasadan örneğin, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik de yakınmıştı bir tarihte: “Kanunla kimseyi kimseye sevdiremezsiniz” demişti, “Neyi ideolojik hâle getirirseniz onu dogmatik hâle getirirsiniz. Siz eğer Atatürk’ü bir ideolojinin sığ çerçevesi içine hapsederseniz, Atatürk’ü kimsenin tartışmasına müsaade etmezseniz, bu, Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülüktür” demişti.

 

Kendimi Sayın Çelik’in sözleriyle doğruladıktan sonra şimdi rahat rahat söyleyebilirim: Atatürk’ü Koruma Yasası yürürlükten kaldırılsın, herkes de karnından konuşmayı bırakıp ne diyecekse korkusuzca ortaya koysun. Böylece, ben ve benim gibi kuşkulu kimseler de, örneğin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni Osmanlı arşivi binasının açılışında yaptığı konuşmada dile getirdiği “Ve AKM, inşaallah AKM yıkılacak, oraya da muhteşem bir opera binasını da bir kültür merkezi olarak onu da biz yapacağız.. onu da biz yapacağız. Oradan bir ses geldi, ‘Cami yapacağız’ diye, evet cami de yapacağız.. evet cami de yapacağız; herhalde ben bunun iznini gidip de CHP’nin genel başkanından alacak değilim, ve bu birkaç tane çapulcudan da alacak değilim. Bunun iznini bize oy verenler verdi zaten.. dediler, siz bunları yapın” gibi sözlerin altında bir şeycikler aramaya kalkışmaz. İşte gördük, ‘iki tane ayyaşın yaptığı yasa’ meselesi bile ortada kalmadı mı? Oysa adamların sayıları belli, nitelikleri belli…

 

Hay Allah, kaptırdım gidiyorum, unutmadan ekleyeyim: Sayın Erdoğan’ın yukarıya aldığım sözlerindeki yinelemeler, bu konuşmasını, zaman zaman yükselen alkışlar ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” nidaları arasında yapıyor olmasından kaynaklanıyor. Ben bu konuşmayı televizyondan izlerken pek duyamadım, ama Sayın Başbakan’ın sözlerinden anlıyoruz, hani salonda kendisini dinleyenler arasından “Cami yapacağız” diye bir bir ses gelmiş ya, bu durum doğrusu bana –herkesi tenzih ederim– ‘pişekâr’ benzetmesi yaptırdı.  

 

Yazının geldiği bu noktada diyeceğim şudur:  Bir cumhuriyet çocuğu olarak yetiştim; Atatürk devrimlerine, Cumhuriyetimiz’in kazanımlarına yürekten bağlıyım. Öte yanda da benim bu değerlerime ters şeyler oluyor. Bu durumda ben düşünmeden edemiyorum, yahu bizi yıllardır kandırdılar mı, diye. Bilgi çağında değil miyiz, doğru olan her ne ise öğrenelim. Hükümetlerin bir görevi de yurttaşların doğru bilgilendirilmesini sağlamak değil midir? Dediğim gibi, Atatürk’ü Koruma Yasası yürürlükten kaldırılırsa herkes ne diyecekse korkusuzca ortaya koyar, biz de işin doğrusunu öğrenmiş oluruz. Başbakanımız bugün yurda dönüyormuş, bu işi ilk sıraya almasını dilersem yanlış mı yapmış olurum?

 

 

İnal Karagözoğlu

6 Haziran 2013

 

 

 

© 2013 İK

 

 

Anahtar sözcükler: Atatürk, Atatürk’ü Koruma Yasası, Cumhuriyet, devrim, duygu, hırs, kazanım, kin, nefret, Osmanlı, öfke

 

550 | Ayrıksı | Düşünceler | 060613

{lang: 'tr'}

Post a Comment

Improve the web with Nofollow Reciprocity.